Haberlerine imza atamayan gazetecilerin öyküsü

Bundan 19 yıl önce yayımlanmaya başlayan Özgür Gündem gazetesinin hikayesi Press filmiyle sinemaya taşındı. İki yıldan daha az süren yayın hayatı boyunca muhabirleri ve dağıtımcıları öldürülen gazete, defalarca sansürlendi

Sene 1992, aylardan mayıs... Bir gazete çıkar. Adı, iki kelimenin yan yana gelmesinden oluşur. Gündemi yakalayacaklardır ve özgür olacaklardır, iddiaları budur: Özgür Gündem. Türkiye medyasının farklı isimleri, gazetenin çatısı altında buluşur. Yapılmayanı yapacak, yazılmayanı yazacaklardır. Bugün artık yüksek sesle söylemeye cesaret ettiğimiz faili meçhuller, gözaltında kayıplar, yakılan-boşaltılan köyler, toplu mezarlardır yazacakları. Türkiye okuyucusu da bu 'farklı' gazeteye yeterli teveccühü gösterir ilk zamanlarda, alır, okur, okutur, sahip çıkar. Ta ki ilk kurbana kadar: Hafız Akdemir. Gazetenin Diyarbakır muhabiri Akdemir, 8 Haziran 1992'de öldürülür. Ve gerisi bir korku filminin gerçeğe dönmüş hali gibidir: 1992 yılında 14 gazeteci, iki gazete dağıtımcısı; 1993 yılında dokuz gazeteci, 13 gazete dağıtımcısı; 1994 yılında da yedi gazeteci, iki gazete dağıtımcısı Özgür Gündem ve devamı gazetelerde çalıştıkları için kurşunların hedefi olur. Aradan yıllar geçer. Şimdi sadece rakamsal birer veri olan bu genç ölüler, bir yol arkadaşlarının zihninde bir araya gelir ve birer film kahramanı olur. O yol arkadaşının adı Bayram Balcı'dır ve o topraklardan ayrılmasından sonra kaleme aldığı arkadaşlarının hikayesi, 15 yıl kadar sonra bile olsa, artık beyaz perdededir. Şimdi bütün Türkiye, Özgür Gündem'in ölü gazetecilerini tanıyor. Press filmi bütün Türkiye'de gösterimde.

Bayram Balcı (48) gazeteciliğe 1986'da Mersin'de yerel bir gazetede başlamış. 1990'da taşındığı Urfa'da haftalık Yeni Ülke gazetesinde, ardından 30 Mayıs 1992'de günlük olarak yayımlanmaya başlayan Özgür Gündem gazetesinde çalışmış: "İlk günlerde bir öğrencinin yargısız infazına tanıklık ettim. Anladım ki, iki taraf vardı ve aralarında kıyasıya bir savaş vardı." Bayram Balcı, Urfa, Mardin, Van, Diyarbakır başta olmak üzere bölgenin neredeyse her yerinde gazetecilik yapmış beş yıl boyunca. Ve Press'in öyküsünü oluşturan anılarını da bu beş yılda biriktirmiş: "Özgür Gündem'de hiç kimsenin yazmadığını yazıyorduk."

OKEY OYNAYAN POLİSLER HABER KAYNAĞIMIZDI
Balcı o dönem birlikte çalıştığı arkadaşlarının bir yandan gazetecilik yaparken, bir yandan da gazeteci yetiştirdiklerini anlatıyor: "Gazete çıktıktan bir süre sonra Diyarbakır bürosu çalışamaz hale gelmişti. Ankara, İstanbul, İzmir bürolarından nöbet tutmaya gelirlerdi. Ayrıca büroyla hiç ilişkisi olmayan, bir tür 'illegal' gazetecilik yapan benim gibi gazeteciler vardı. 'İllegal'liğimiz haber kaynaklarına karşı değildi, sadece devletten gazeteci olduğumuzu gizliyorduk. Öğrendikleri zaman doğrudan JİTEM'e götürüyorlardı, öldürmeyeceklerse bile, üç ay işkence yapılıyordu. Yani kendimizi korumak için gazetemizin bürosuna gitmiyorduk. Eşim öğretmen olduğu için ben de öğretmenevi kimliği vardı, beni Diyarbakır'ın bir köyünde görev yapan bir öğretmen sanıyorlardı. Olaylar oluyor diye göreve gitmediğimi düşünüyorlardı. Akşamları öğretmenevinin lokalinde polisler okey oynardı, ben de yanlarında otururdum. Okey oynarken gün içinde yaptıklarını anlatırlardı, 'Şurada çatışmaya gittik, şu köyü bastık,' diye. Ben de ertesi gün bunları haber yapıyordum. En önemli haber kaynaklarımız köylere ve ilçelere çalışan minibüslerin geldiği ilçe otogarıydı. Köylere gitmek bile büyük risk olduğu için, oradaki minibüslerden, muavinlerden, yolculardan alırdık bilgileri. Her sabah bir muhabirimiz otogara giderdi." Gazetecilik aşkla yapılan mesleklerden ama ölümü göze alarak gazetecilik yapmak çok büyük bir tercih. Bu tercihi yapmanın altında yatan ruh halini merak etmemek elde değil: "Bu herkese şaşırtıcı geliyor, soru da haklı. Ama biz de öldürülmek için gazetecilik yapmıyorduk ki. Orada yaşayan, çalışan gazeteciler olarak insanlar üstünde estirilen terörü, aslında bütün dünyayı ilgilendiren şeyleri kamuoyuna taşımaya çalışıyorduk. İşimizi yaparken farkımız şuydu, diğerlerinin yaptığı gibi OHAL Valiliği'nin yaptığı basın açıklamalarını esas almıyorduk. Köyü basılan, oğlu infaz edilen, kocası gözaltına alınanların anlattığı şeyleri yazıyorduk. Mehmet Ali Birand bile yıllar sonra 'Bir bölümü doğru, diğer bölümü kendi hayal ürünümüz olan bir senaryo yazıyoruz ve bunun gerçek verilere dayanmayan bir senaryo olduğunu bilmemize rağmen, kendimiz de inanır oluyoruz,' dedi." Baskılara rağmen neden mesleği ve gazetesini terk etmediği sorusunu ise şöyle yanıtlıyor Balcı: "Birilerinin gerçeği yazması gerekiyordu. Şimdi bazı gazeteler Amerika'yı yeniden keşfetmiş gibi Özgür Gündem arşivindeki haberleri ısıtıp ısıtıp yeniden haber yapıyorlar. Ya da Ayhan Çarkın gibi biri çıkıp bir sürü şey söylüyor. Biz bunların hepsini yıllar önce yazdık. Şu anda yazılan toplu mezarlar, yakılan köyler, insan hakları ihlalleri, kayıpların tamamı Özgür Gündem'in arşivinde vardır."
#Sayfa#
MARDİN'İN SOKAKLARINA HAYATIMI BORÇLUYUM
Bayram Balcı, Mardin'de polisin silahlı saldırısına maruz kalmış ve kentin basamaklı dik sokakları sayesinde canını kurtarmış: "O günlerde Mardin'de bir Süryani papaz öldürülmüştü; öldüren yüzbaşının ismi belliydi, çünkü karısı görmüştü. Yüzbaşının adı, Albay Rıdvan Özden'in ölümüne de karıştı. O günlerde gazetenin Mardin'e girmesi yasaktı ama çeşitli yollarla sokmayı başarıyorduk ve bu yüzden her gün basılıyorduk. Süryani papazın öldürülmesi eşinin ağzından 'Kocamı Yüzbaşı öldürdü' diye manşet oldu. Bize iyice bilendiler, büronun kapısını zorladılar, baskınlar durmadı. Bir sabah gazeteye giderken peşimdeki üç kişiyi fark ettim ve kaçmaya başladım. Mardin'in dar sokaklarında ölümüne bir kovalamaca yaşadık. Ateş ediyorlardı ve ben muhtemelen o dik basamaklardan uçarcasına aşağı inerken onların menzilinden çıkıyordum."

YARATICI YÖNTEMLER
Balcı hem hayatta kalmak hem de mesleği sürdürmek için akla hayale gelmez yöntemler geliştirdiklerini söylüyor: "Hedef olmayalım diye haberlerimize imza atamıyorduk. Gazete yasaklanınca otobüs bagajlarında, katır sırtlarında, köylülerin heybelerinde gazete sokuyorduk Güneydoğu kentlerine. Diyarbakır'da bir dağıtım aracımız vardı, özel olarak yaptırmıştık, zırhlıydı, tank gibiydi, roket atılsa bir şey olmazdı. Gazeteyi bayilerde satamayınca çocuklardan oluşan bir dağıtım ağı kurduk. Ellerindeki siyah poşetlerle şehre karınca gibi dağılıyorlardı ve asla engellenemiyorlardı. O çocuklar satırlı saldırıya uğradı, öldürüldü ama içgüdüleriyle yakınlarını öldüren, köylerini yakanlara karşı olduğumuzu biliyorlardı. Değil Türkiye'de, dünyada bile örneği yoktur ama bizim verdiğimiz basın özgürlüğü mücadelesiydi. Fakat o yıllarda hem Türkiye'deki gazeteler hem de basın meslek örgütleri tarafından yalnız bırakıldık."

Hayatta kalmak için büroya topluca gider, topluca ayrılırdık
Press özelde Özgür Gündem'in Diyarbakır bürosunu anlatsa da, aslında o yıllarda gazetenin bütün bürolarında manzara farklı değilmiş: Gün aşırı gelen tehdit telefonları, polis baskınları, gece yarıları kapıya gelen eli satırlı Hizbullah militanları. O günleri şöyle anlatıyor Balcı: "Büroya topluca gider, topluca çıkardık. Haberlere yalnız gitmezdik, bir habere iki muhabir giderdi. Bizim üzerimizde neden terör estirildiği daha sonra devletin resmi ağızları tarafından itiraf edildi. Hem Kutlu Savaş'ın Susurluk raporunda hem de şimdi bazı emekli askerler itiraf ediyorlar. 'Bunlar devlet politikasıydı,' diyorlar. Özgür Gündem gazetesinin muhabirlerinin öldürülmesi, gazetenin susturulması, yayının engellenmesi o bölgede yaşanan faili meçhul cinayetlerden, işlenen savaş suçlarından, köylerin yakılıp yıkılmasından bağımsız bir şey değildi. Ben bunu o dönem Diyarbakır İl Meclis üyesi olan bir MHP'liden de bizzat dinledim. Görevi gereği OHAL Valiliği'nin toplantılarına da katılıyormuş. Vali Ünal Erkan döneminde 'gazeteye yönelik şiddetli yaptırımlar' uygulanması kararlaştırılmış. 'Şiddetli yaptırım' da muhabirini gördüğün yerde vuracaksın demektir. Ancak cinayetlere rağmen gazetenin yayınını engelleyemedikleri için daha sonra OHAL bölgesine girişini yasakladılar."
#Sayfa#
Üç arkadaşını kaybetti
Bayram Balcı, Özgür Gündem'den üç yakın mesai arkadaşını kaybetmiş. Gazetenin Urfa bürosunda birlikte çalıştıkları Hüseyin Deniz, gözaltında kaybedildiğinde henüz 18 yaşında olan ve mezarı dahi olmayan Nazım Babaoğlu ve birlikte çay içtikleri günün akşamında öldürülen Kemal Kılıç. Filmdeki Fırat karakterine ruh veren Nazım Babaoğlu'nu ve kardeşinden bile öte olarak tanımladığı Kemal Kılıç'ı anlatırken gözlerinin dolmasına engel olamıyor Balcı. Ama yine de kendisini zorlayarak yoğunlaşan tehditler nedeniyle dönemin Urfa Valisi'yle yüz yüze görüşerek can güvenliği talep ettiklerini anlatıyor: "1992 yılının 8 Ağustosu'nda Ceylanpınar'da Hüseyin Deniz sabah saatlerinde vuruldu. Ben o zaman yanımda bir muhabir arkadaşla beraber Urfa'daydım. Olayı duyar duymaz Ceylanpınar'a gittik. Yolda ambulansla karşılaştık zaten. Hüseyin Deniz'i Urfa Devlet Hastanesi'ne getirdiler. Daha iyi bir hastanede tedavi olması için valiliğe gidip, helikopter istedik ama vermediler. Kendi imkanlarımızla Diyarbakır'a götürdük, orada öldü. Ceylanpınar'daki görgü tanıkları Hüseyin Deniz'i kimin vurduğunu gördüklerini ifade etti. Gazete olarak görgü tanıklarının ifadelerini yayımladık." Aradan geçen zamanda tehditlerin, büroya baskınların devam ettiğini söyleyen Balcı, resmi olarak, valiliğe, emniyete başvurduklarını ve can güvenliklerinin olmadığını aktardıklarını, ama bir önlem alınmadığını dile getiriyor: "18 Şubat 1993'te gazetenin resmi olarak Urfa temsilcisi olan Kemal Kılıç köydeki evine giderken öldürüldü. Ellerini bağlamaya, ağzını bantlamaya çalışmışlar orada bir boğuşma olmuş. Kaçırmaya çalışmışlar yani Kemal'i. Kaçıramayacaklarını anladıklarında da orada ateş edip öldürmüşler." Susurluk kazasında Urfa'da kirli işlerin döndüğünün açığa çıktığını söyleyen Balcı, Abdullah Çatlı, Bucaklar, Siverek'te jandarma komutanı olan şu an Balyoz davasından tutuklu olan emekli Albay Ahmet Şentürk'ün hep beraber kontrgerilla yapılanması oluşturduklarını, Urfa ve Siverek'te terör estirdiklerine söylüyor ve aynı büroda çalıştığı Nazım Babaoğlu öldürüldüğünde şimdinin trend tanığı olan Ayhan Çarkın'ın da Urfa'da olduğunu anımsatıyor: "Anadolu Ajansı'ndan Murat Yoğunlu isimli bir muhabiri var. Siverek İl Jandarma Komutanlığı Bucaklarla birlikte bu çocuğu gözaltına alıyor. Bu çocuğa telefon ettirerek gazeteden birisinin Siverek'e gelmesini sağlıyorlar. Oraya giden Nazım Babaoğlu'ydu. O tarihten beri Nazım'dan bir haber yok. Nazım'ı Siverek'te görenler var, belediyeye yürürken bir sürü kişi görmüş. Olayı öğrendikten sonra valiye gidip Siverek'e gideceğimi söyledim. Vali bize 'Tek başınıza Siverek'e gitmeyiniz, size polis koruması vereyim,' dedi."

Diğer Pazar Sabah Haberleri
www..com.tr
Facebook’un en iyi gazetesi
SABAH’ı beğen,
son dakika haberlerini kaçırma
facebook.com/Sabah
Son dakika haberlerini
Twitter’ın en iyi gazetesi
Sabah’da takip et
twitter.com/sabah
Sosyal Medya' nın En Çok Paylaşılanları
ÜCRETSİZ SABAH BÜLTEN ÜYELİĞİ

Üye olun, son dakika haberleri e-postanıza gelsin.

Adı Soyadı :
E-posta :
Üye Ol