Türkiye'nin en iyi haber sitesi
ERDAL ŞAFAK

Vefanın canlı anıtı

Hüsamettin Özkan, Ecevit'in gölgesi olduğu 11 yıl boyunca "sır küpü" diye tanımlandı. Bugün küp çoktan kırıldı ama sırlar ortalığa saçılmadı, asla da saçılmayacak

Kara ikliminin boğucu sıcağına teslim olmuş Ankara'da, 8 Temmuz 2002 Pazartesi günü belki de son kez bindiği makam aracıyla Başbakanlık Konutu'na giderken onun içinde Nuh Tufanı kopuyordu. Ve o tufanın dalgalarının dışa vurmasını, gözlerinden fışkırmasını önlemek için insanüstü çaba harcıyordu. O ki babasının ölümünden sonra sadece bir kez ağlamıştı. Şimdi vedalaşmaya gittiği ikinci babasının Meclis'te tökezlediği anın görüntülerini TV'de izlerken... Konut'a yaklaşırken bir gün önce 11 yıl boyunca Sezar sandığı kişinin aslında Brütüs olduğunu dehşetle ortaya koyan cümleyi anımsadıkça kulaklarını tıkıyordu. Ama elinde değildi, yankılanıp duruyordu, beyin çeperlerinin bir tarafından diğerine savrularak: "Ben politikada duygusallıktan daima kaçınırım..." O, Hüsamettin Özkan'dı. Hayatını bir kişiye adayan, o kişiyi neredeyse yaşamının anlamı yapan adam. Ve şimdi 11 yılını verdiği o adamla, Bülent Ecevit'le son randevusuna gidiyordu.

FİLM GİBİ GEÇEN 11 YIL
Makam aracı Çankaya sırtlarındaki Başbakanlık Konutu'na vardığında dış demir kapı yavaş yavaş açıldı. Üstünkörü selama duran güvenlik görevlilerini görmedi bile. Araçtan inerken iliklerine kadar işlemiş o cümle bir kez daha yeni tufan sağanaklarının habercisi gök gürültülerini çaktı içinde... Ve tufanı tetikleyen şimşeklerin hızıyla 11 yılın pelikül şeritleri geçti belleğindeki film oynatıcısından. 1991 yılıydı. ANAP lideri ve Başbakan Turgut Özal, Çankaya Köşkü'ne çıkmış, yerine gelen Mesut Yılmaz yıpranmış iktidarı daha fazla götüremeyeceğini anlayıp seçim kararı almıştı. Ecevit bir yıl önce ara yerel seçimde - hakkını teslim edelim- eşi Rahşan Hanım'la birlikte gece gündüz çalışarak Bayrampaşa Belediye Başkanlığı'na oturttuğu Necdet Özkan'a milletvekili adaylığı önermişti. Necdet Bey, "Efendim daha 10 ay önce göreve başladım. İzniniz olursa, başkanlık süremi tamamlayıp partimizin hizmet anlayışını Bayrampaşa halkına iyice göstermeyi tercih ederim" demişti. Ve eklemişti: "Ama uygun görürseniz, benim seçim kampanyam boyunca yakından tanıma fırsatını bulduğunuz ve sizin isteğinizle DSP'mize üye olan, Kurultay'da Parti Meclisi'ne getirdiğiniz kardeşim Hüsamettin, emrinize amadedir efendim." Yakamozların oynaştığı turkuaza çalan yeşil gözleri gülünce ufuk çizgisi gibi incelen genç adama Bayrampaşa seçimleri kampanyası sırasında Ecevit çifti de ısınmıştı. Gece-gündüz yanlarından ayrılmamıştı, özel şoförleri gibi arabasıyla daima onların hizmetinde olmuştu. Hep saygılıydı, hep sevecendi. Asıl önemlisi sınırsız Ecevit hayranlığı vücudunun tüm hücrelerinden fışkırıyordu. Necdet Özkan'ın önerisine akılları yattı. Ve o sıralar ağabeyinin kamu görevine başlaması nedeniyle ailenin tüm ticari işlerini sırtlamış olan Hüsamettin Özkan'ın adı, Bayrampaşa-Gaziosmanpaşa- Eyüp seçim bölgesi aday listesinin birinci sırasına yazıldı. İkinci sırada, şimdi CHP'de Genel Başkan Deniz Baykal'a en yakın isimlerinden biri olan Mehmet Sevigen vardı ve Özkan'ın onun üstünde yer almasından -pek belli etmese de- kırılmıştı. 1991 seçimlerinde DSP'den topu topu yedi milletvekili Meclis'e girebildi. Ecevit dahil. Bir süre sonra 12 Eylül'de kapatılan CHP'nin yeniden açılmasıyla dördü istifa edip oraya geçecekti. Ecevit'in iki yanında iki milletvekili kalacaktı: Hüsamettin Özkan ve Erdal Kesebir. Özkan'ın Ecevit'in gönlünü ve güvenini kazanmasında ne ağabeyinin etkisi oldu ne de Bayrampaşa seçimlerindeki fedakarlığının. Çünkü Ecevit, onların bedelini onu aday yaparak ödediğine inanıyordu. Her şey Meclis'in bir oturumunda başladı. Ecevit'in onca dostu ve düşmanının bulunduğu Meclis'te. 25 yıl boyunca mücadele ettiği, hatta 12 Eylül 1980 ihtilaline götüren kavgalarının, kamplaşmalarının muhatabı olan Süleyman Demirel oradaydı. Hem de Başbakan olarak. 1972'de Kurultay'da devirdiği İsmet Paşa'nın oğlu Erdal İnönü oradaydı. Hem de Başbakan Yardımcısı olarak. Dostluk bağlarını çoktan kopardığı Deniz Baykal oradaydı. Ve de daha niceleri. İşte o Meclis'te, DYP-SHP hükümetinin getirdiği bir tasarının görüşmelerinde -DSP gruba sahip bulunmadığı için- Ecevit kişisel olarak söz isteyip kürsüye çıkmaya hazırlanırkan Özkan yanına oturdu. - Nasıl bir konuşma yapacaksınız efendim? - Elbette tasarının aleyhinde. - Neden? - Çünkü muhalefetiz. - İzniniz olursa, bir daha düşünmenizi rica etmek isterim. Lehinde tavır almanızın daha doğru olacağını düşünüyorum. - Neden sayın Özkan? Üstelik Demirel ve İnönü'nün yer aldığı, Baykal'ın destekçileri arasında bulunduğu bir koalisyona bir tasarıyla sınırlı da olsa onay vermem bunca yıllık mücadelemi inkar etmem anlamına gelmez mi? - Tam tersine efendim. Bakın muhalefetteki ANAP karşı. Refah Partisi karşı. Onlardan kopanlar karşı. Ama siz hükümetin yardıma ihtiyacı olduğu bir sırada beklentilerin tam tersi bir çıkış yaparsanız, bugün milletvekilleri, yarın da Türk halkı tarafından ayakta alkışlanırsınız. - Sahi mi sayın Özkan? Kamuoyunda rüzgarlar böylesine yön değiştirir mi? - Bana güvenin efendim. Ecevit bir an gözlerini ona dikti, düşündü. Sonra elindeki konuşma metnini yırttı. Söz istemek için parmağını kaldırdı. Birleşimi yöneten Meclis Başkanı, hiç bekletmeden kürsüye davet etti. Ecevit konuşmasını bitirdiğinde başta Demirel ve İnönü olmak üzere tüm milletvekilleri ayakta alkışlıyordu. Yerine otururken "Haklıymışsınız sayın Özkan" diye fısıldadı. Aracın Başbakanlık Konutu'nun ağaçlıklı yollarını geçtiğini fark etmedi bile. Şoför "Geldik efendim" diye fısıldayınca anılardan uyandı. Kapıdan içeri girerken yine başını sallıyordu. Ama bu kez öfkeden. Acıdan. Düşkırıklığından. İçindeki büyük yıkımdan. Neredeyse üç aydır sağlık grafiğindeki iniş-çıkışlarla siyasetin ve ekonominin sinirlerini çökertecek noktaya getiren Ecevit, bir gün önce CNN Türk'te canlı yayınlanan "Kafe Siyaset" programına katılmış ve Murat Yetkin ile Mete Belovacıklı'nın sorularını yanıtlamıştı. Facia bir görüntü sergiliyor, isimleri, sözcükleri unutuyordu. Daha vahimi, düzgün cümle kurmakta zorlanıyordu. Bant çözümlerinden aktaralım: Soru: Sayın Kemal Derviş'le sadece 10 dakikalık bir görüşme yaptınız. Bu sürede ne konuştunuz? Ecevit: Sayın eee Kem... bikem... eeeekonomiyle ilgili bakanımız olan sayın Kemal Derviş... Soru: AB'de atılacak adımların bir tıkanma süreci yaşadığı görülüyor. Ecevit: Bir politikacının ey... eyim... iyimser olma yükümlülüğü vardır. Soru: İdam kaldırılabilir mi? Ecevit: Sayın Türkeş'in (Bahçeli'yi kastediyor) sağladığı olanak göz önünde tutulursa...

'POLİTİKADA DUYGUSALLIK YOK'
Her yanıtta tekleyen, sözcükleri bulamayan Ecevit, "Hüsamettin Bey'e kırgın mısınız, nasıl bir duygu besliyorsunuz?" sorusunda dili hiç sürçmeden, aklındaki sözcüğü dudaklarına ulaştırmakta zerrece güçlük çekmeden ve de korsenin sıkı sıkıya sardığı bedenini tüm gücünü harcayıp doğrultarak, makineli tüfek gibi takır takır şöyle demişti: "Şimdi bu bir duygu meselesi değil. Ben politikada duygusallıktan daima kaçınırım." Programı izleyen Özkan, bu cümleleri duyunca can evinden vurulduğunu hissetmişti ve gözyaşlarını tutamayıp "Vefa meğer bir semtin adıymış" diye mırıldanmıştı. Ve o an bir dönemin sonuna geldiğini hissetmişti... Bir kez daha ağlamamak için yumruklarını sıktı, dudaklarını ısırdı, elindeki çantanın sapına koparacakmış gibi asıldı ve görevlinin kapıyı açmasıyla en ince ayrıntısına kadar ezbere bildiği salona girdi. Ecevit oturma grubunun tek kişilik koltuklarından birinde adeta kaybolmuştu. Selam verdi. Sessizlik. "Oturabilir miyim?" diye sordu. Sessiz bir baş sallama. Sonra yine uzun ve kurşun kadar ağır bir sessizlik. Bir gün öncesine kadar ikinci babası olarak gördüğü, daha doğrusu yitirdiği babasının yerine koyduğu adamın "Haydi bir önce bitir de git" ifadesiyle gözlerini salonda gezdirdiğini görünce, söze başladı: "Ben size bugüne kadar hep duygusal davrandım. Sadece sizin talimatlarınızı yerine getirdim. Ne delege işine girdim, ne particilik işine. Her seferinde sizinle geldiğimi ve sizinle gideceğimi söyledim." Durdu. Yine gözlerinin ucuna kadar gelen yaşları geri itmek için derin bir nefes aldıktan sonra devam etti: "Beni siz götürmeliydiniz. Benim size duygusal bir bağım vardı. Ama siyasette duygusallığa yer olmadığını dünkü konuşmanızla yine sizden öğrenmiş oldum. Oysa beni evime siz gönderebilirdiniz. İkimiz birlikte gidebilirdik. Ben hep böyle düşünmüştüm. Şimdi görüyorum ki, duygusallığa yer yokmuş."

'HAKKINIZI HELAL EDİN'
Ecevit hiç tepki vermeden dinliyordu. O kadar çok dostuyla zerrece vicdanı titremeden yollarını ayırmıştı ki siyasal yaşamı boyunca... Zaten Hüsamettin Özkan'ı da çoktan zincire yeni halka olarak eklemişti. Özkan bir kez daha soluklanıp konuşmasını bağladı: "Sizden öğrendiğim bu son dersle ben de artık bir siyasetçi oldum. Dünden beri. Bundan böyle duygularımı bir tarafa bırakıp siyaset yapacağım. Ama hala bir şansımız var. Şimdi isteyin, gelin ikimiz de siyaseti bırakalım. Evlerimize gidelim. Yoksa bu kapıdan çıkarken ben de duygularımı bir tarafa bırakmış olacağım." Bu son bölümde Ecevit sadece üç kez "Müteşekkirim" diye mırıldanmıştı, o kadar. Özkan önerisinin yanıtsız kaldığını görünce ayağa kalktı, "Hakkınızı helal edin" dedi. Ecevit ilk kez bir cümle kurdu: "Helal olsun. Siz de helal edin." Sonra Özkan "Size sağlık ve afiyetler dilerim" diyerek görüşmeyi noktaladı, yanında getirdiği ve içinde Ecevitler'e ait banka hesap cüzdanları ile tapuların bulunduğu çantayı teslim edip çıkmaya hazırlandı. Ecevit de güçlükle yerinden kalktı. Konut'un kapısına kadar yan yana yürüdüler. Hiç konuşmadan. Özkan son görevini yerine getirdi; Ecevit kapıdaki minibüse bininceye kadar bekledi, araç ayrılırken el salladı. Veda töreni bir saat sürmüştü. Ve en az 3 yıldır bu anı görmek için elinden geleni ardına koymayan Rahşan Ecevit bir saat boyunca DSP Genel Merkezi'nde Konut'tan gelecek telefonu beklemişti. "Müjde" yi alınca, tek ortak noktaları Özkan kompleksi olan DSP'nin yeni kurmaylarına "Tamam çocuklar" diye seslenmişti, "İş bitti." Bir daha hiç görüşmediler, hiç karşılaşmadılar. Ecevit onun adını hiç ama hiç ağzına almadı. Hatta doğrudan onunla ilgili soruları yanıtlarken bile. Sanki hayatına böyle biri hiç girmemişti. O da kısa bir Yeni Türkiye Partisi deneyinden sonra çekildiği köşesinde ta gençliğinden beri birlikte olduğu dostlarıyla sohbetlerinde bile o 11 yılı hiç açmadı. Ama ailesi akşam yemeği için masaya oturduklarında, bir iskemlenin boş kaldığını hep hissetti. Çünkü Özkan 11 yıl boyunca aile deyince eşi, iki kızı ve Ecevit'i saymıştı. Sofrada hep onu anlatmıştı. Ayrıca -itiraftan çekinse de- her gece sabahın ilik ışıklarına kadar süren uykusuzluğunda hep o yılları ve trajik ayrılığı düşündü, sabah ezanına yakın uykuya dalınca düşlerinde hep o yılları ve onu gördü. O dönemin mirası olan ve sadece onun değil ailesinin tüm üyelerinin hayatlarından üç yılı alıp götüren Yüce Divan sürecinde bile. Ama ser vermeyi göze alma pahasına sır vermedi. Ecevit'le helalleşmesinden 3 yıl 8 ay sonra Habertürk TV'de basın temsilcilerinin önüne çıktığı ilk programda da onca sıkıştırmaya, deşmeye, zorlamaya rağmen ağzından Ecevit'le ilgili kötü bir yana incitici tek kelam çıkmadı. Tam tersine: "11 yıl hiç ayrılmadık sayın Ecevit'le... Benim gözümde çok farklı bir yerdedir sayın Ecevit... Ona karşı her zaman saygımı koruyacağım." Bir yanda "Siyasette duygusallığa yer yoktur" diyen Ecevit, bir yanda bugün bile sırılsıklam duygusal, sonuna kadar vefalı Özkan... Biliyoruz, kendisine bile itiraf edemeyecek ama Özkan'ın şanssızlığı, hiç çocuğu olmadığı için babalık duygusuna yabancı birini, yitirdiği babasının yerine koymasıydı. Babalığı tatmamış birinin sevgi, saygı, vefa, sorumluluk kavramlarını özümsemek bir yana anlaması bile mümkün değildi. Bu kutsal, insanı insan yapan kavramlar üstüne onca şiir döktürmüş olsa da...

GÖNLÜNÜ ONARMAYA ÇALIŞIYOR
Şimdi Özkan hükümette biri bitmeden biri patlak veren krizlerle yıpranan sinirlerini, Yüce Divan şokunun kanattığı vicdanını ve Ecevit travmasının felç ettiği gönlünü onarmaya çalışıyor. Ama o günler, o sevgi bir an bile aklından, anılarından çıkmadan. Bunaldığında, ferahlamak için çok sevdiği, iyi de okuduğu Türk Sanat Müziği'nden bir şeyler mırıldanıyor. Örneğin, Selahattin Pınar'ın Bayati şarkısını: "Kalbim yine üzgün seni andım da derinden Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden Üzgün ve kırılmış gibi en ince yerinden Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden."

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA