Ezber bozan Türkiye
Hükümetimizin, iç ve dış politikada ezber bozan yaklaşımları; Türkiye'nin küresel alanda ve bölgesinde nüfuz alanını genişletirken, ülkemizde de tabuları yıkmayı sürdürüyor.
Bu bağlamda, Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile gerçekleştirdiğimiz son Yunanistan ziyareti ile TBMM'de kabul edilen Anayasa Değişikliği Paketi, hükümetimizin özgüvenini ortaya koyan en güncel gelişmeler olmuştur.
Türkiye ve Yunanistan, ortak bir coğrafyayı, ortak bir kültür ve tarihi olduğu kadar, ortak bir geleceği de paylaşan iki ülkedir. Geçmişte Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkiler yıllar boyu farklı gündemler ve farklı tartışmalarla algılandı. İlişkilerimizi de ipoteğine alan bu algı, ne Atatürk ve Venizelos'un vizyonunu tamamlayabildi, ne de işbirliğimizi gerçek manada hak ettiği düzeye çıkarabildi. Ülkelerimiz arasındaki ilişkileri tanımlayan belirleyici kavramlar; "Casus Belli" ya da "İt Dalaşı" gibi şifreler oldu.
Başbakanımızın 10 bakan ve yaklaşık 300 işadamıyla birlikte 14-15 Mayıs'ta gerçekleştirdiği Yunanistan ziyareti, işte bu algıların ötesine geçerek Türkiye-Yunanistan işbirliğinde yeni bir dönemi başlatmıştır.
Ekonomik krizin ağır faturasıyla yüzleşmek zorunda kalan komşumuza zor günlerinde uzattığımız bu dostluk eli, özellikle silahlanma harcamalarını karşılıklı olarak azaltma önerimiz, bu yeni dönemin en önemli motivasyon kaynağından biri olmuştur.
AB'nin anahtarı sivil anayasa
Yunanistan, 1959'da Avrupa Ekonomik Topluluğu'na başvuran; ancak 1967-1974 arasında askeri yönetim ile idare edilen bir ülkeydi. Ne zamanki askeri yönetim sona erdi ve 1975'te sivil Anayasa yürürlüğe girdi, Yunanistan o zaman AB uyum sürecini de hızla tamamlama ve 1981'de birliğe üye olma fırsatını yakaladı.
Aynı durumu İspanya ve Portekiz'de de görüyoruz. Bu ülkeler geçmişiyle yüzleşerek, askeri yönetimin antidemokratik uygulamalarından arınarak AB üyesi olabilmişlerdir.
Türkiye'de yaşanan son yıllardaki gelişmeleri değerlendirirken; aslında Yunanistan, İspanya ve Portekiz örneklerini incelemek isabetli bir tavır olacaktır.
Ezberleri bozmak, tabuları yıkmak, yeni şeyler söylemek, cesaret ve özgüven gerektirirken; aynı zamanda büyük bir riski de içinde barındırıyor. Ancak değişimi gerçekleştirebilmek, bu riskle de başa çıkarak, statükocu çevreleri marjinalize edebilmeyi zorunlu kılıyor.
Statükonun direnci
Atatürk, 84 yıl önce, "İstanbul'u fetheden kudretin, matbaayı ülkeye getirme konusunda hukukçuların direncini 300 yıl boyunca kıramadığına" dikkat çekmiştir. 1925'te sarf ettiği şu sözler esasen bunun ne kadar çetin bir mücadele olduğunu gösteriyor:
"...Uluslararası genel tarihin akışında Türklerin 1453 zaferini, yani İstanbul'un fethini gözlerinizin önünde canlandırınız. Bütün bir dünyaya karşı İstanbul'u sonsuza dek Türk topluluğuna kazandırmış olan güç ve kudret; aşağı yukarı aynı yıllarda bulunmuş olan matbaayı Türkiye'ye kabul ettirmek için hukukçuların uğursuz direncini kırmayı başaramamıştır..."
Anayasa Değişikliği Paketimize ilişkin tartışmalara baktığımızda da; statükonun yanında yer alan, değişimden hazzetmeyen hukuk çevreleri tarafından bugün aynı direncin gösterildiğini söylemek yanlış olmayacaktır.
Hükümetimiz, yedi buçuk yıldır olduğu gibi Anayasa değişikliği sürecinde de Türk siyasi tarihinde örnek nitelikte bir bütünleşmeyle bu direnci kırmış; milletimizin talep ve beklentileri yerini bulmuştur. Nitekim pakete ilişkin son kararı yine milletimiz verecektir. 12 Eylül 2010'da, 1980 darbesinin 30'uncu yılında; yine o darbenin bir ürünü olan 1982 Anayasası'nın daha demokratik, sivil ve özgürlükçü bir nitelik kazanması için oy verecektir.
Türkiye'nin 1961'den bu yana darbe Anayasasıyla yönetilmesi ve AB sürecinin de bu yarım asırlık süre zarfında tamamlanamaması bir tesadüf değildir. Hiçbir ülke darbe Anayasasıyla AB üyesi olmadığı gibi, Türkiye de sivil bir Anayasa'ya kavuşamadığı sürece AB üyesi olamayacaktır.
Yeni Anayasa Değişikliği Paketimiz de Türkiye'nin bu mahiyette bir Anayasa'ya sahip olması doğrultusunda atılmış tarihi bir adımdır.
Bu bağlamda, Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile gerçekleştirdiğimiz son Yunanistan ziyareti ile TBMM'de kabul edilen Anayasa Değişikliği Paketi, hükümetimizin özgüvenini ortaya koyan en güncel gelişmeler olmuştur.
Türkiye ve Yunanistan, ortak bir coğrafyayı, ortak bir kültür ve tarihi olduğu kadar, ortak bir geleceği de paylaşan iki ülkedir. Geçmişte Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkiler yıllar boyu farklı gündemler ve farklı tartışmalarla algılandı. İlişkilerimizi de ipoteğine alan bu algı, ne Atatürk ve Venizelos'un vizyonunu tamamlayabildi, ne de işbirliğimizi gerçek manada hak ettiği düzeye çıkarabildi. Ülkelerimiz arasındaki ilişkileri tanımlayan belirleyici kavramlar; "Casus Belli" ya da "İt Dalaşı" gibi şifreler oldu.
Başbakanımızın 10 bakan ve yaklaşık 300 işadamıyla birlikte 14-15 Mayıs'ta gerçekleştirdiği Yunanistan ziyareti, işte bu algıların ötesine geçerek Türkiye-Yunanistan işbirliğinde yeni bir dönemi başlatmıştır.
Ekonomik krizin ağır faturasıyla yüzleşmek zorunda kalan komşumuza zor günlerinde uzattığımız bu dostluk eli, özellikle silahlanma harcamalarını karşılıklı olarak azaltma önerimiz, bu yeni dönemin en önemli motivasyon kaynağından biri olmuştur.
AB'nin anahtarı sivil anayasa
Yunanistan, 1959'da Avrupa Ekonomik Topluluğu'na başvuran; ancak 1967-1974 arasında askeri yönetim ile idare edilen bir ülkeydi. Ne zamanki askeri yönetim sona erdi ve 1975'te sivil Anayasa yürürlüğe girdi, Yunanistan o zaman AB uyum sürecini de hızla tamamlama ve 1981'de birliğe üye olma fırsatını yakaladı.
Aynı durumu İspanya ve Portekiz'de de görüyoruz. Bu ülkeler geçmişiyle yüzleşerek, askeri yönetimin antidemokratik uygulamalarından arınarak AB üyesi olabilmişlerdir.
Türkiye'de yaşanan son yıllardaki gelişmeleri değerlendirirken; aslında Yunanistan, İspanya ve Portekiz örneklerini incelemek isabetli bir tavır olacaktır.
Ezberleri bozmak, tabuları yıkmak, yeni şeyler söylemek, cesaret ve özgüven gerektirirken; aynı zamanda büyük bir riski de içinde barındırıyor. Ancak değişimi gerçekleştirebilmek, bu riskle de başa çıkarak, statükocu çevreleri marjinalize edebilmeyi zorunlu kılıyor.
Statükonun direnci
Atatürk, 84 yıl önce, "İstanbul'u fetheden kudretin, matbaayı ülkeye getirme konusunda hukukçuların direncini 300 yıl boyunca kıramadığına" dikkat çekmiştir. 1925'te sarf ettiği şu sözler esasen bunun ne kadar çetin bir mücadele olduğunu gösteriyor:
"...Uluslararası genel tarihin akışında Türklerin 1453 zaferini, yani İstanbul'un fethini gözlerinizin önünde canlandırınız. Bütün bir dünyaya karşı İstanbul'u sonsuza dek Türk topluluğuna kazandırmış olan güç ve kudret; aşağı yukarı aynı yıllarda bulunmuş olan matbaayı Türkiye'ye kabul ettirmek için hukukçuların uğursuz direncini kırmayı başaramamıştır..."
Anayasa Değişikliği Paketimize ilişkin tartışmalara baktığımızda da; statükonun yanında yer alan, değişimden hazzetmeyen hukuk çevreleri tarafından bugün aynı direncin gösterildiğini söylemek yanlış olmayacaktır.
Hükümetimiz, yedi buçuk yıldır olduğu gibi Anayasa değişikliği sürecinde de Türk siyasi tarihinde örnek nitelikte bir bütünleşmeyle bu direnci kırmış; milletimizin talep ve beklentileri yerini bulmuştur. Nitekim pakete ilişkin son kararı yine milletimiz verecektir. 12 Eylül 2010'da, 1980 darbesinin 30'uncu yılında; yine o darbenin bir ürünü olan 1982 Anayasası'nın daha demokratik, sivil ve özgürlükçü bir nitelik kazanması için oy verecektir.
Türkiye'nin 1961'den bu yana darbe Anayasasıyla yönetilmesi ve AB sürecinin de bu yarım asırlık süre zarfında tamamlanamaması bir tesadüf değildir. Hiçbir ülke darbe Anayasasıyla AB üyesi olmadığı gibi, Türkiye de sivil bir Anayasa'ya kavuşamadığı sürece AB üyesi olamayacaktır.
Yeni Anayasa Değişikliği Paketimiz de Türkiye'nin bu mahiyette bir Anayasa'ya sahip olması doğrultusunda atılmış tarihi bir adımdır.