Diyarbakır'ın 'açılım' halleri
Kürt açılımı Diyarbakır sokaklarında umut ve umutsuzlukla karışık bir ruh haliyle bekleniyor. Diyarbakırlılar bir yandan 'barış' sözcüğünü dillerinden düşürmezken, bir yandan da batı illerinde yaşanan gerginliklerin yarattığı endişeli ruh haliyle savaşın sürmesinden duydukları korkuyu gizleyemiyor
Diyarbakır'dayız... 30 yıllık çatışmalı süreçte en çok acı çeken kentlerden birinde yani. Amacımız kendilerini çok ilgileniren açılımla ilgili onları dinlemek. İlk durağımız tarihi Hasanpaşa Hanı. Fotoğrafçı arkadaşım Cenk'le kahvaltımızı ederken, bir yandan gözlerimiz hanın dört bir yanını tarıyor. Adını gizlemeden konuşabilecek yüzler arıyoruz. Ve çok geçmeden anlıyoruz ki, mevzu barış umudu olduğunda, bütün Diyarbakırlılar altlarına imza atarak konuşmaya hazır. Gün ilerledikçe, konuştuğumuz birçok insandan edindiğimiz izlenim, bir yandan Kürt açılımının yarattığı umuda tutunmaya çalışanların varlığı, bir yandan da Türkiye'nin batısında yükselen Türk milliyetçiliğine karşıt olarak yükselen Kürt milliyetçiliğinin görmezden gelinemeyecek bir aşamaya geldiği. 30 yıllık savaşın içine doğanlar, başka bir dil bilmiyor ve hem kaderlerinin değişmesini, hem de normalleşmesini istiyor.
İKİ TARAF MUTLU OLSUN
Hanın ortasındaki kahvede o gün ikram edilen ve günün sonunda sayısı 30'u bulan çayların ilkini kahveci Abdullah Ayhan'ın (29) masasında içiyoruz. Kendi halinde bir adam Abdullah Bey. Doğrudan bir acı yaşamasa da, kentteki her iki kişiden birinin savaşın mağduru olduğunu söylüyor. "Ben doğduğumdan beri bu savaş var ve artık bu savaşın sürmesi gerekmiyor. Gelişmeler bizi mutlu ediyor, ancak bu mutluluğun tek taraflı değil, her iki tarafı mutlu edecek şekilde olması gerekiyor," diye konuşuyor. Diyarbakır'da her işsizin bir ara denediği kahvecilik mesleği onu tatmin etmiyor. Gerçek bir barış olursa, iş sahalarının açılacağını hayal ediyor.
BARIŞ İYİ BİR ŞEYDİR
Teybimizi uzattığımız herkesin bu kadar politize olmasının iyi mi kötü mü olduğunu düşünürken, tabir-i caizse biraz daha 'sıradan' insan bulmak üzere yönümüzü pek çok yerli yiyecek ve içeceğin satıldığı Balıkçılarbaşı'na çeviriyoruz. Gezici tezgâhında sınırdan kaçak sokulduğu belli olan saatler satan Hamit Zengin'e (41) orada rastlıyoruz. Ve daha ağzını açar açmaz anlıyoruz ki, bu kentte 'politik' olmayan birine rastlamak oldukça zor. Avrupa'dan gelmesi beklenen PKK'lı grubun Türkiye'ye girememesine epey tepkili. Üstelik talepler konusunda da epey radikal, Kürtlerin federasyonlaşmasına engel olunmaması gerektiğini söylüyor ve CHP'yi, MHP'yi, hatta 'savaş medyası' olarak adlandırdığı basını 'barbar'lıkla itham ediyor: "Açılım yapıldı ama şimdi yeniden operasyonlar başladı, yarın cenazeler gelirse, bu halk da ayaklanır, Türk halkı da ayaklanır."
BARIŞ İYİ BİR ŞEYDİR
Hasanpaşa Hanı'ndaki kuyumcu dükkânının önüne attıkları iki taburede otururken buluyoruz Alaattin Uzbaş (39) ve Kutbettin Uzbaş (44) kardeşleri. Aslen Silvan'ın Çaldere köyündenler. 16 sene önce köyleri yakılınca, çareyi Diyarbakır'a gelmekte bulmuşlar ve onlar için 'barış' köylerine dönebilmek demek. 1996'da amcalarının oğlu Mehmet Uzbaş'ı bir faili meçhul cinayette kaybetmişler. "Kim kan istiyorsa Allah onun kanını götürsün," diye dua ediyor Alaattin Bey. Türkçe konuşmayan Kutbettin Bey'e sorularımızı Kürtçe yöneltiyoruz. Köyünün yakılmasını anlatırken, "Hayvanlarımız bile canlı canlı yakıldı," diyor, gözleri doluyor. Kurşunun adres tanımadığını, milliyet ayırt etmediğini dile getirirken, doğrunun çoğu kez ne kadar basit olduğunu şu sözlerle ifade ediyor: "Barış iyi bir şeydir."
ANADİLİMİ KAYBETTİM
Kürt açılımını hükümetin seçim politikası ve AB uyum yasalarının bir bahanesi olarak görenlerden biri de yine Dicle Üniversitesi öğrencisi Ali Muşdağ (24). Kürt sorununun varlığının kendisine anadilini kaybettirdiğini, kültürünü yaşatmadığını söylerken 'Türkiye'de yaşayan insanlar'ın artık gözlerini açması gerektiğini belirtiyor.
ALLAH AKIL FİKİR VERSİN
Çınar'ın Karaveri köyünden o gün Diyarbakır'a alışverişe gelmişti Cevher Akıcı (40). Yanında görümcesiyle vitrinlere bakarken kucağındaki çocuğuyla ilk önce Cenk fark etti onu. Yaklaşıp yaklaşmamakta tereddüt ederken, birden kendimizi yanında buluverdik ve selamlaştıktan sonra Türkçe konuşamadığı için ona kendi anadilinde, Kürt açılımıyla ilgili ne düşündüğünü sordum. Ayda yılda geldiği bu büyük kentte bir gazeteciyle karşılaşmak onu şaşırtmıştı. Birdenbire ağzına dayanan teybin şaşkınlığı bile, içinden geçenleri söylemesine engel olamadı Cevher Hanım'ın: "Bu konuda ne denebilir ki, bunca lafın üstüne. Allahü Teâlâ her iki tarafa da akıl fikir versin, her iki tarafa da yardım etsin. Bizim elimizden dua etmekten başka bir şey gelmiyor."
ACININ RENGİ YOKTUR
Normal bir yaşamı özlediğini açıkça söyleyenlerden biri de, Kürtçe Çarşiya Şevıti (Yanık Çarşı)'da dükkânı olan Adnan Aydın (45). Bölge halkının AK Parti hükümetinden beklentisinin büyük olduğunu anlatarak başlıyor sohbetimize ve muhalefetin tepkisini 'açılıma çomak sokmak' olarak değerlendiriyor: "Biz artık barut kokusundan, silahların gölgesinden kurtulmak istiyoruz. Acının, gözyaşının rengi yoktur, acılarımız aynıdır. O gün bölge halkının yaşadığı sevinç, bu renksiz gözyaşlarının dinme ihtimalinin doğmasındandı. O insanlar savaşmak için gelmediler ki..."
KÜTÜĞÜMÜZÜ İSTİYORUZ
Vakit öğleyi bulduğunda, yönümüzü Ulucami'ye çeviriyoruz. Öğle namazından çıkan cemaatin büyük kısmını yaşlı erkekler oluşturuyor. Emekli bir esnaf olan Mahmut Amuran (70), açılımdan duyduğu mutlulukla yıllardır yaşadığı İstanbul'dan memleketine gelmiş. Kendince savaşa ayrılan kaynakları anlatıyor bir öğretmen edasıyla ve savaşın bitmesiyle Türkiye'nin zengin bir ülke olacağını düşünüyor. 82 yaşındaki Mehmet Bayram ise, hiçbir Kürdün Türkiye'den ayrılmayı düşünemeyeceğini söylüyor, fakat kurduğu cümleler bu konudaki netliğini de ele veriyor: "Biz Türkiye'nin içinde dilimize, kütüğümüze sahip olmak ve beraber yaşamak istiyoruz." 30 yılda en büyük kaybı Kürtlerin yaşadığını söylüyor ve "Bu toprağın her karışı, cenazelerle dolu," diyor.
BU BİZE REVA MI?
Ziraat mühendisi Rıza Tayfur (28) ise, çözümün Kürtlerin dilini ve kültürünü kabulle başlaması gerektiği görüşünde. Ancak 34 kişinin gelmesi onu da umutlandırmamış. 'Neden' diye sorduğumuzda şu yanıtı alıyoruz Rıza Bey'den: "Bundan önce umutlarımız çok kırıldı. Kürt çocuklarını her gün kendi inkârına dayalı eğitim sistemine mecbur bıraktırarak, gönüllü birliktelik olamaz. Küçükken bilincinde değiliz, ama 15 yaşına geldiğimizde öyle çelişkilerle karşılaşıyoruz ki, bu çelişki bizi dağa da götürür, anarşizme de, intihara da. Ben ölmeme umudum arttığı için sevineceğim ve bu bana reva görülmeyecek, bunu bana hangi samimiyet açıklayabilir?"
GENİŞ DÜŞÜNMELİYİZ
Bu defa yönümüz, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi'nin hemen yanındaki kentin en lüks alışverişi merkezi Diyar Galeria. Pek çok yazarın imza günü düzenlediği Kültür Kitabevi'nin sahibi Azad Abur'un (28) ısmarladığı kaçay çayı yudumluyoruz onu dinlerken: "CHP ve MHP açılıma kendi menfaatleri doğrultusunda şiddetli bir tepki verdiler ve bu tepkiyle açılıma ara verilmesine neden oldular." Başbakanın düşüncelerini saygıyla karşıladığını, sürecin zamana yayılmasının belki de daha doğru olabileceğini söylerken, en büyük temennisi barışın gelmesiyle Diyarbakır'ın politik havadan sıyrılıp, biraz daha geniş düşünebilmesi.
EDEBİYAT KONUŞALIM
Dicle Üniversitesi Ziraat Mühendisliği öğrencisi Gülten Ozan'a (21) Sanat Sokağı'ndaki kafelerden birinde iki arkadaşıyla sohbet ederken rastlıyoruz. Ve konuşmaya başlar başlamaz anlıyoruz ki, 'olağanüstü' dönemlerde doğup, hep 'olağanüstü' yaşayan insanların 'umutlu' olmalarını beklemek için henüz erken. Açılım onu mutlu etmemiş, hatta samimi bile bulmamış. Bir genç olarak politik süreçleri bu kadar takip etmek zorunda olmasını, politikayı bu kadar iyi bilmesini bile öfkeyle karşılıyor ve "Ben sizinle açılım değil, edebiyat konuşmak isterdim," diyor. Ona kendisini neyin ikna edeceğini sorduğumuzda ise, bir kez daha anlıyoruz ki, Türkiye'nin batısıyla doğusu arasındaki hava çok başka; sanki iki ayrı atmosferden, bileşimi başka gazlar soluyor iki ayrı halk ve bu iki ayrı ruh haline yol açıyor.
SON SÖZ
Diyarbakır'da bir günümüz, kentin her yanında, her yaştan, her cinsiyetten, her meslekten insanlarla konuşarak geçti. Günün sonunda ortaya çıkan manzara şuydu: Silahların konuştuğu her dakika, yüzyıllardır birlikte yaşayan bu iki halk birbirinden daha fazla uzaklaşıyor. Dağlardan bomba seslerinin, kurşun seslerinin yükseldiği her saniye, 'kardeş' olması gereken iki halk, 'bu taraf' ve 'o taraf' haline dönüşüyor. Bin türlü umutsuzlukla dağlara çıkanlara, ovalarda 'umut' kaynakları yaratılmadıkça 'tarafların' ellerindeki silahlar daha bir ışıldıyor, dillerindeki sözcükler daha bir keskinleşiyor. Ve iki halk birbirlerinin acılarına kulaklarını tıkadıkça, birbirlerinin sevinçlerine ortak olmadıkça, birbirlerini dillerinde selamlamayı öğrenmedikçe biz gazetecilere daha çok iş düşeceğe benziyor.