X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Bİr zamanlar Antalya'da
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Bİr zamanlar Antalya'da

  • Giriş Tarihi: 27.1.2014

Son 30 yılda değişen yalnızca Antalya olmadı. Antalya'nın insanları ve gelenekleri de değişti

Düşünüyorum da , daha bundan 20-25 yıl öncesine kadar nüfusu 50-60 bini ancak bulan küçük bir kıyı kenti görünümündeydi. Antalya'da oturanlar birbirlerini yakından tanır; yolda giderken birbirlerine selam vermekten nerdeyse etrafına bakmak için zamanları olmazdı. Bugün Antalya'nın caddelerine bakınca Antalya'yı adeta tanıyamıyorum. Benim çocukluğumda Antalya'nın tüm caddeleri yemyeşildi. Eskiden kaldırım kenarlarında ve cadde ortalarında, gölgesi bütün kaldırımdan caddenin yarısına kadar taşan yalancı karabiber ve akasya ağaçları, yaz sıcağında insanlara serinlik verirdi. Bu ağaçları, yok efendim "enerji hatlarına zarar veriyor" diye ve yolları genişletmek için adeta katlettiler. Atatürk caddesindeki palmiye ağaçlarını da kesmek için şehir plancılarımızın ağızları sulandı. Ama bir türlü buna cesaret edemediler.

DÜDEN HAYAT VERİRDİ

Yine de Antalya'nın yaz aylarında çevreye serinlik veren su kanallarını kapattırmaktan kendilerini alıkoyamadılar. Bugün Atatürk caddesi üzerindeki su kanalı tekrar eski görünümüne döndürülmeye çalışıldıysa da hiçbir zaman eski işlevine ulaşamadı. Eskiden bu kanallardan ve hatta Antalya'nın küçücük dar sokaklarında Düden Çayı'ndan gelen gürül gürül buz gibi sular akardı. Çocukluğumuzda sokak başlarında, kâğıttan veya çam ağaçlarının kalın kabuklarından oyarak yaptığımız kayıklarımızı bu arık sularına koyar, akıntının hızıyla aşağılara doğru giden kayığımıza yetişebilmek için bütün sokağı baştan aşağı soluk soluğa koşardık. Caddeler yaz aylarında bu suyla yıkanır, etrafa serinlik verilmeye çalışılırdı. Kente yedi koldan giren Düden Çayı, bahçeleri sular; değirmenleri döndürür; bugünkü Burhaneddin Onat caddesi sonundaki eski elektrik tribününü çevirirdi.

ÇİÇEK ÖNEMLİYDİ
Her evin bahçesinde teneke saksılarda hiç bir özel bakım istemeden yetiştirilen beyaz ve kırmızı zambak, menekşe, karanfil, yasemin, ful, sümbülteber, rengarenk şakayıklar, fulya, katmerli nergis gibi çiçeklerle birlikte, muhakkak birkaç tane portakal ve turunç ağacı vardı. Nisan ayının geldiğini portakal ve turunç çiçeklerinin bütün kenti saran kokusundan bilirdik. Turunç'un ayrı bir özelliği vardı. Hemen hemen her yemeğe konurdu. Kabuğundan da her evde nefis reçel yapılırdı. Ayrıca çaya koku vermek için yapılan özel bir esans yine turunç meyvesinin kabuklarından yapılırdı. Hemen hemen her evin bahçesinde portakal ağaçlarından başka meyve ağaçları da vardı. Bahçesinden komşunun bahçesine sarkan ağacın meyveleri de komşuya ait olur; bu dalların meyveleri toplanmazdı. Bahçedeki meyvelerin bir bölümü olgunlaşınca toplanır ve aynı meyveden bahçesinde olmayan komşulara bir tabak içinde "tadımlık" adı altında dağıtılırdı. Bu meyve tabaklarını alan komşular da gelen tabakları, varsa kendi bahçelerinde yetişen meyvelerden koyarak veya meyve yoksa, uygun gördükleri, tatlı, şeker ve benzeri bir yiyecek koyarak iade ederlerdi. Tabağı boş göndermemek adettendi.

İÇ ÇAMAŞIRI İPEK OLURDU
İpeğin, insanları yıldırımdan koruduğuna dair halkta bir inanış olduğu için; Antalya'da eskiden iç çamaşırların ipekten olmasına büyük bir özen gösterilirdi. İpek don-gömlek, erkeğin eşi tarafından ne kadar çok sevildiğinin bir imgesi idi adeta. Bu nedenle genç kızların çeyizlerinde ipekten dokunan iç giyimi çoğunluktaydı. İpekten çeyizi olmayan kızlar hoş görülmezdi. Çünkü kocaları abdest alırken, kollarını, paçalarını sıvadı mı bütün o ipek iç çamaşırların işlemeleri, oyaları herkes tarafından görülmeli ve "Aman karısı bu adamı ne kadar da çok seviyor" denilmeliydi.

DUT AĞACI MUTLAKA OLURDU
Antalya'daki evlerin bahçelerinde ipekböceği üretimi için muhakkak bir dut ağacı bulunurdu. Her aile bir miktar ipekböceği kozası alır, evlerinde siyah bir örtünün üzerine bu kozaları yayardı. Sonradan kozadan çıkan kelebek alınarak erkeği ile dişisi bir araya konarak çiftleştirilirdi. Bunun sonucunda dişisi çok sayıda yumurta bırakırdı. Bu yumurtalardan yüzlerce ipekböceği çıkardı. İpekböcekleri ışıktan, sesten ve kokudan çok rahatsız olduklarından, bunlar evlerin alt katlarında, önceden hazırlanan tahta raflara konur; üzerlerine dut yaprakları yerleştirilirdi. Burada ipekböcekleri kozalarını örerlerdi. Daha sonra bu kozalar, bugün Zerdalilik Kahvesi (o zamanki adı ile Kozaklı Kahve) denilen yerde kurulan ipekböceği kazanlarına atılır, çekilen ipek sarılırdı. Elde edilen ipeği bazıları evlerinde dokur, bazıları ise dokuttururdu.

MUTFAK DA DEĞİŞTİ
Bugün şöyle etrafımı inceliyorum da Antalya'da toplumsal yapı ve kentsel dokunun değişimi içinde insan ilişkileri de değişerek, yakın komşuluk olgusu, gelenekler, görenekler tamamen ortadan kalkmış. On-onbeş katlı apartmanların balkonlarına bakıyorum; sevecenliğin, yardımlaşmanın bir imgesi saydığım tek bir çiçek saksısı bile yok. İnsanlar beyaz plastik panjurlar arkasına gizlenmiş; yeşilden yoksun veya yeşili sevmeyen bir yığın kalabalık. Özellikle eski Antalya hanımları ve lokantalarındaki aşçıları, çeşitli yemek yapma hünerleri ile ünlü idi. Antalya'nın hızlı kentleşme sürecinde, beslenme alanındaki geleneksel biçimler de unutulmaya başlamış. Her yerde tavuk döner; tavuk sandviç, tavuk şiş, tavuk sote, tavuk kızartma. Çöp bidonlarındaki eski yemek artıklarının yerini, şimdi kırık yumurta kabukları almış. Demek ki evlerde de "sahanda yumurta" revaçta. Hay Allah! Biz Antalyalılar neden bu kadar değiştik?