Türkiye'nin en iyi haber sitesi
HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Biz bize mahkûmuz ya da 'hem o hem öteki'

Batı ve biz-1

Türkiye açık bir biçimde gerek içeride gerekse dışarıda zor bir döneme giriyor. Ama bu zorluğun yeni olduğunu söylemek mümkün değil. Çünkü modern Türkiye'nin tarihi zorlukların tarihidir. Mesele zorluğu meydana getiren unsurlardır. Zorluğun neden ortaya çıktığını, nereden kaynaklandığını bilmektir.
Niye böyledir ve acaba son 170 yıldır sürekli olarak referans verdiğimiz Batı aynı dönemde benzeri zorluklarla içli dışlı olmamış mıdır?
Bence bugün, özellikle bugün idrak ettiğimiz, yeni tabiriyle "yaşadığımız" problemleri anlamak için bu soru üstünde düşünmek gerekir. Ben kendi cevabımı vereyim. Batı bu dönemde bizimkine benzer sorunlar yaşamamıştır. Bu hiç sorunla karşı karşıya kalmadığı anlamına gelmez.
Batı da sosyal dönüşümler geçirmiştir. Batı da toplumsal dönüşümün siyasallaşmasından doğan iç gerilimlere tanık olmuştur. Fakat bizden farkı, orada meselelerin bir "medeniyet krizi" olarak tezahür etmemesidir.
Tanzimat sonrası iç dünyamızda çok tartıştığımız şu "medeniyet buhranı/inkırazı" tartışmasını ucundan bile olsa kaldırmak değil maksadım. Sadece şunu belirtmek istiyorum: Türkiye'nin farkı, hem sorunların tanımında hem de çözüm önerilerinde kendisine değil bir başka uygarlığa/sisteme referanslı olmasıdır. Batı'da hiç görülmeyen budur. Batı bazı entelektüel zorlamalar dışında ne kendisini ve uygarlığını kendi dışındaki bir kültüre müracaatla tanımlamıştır ne de bir meselesini hallederken benzeri bir yol tutmuştur. Batı sadece muhayyel bir Doğu tasavvur etmiş, onu da sadece sömürgeleştirme maksadıyla kullanmıştır.
Oysa bizim ana meselemiz budur: bir başka sistemi kurumları, kavramları ve özellikleriyle burada/içeride temellendirmek. Dün de buydu sorunumuz bugün de. Ne modernleşme bu gerçeğimizi değiştirmiştir ne de küreselleşme. O küreselleşme ki, bana göre, tarihin güncelleştirilmesinden, güncelleştirme anlamına gelen yerelleştirilmesinden başka bir şey değilken. Yani, belki kendimizle, geçmişimizle daha barışığız bugün, ona daha büyük bir kabulle yaklaşıyoruz, bu bütün paradoksuna rağmen, küreselleşmenin bize armağanıdır ama gene de referansımızın odağı Batı'dır.
Bu yanlış mı? Bugünden sonra böyle bir iddiada bulunmak abestir. Yanlış olan kölelik zihniyetini kabul etmekti. Kölelik demek şahsiyetsizleşmedir. Bu kısıtlamanın dışında kalan bir anlayışla Batı'ya odaklı olmak 170 sene sonra (öncesini bir an için bırakalım; Osmanlı'nın baştan beri Batı ile olan belirleyici ilişkisini bir an için unutalım) artık üstünde düşünülmeyecek, zihin dünyamızın iç gerçekliğinden birisi olmuştur.
Ne var ki, işte tam bu noktada karşımıza iki sorun çıkıyor. Birincisi zihnimizdeki Avrupa/Batı hakikatiyle kendi kültürel hakikatimizin temas sınırını şu gün yeterince belirginleştiremiyoruz. Bu muğlaklığı yaratan biz değiliz. Bu bilinçli bir tercih değil. İçinde bulunduğumuz maddi ve nesnel şartların bir uzantısı. Eğer bu bölgedeysek, eğer yeni ekonomik ve siyasal ilişkiler yeni bir ilişkiler ağı ortaya çıkarıyorsa, bu ikilemi yaşamaya devam edeceğiz. Bizi eskiden yaşadığımız "ya o ya ötekisi" ikileminden çıkarıp bugün "hem o hem öbürü" noktasına Berlin Duvarı sonrası dönem getirdi. Yapacak bir şeyimiz yok. Bugüne kadar sadece zihinsel bir tasavvur olarak yaşadıklarımızı şimdi gündelik hayat ve siyasetin sıradanlığı içinde yaşayacağız. Kısacası, biz bize mahkûmuz. Gerçeğimiz bugün budur.
Peki bu işin Batı boyutu derseniz, maalesef çarşambaya kadar beklemenizi rica edeceğim.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA