Gazeteci olsan kaç yazar!

Teslim alındıktan sonra Aşdod'a götürülürken güvertede birbirimize sokularak ısınmaya çalıştık. "Saatler süren çile bitti" derken yenileri başladı. Limana inmemiz bile 4 saat sürdü. Sonra defalarca sorgu ve arama...

Şölen havasında girdiğimiz Mavi Marmara gemisi birkaç gün sonra gerçek anlamıyla 'savaştan çıkmıştı.' Gemideki asker sayısı her geçen saat biraz daha artıyordu. Her gelen asker yüzümüze doğrultulan bir silah daha demekti bizim için. Teslim alındıktan sonra, limana doğru yol alırken Sikorsky'ler üzerimizde uçup deniz suyu püskürttüler ki; rüzgarlarının içime işlediğini hatırlıyorum. 'Artık bitsin bu çile' diye dua ettiğimi ve çoğu insanın bu sırada sinir krizi geçirdiğini de... Isınmak için birbirimize sokulduk, tek yeleği 3'er kişi paylaştık. Neyse ki güvertede orta yerde yatan kan revan içindeki yaralı gönüllü, karga tulumba da olsa helikopterlerden biriyle hastaneye taşınmıştı... Yol boyu; yaralıdan geriye kalan yere atılmış kanlı enjektör, bir kaç kırık antibiyotik ampulü, elleri arkadan plastik kelepçeyle bağlı olarak diz çöktürülen esirler ve en küçük harekette üzerimize çullanan askerler eşlik etti bize.

FİZİKSEL VE PSİKOLOJİK BASKI
'Limana inince geçecek' dedik kendi kendimize ama nafile... Hatta bir asker 'limandan gönderileceksiniz' dedi evlerinize. Meğer bu da psikolojik tahribatın bir parçasıymış. Gönderilmek ne kelime! Gittikçe daha da 'derinlere' indiriliyorduk... Limana vardığımızda hava da kararmaya başlamıştı. Yol boyu bize eşlik eden hücumbotlar ve savaş gemileri tek tek ayrıldılar yanımızdan, karaya yaklaştıkça. Üzerinde ipinden kopmuş aşağılara doğru sarkan bayrakları, savaştan çıkmış görüntüsüyle Mavi Marmara, onlarca savaş gemisinin arasında 'ironik' duruyordu doğrusu.

KUM GİBİ POLİS VE ASKER

Limana vardığımızda, aşırı güvenlik önlemleri 'karasal' zemine kaydı. Gemiden indirilmemiz yaklaşık 4 saat sürdü. Bulunduğumuz salonda polislerden bir kordon oluşturulmuş, yetmemiş; onları da çevreleyen ikinci, üçüncü sıra birlikler dizilmişti. Her polis bizi bir durdurup bir yürütüyordu. Dolayısıyla her adımda tökezliyorduk. Geminin dışı da içi gibi polis ve asker kaynıyordu. Göz alabildiğine hem de... Gemiden çıkar çıkmaz manzarayı ilk gördüğümde gülümsediğimi hatırlıyorum gayri ihtiyari... Meğer biz neymişiz! En az on sıra asker vardı geçiş koridorumuzun etrafında. Askeri okul öğrencileri olduğunu düşündüğüm kızlar iki kolumuza girip tek tek masaları dolaştırdılar sorgulanmamız için. Kızlar açık mavi, üzerinde 'Israil Navy' (İsrail Donanması) yazan yelekler giymişlerdi. Her biri birbirinden şirindi (!) doğrusu... Kolumu bırakmadılar bir an bile. Her masaya yanaştığımızda bırakıyor, oturtuyor sonra ayağa kalkınca tekrar kolumuza giriyorlardı. Onlar unuttuğunda koluma girmeleri için 'hanımlar buyrun' diyordum ben de. Sinirimden gülüyordum artık...

İLETİŞİMİ ENGELLEDİLER
Her masa ayrı bir zulüm... Önce soydular; tepeden tırnağa aradılar, sonra giydirip tekrar aradılar. Ardından başka bir masada tekrar aradılar. "Gazze kapalı bilmiyor musun?" diye sordu biri. "Biliyorum" dedim ben de. "Ben gazeteciyim, gelirim" diye de ekledim... Bir kağıt imzalatmaya çalıştılar başka masada, başka bir yerde parmak izimi aldılar, yetmedi iki kere de fotoğrafladılar. Kızlar kolumdan düşmedi hiç. Flaşlar patlıyordu olur olmaz yerlerde... Telefon istedik, her masada ayrı ayrı 'yok' dediler. En zoru da o oldu zaten; iletişim imkanlarımızı engellemeleri yani... Sonunda bir tercüman halime acıyıp, verdiğim numaraya 'iyi' olduğumu söylemeyi kabul etti. Gözden uzak bir yerde yaptı aramayı... Biraz ferahlamıştım eve haber ulaştırdıktan sonra. 'Artık bana hiçbir şey dokunmaz' dedim. Nasılsa geri de göndereceklerdi limandan evlerimize. Yanılmışım...

İSTİKAMET İSRAİL CEZAEVİ
Limandaki işlemler bittiğinde "Haydi" dediler; "Cezaevine gidiyorsunuz." "Nasıl yani, anlamadım" dedim. "Sorma yürü" dediler. "Ama ben gazeteciyim" dedim. "Kaç yazar!" bakışı geldi yanıt olarak. Güldüm kendi kendime. Kim takar ki orada gazeteciyi! Son olarak doktor muayenesine götürüldük. Son masa onundu. Mahçuptu kadın doktor. Başı önde sordu sorularını; tercüman aracılığıyla... 12 saatin sonunda, nohut büyüklüğünde delikleri aracılığıyla dışarıdan hava alabilen cezaevi araçlarına doluşturdular bizi. Araçların dolmasını tepemizden alnımıza soğuk hava üflenirken bekledik, "Kapatın" dedik ama nafile... İçimize işleyen soğuğun eşliğinde çıktık cezaevi yoluna doğru. Uyumamaya çalıştık; zehir gibi soğukta hastalanmaktan korkarak... Cezaevine vardığımızda hemen açmadılar kapıyı. Kapıda durdurup tüm araçların gelmesini bekledik. Sonra da cezaevi serüveni başladı. O anda ilk aklıma gelen; "Kısmette İsrail'de cezaevine düşmek de varmış" oldu...

YARIN
İSRAİL CEZAEVİNDE NELER OLDU?
GİYMEMİZ, YEMEMİZ İÇMEMİZ İÇİN BİZE NELER VERDİLER?
TELEFON İSTEĞİMİZİN KARŞILIĞI NE OLDU? Google Haberler'de tüm gelişmeleri tek kaynakta görmek için Sabah'ı takip edin.

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!