İnönü'ye kahkaha attı

60 ihtilalinden sonra asker hükümetin oluşması konusunda şartlarını iletiyor. İnönü, Meclis'in toplanmasından sonra tartışılmasını öneriyor. Milli Birlik Komitesi'nden Sıtkı Ulay, "Şartlarımız yerine getirilmezse Meclis toplanamayacak" diyor

'Yarınlarımızı kaybetmemek için...'
İdamların olduğu günlerde Demokratlar, kelle koltukta Adalet Partisi'ni kurdular. "Acaba bu gece mi gelip götürecekler?" diye bekleyerek! 15 Ekim 1961'de silahların gölgesinde yeniden demokrasiye geçtik. Sonuç, idamlar karşısında sessiz kalan Türk halkının sandıkta sessiz çığlığı gibiydi sanki... İsmet Paşa'nın CHP'si sandıktan 173 milletvekiliyle çıkarken, halk Demokratların devamı olan Adalet Partisi'ni 158 milletvekiliyle Meclis'e geri gönderdi... Ama Meclis yine silahların gölgesinde toplandı. Bakanlar Kurulu da silahların gölgesinde kuruldu. Daha sonra 1970'lerde ve 1980'lerde de olduğu gibi. Yüzlerce siyasetçi hapse de girdi... Siyasetten de yasaklandı. Kavga bir türlü bitmedi. Yıllar içinde bazen asker siyasetçiye, bazen de siyasetçi askere meydan okudu. Bazen de silahın gölgesinde uzlaştılar... Aslında o yıllarda Türkiye'deki tablo İspanya, Portekiz ve Yunanistan'dan farklı değildi. Hepsinde askeri diktatörlükler vardı. Ama 1980 sonrasında Akdeniz'de demokrasisini oturtamayan tek Türkiye kaldı... Neden mi ? Onları "Avrupa Birliği üyeliği kurtardı" diyebilirsiniz ki doğrudur. Ama bence esas neden, demokrasinin gerçek formulünü bulup kavgalarında uzlaşmaya başladılar. Ya biz? Acaba ne kadar uzlaşma kültürünü hazmettik? Yoksa hâlâ herkes kendi doğrularına göre mi Türkiye'yi şekillendirmeye çalışıyor? Bu yüzden mi bazıları hâlâ askeri darbeden bazıları da sivil darbeden korkuyor... Yazı dizimizi ABD Büyükelçisi Hare'nin 15 Ekim'de yapılan seçimlerden 9 gün sonra kapalı kapılar ardında yapılan askerlerle yapılan üzücü pazarlıkları anlatan mesajıyla noktalayalım. Ve Türk siyasi tarihin karanlık bir sayfasını Winston Churchill'in bir sözüyle kapatalım: "Dün ile bugün arasında bir kavga çıkarsa yarını kaybederiz." 17 Eylül'de Menderes, Zorlu ve Polatkan'ın gazetelerdeki hazin idam fotoğraflarını bakarken düşündüm. Acaba her yıl bunları yayımlayarak gelecek için umut mu veriyoruz? Yoksa, kavgayı daha da mı körüklüyoruz? 60 yılda yaşananların bedelini askerinden siviline hepimiz ödedik... Bugün artık idamlardan utanç duymayan kalmadı. Kimse de askeri darbe istemiyor. İdamların 50'nci yılında dünle bugün arasındaki kavgayı bitirmeyi diliyorum. Yarınlarımızı kaybetmemek için!

15 Ekim seçimlerinden 9 gün geçmişti. İdamlardan ise 28 gün sonra. Yaralar hâlâ kanıyordu ama yine de demokrasiye geçişin heyecanı yaşanıyordu. Askeri yönetimin sürmesini isteyenler tasfiye edilmişti. Kavgayı demokrasi yanlıları kazanmıştı. Ama nasıl bir demokrasi? Siyasetçiler sandıktan çıkanları mı uyguladılar ? Yoksa silahın gölgesinde mı karar verdiler ? Amerikan Büyükelçisi Raymond Hare'nin 24 Ekim 1961'de Washington'a gönderdiği mesaj, Türk demokrasisi hazin hikâyesiydi aslında... Hare, o gün, silahların gölgesinde kapalı kapılar ardındaki sert pazarlıkları anlattı Washington'a. Öncelikle gizliliği kaldırılan mesajda dikkatimi çeken bir noktayı vurgulayalım. İlki, mesajlar öylesine titizlikle taranmış ki, başka mesajlarda da olduğu gibi 24 Ekim'deki gizli mesajda da iki cümlenin karartıldığını gördüm. Yani aradan 49 yıl geçse de Raymond Hare'nin yaptığı bazı yorumların hâlâ Amerikan çıkarlarına ters düştüğü ve Türk-Amerikan ilişkilerinin zedeleneceğini düşünüyorlar. Ancak her halukârda mesaj Türkiye'nin acıklı fotoğrafını yansıtıyor. 49 yıl önceki tarihi pazarlıklara ışık tutan mesajını aynen aktarıyorum: "Tulga'nın [1] açıklaması, dört partili bir koalisyonun ihtimal dahilinde olduğunu gösteriyor. Ancak yeni sivil hükümetin yapısı hala askerlerle siyasi partiler arasında pazarlık ediliyor. Ordu içinde bir bölünmeyi ihtimal dışı görmüyoruz. Ama yine de Tulga'nın ordu zirvesindeki komutanların görüşlerini yansıttığını düşünüyoruz. Partilerle ordu arasındaki pazarlıklarda kabul edilebilir bir çözüme henüz kapılar kapanmadı. Milli Birlik Komitesi seçim sonuçlarıyla ilgili tutumunu bir hafta önce açıklığa kavuşturdu. Şimdiye kadar da aynı pozisyonu koruyor. Komitenin pozisyonunun ordunun üst yönetimiyle de uyum içinde olduğuna inanıyoruz. Kabinenin eski Demokrat Partililerin kontrolünde olmasını istemiyorlar. (bir cümle siyaha boyanmış) Ordu aşağıdaki prensiplere dayanan bir anlaşma istiyor:
1- Gürsel Cumhurbaşkanı olacak.
2- Yassıada kararları istismar edilmeyecek.
3-Siyasi suçlar için af çıkartılmayacak.
4- Atatürk ve Milli Birlik Komitesi'nin yaptığı reformlar desteklenecek.
5- Askerlerin emeklilikleri ve reformlarla ilgili MBK kararları korunacak." [2] ABD Büyükelçisi'nin mesajında pazarlıkla ilgili çok önemli ayrıntılar var. Aslında Orduyla İsmet Paşa arasında yapılan görüşmelerin bir aşamada pazarlıktan çıktığını gösteriyor. Yani ABD Büyükelçisi'ne göre Milli Birlikçiler son anda sandıktan çıkan siyasetçilere "Ültimatom" verdiler ve "Ya şartlarımızı kabul edersiniz ya da Meclis'i açtırmayız" dediler. Kapalı kapılar ardındaki son pazarlıkları yine ABD Büyükelçisi'nin kaleminden okuyalım: "Meclis'in açılmasıyla kritik bir noktaya gelindi ve askeri de tatmin eden bir anlaşmaya varıldı ama hâlâ pazarlık sürüyor. Parti liderleri MBK ve kumandanlarla sabahın erken saatlerine kadar toplantılar yaptılar. (bir satırın gizliliği kaldırılmamış ) Gürsel ve kumandanlarla tekrar toplantı başladı. Nihai kararı öğrenmeden önce nerede olduğumuzu söylemek zor. Ancak İnönü'ye atfedilen sözlere bakılacak olursa (ki 21 Ekim'de İnönü muhtemel bir koalisyon hükümetinden söz etti) görüş ayrılıklarını şimdilik aşmak için modus vivendi'ye (geçici bir anlaşmaya) gidecekler. 2 kritik sorun var. Birincisi parti liderkleri yeni seçilen milletvekillerini beraberlerinde getirebilecekler mi ? İkincisi ise komutanlar tümüyle orduyu kontrol altında tutuyorlar mı? Bu koşullarda ilişkilerimizi gelecekte riske sokmamak için görüşlerimizi yansıtan en ufak bir işareti verirken bile çok dikkatli olmalıyız. Tulga'nın sorusuna vereceğimiz yanıt bağlayıcı olmalalıdır. Amerika'nın istikrardan yana olduğu ve çözümün Batı dünyasındaki demokratik gelenekler doğrultusunda Batı yanlısı politikaların sürdürülerek bulunmasını istediği vurgulanmalıdır." ABD Büyükelçisi aynı gün bir gizli mesaj daha gönderdi Washington'a... Ve ordunun İnönü'ye atanmasını istedikleri Bakanlar Kurulu listesini verdiğini ve pazarlığın sürdüğünü bildirdirdi. ABD Büyükelçisi Hare'nın 24 Ekim tarihli telgrafının altına düşülen önemli bir notta ise pazarlığın sonucu var. Son not demokrasimizin hazin hikâyesini anlatıyor sanki: Dizimizi bu notla noktalayalım: "İnönü, Bakanlar Kurulu'yla ilgili sorunların Meclis'in toplanmasından sonra tartışılmasını önerdi. Orduyu temsilen toplantıya giren Milli Birlik Komitesi Üyesi Sıtkı Ulay kahkaha attı ve 'Şartlarımız yerine gelmezse Meclis toplanamayacak' dedi. Böylece sivil liderler ordunun şartlarını kabul ettiler ve 24 Ekim tarihli protokol imzalandı. 26 Ekim'de de Meclis, Cemal Gürsel'i Cumhurbaşkanı seçti."

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!