Öğrencilik yıllarımız

Giriş Tarihi: 11.4.2016
Öğrencilik yıllarımız

Bizim öğrencilik yıllarımız hep yoklukla geçti. Yine de mutlu, şenlikli günlerdi onlar

Siyah önlükle 1952 yılında Dumlupınar İlkokulu'na başlamıştım. Melek yüzlü annelerimiz sabahları bize tarhana çorbası pişirirdi. Yahut, soğuk kış sabahları harıl harıl harlattığı sobanın üstünde nar gibi kızarttığı ekmek dilimlerine Sana Yağı sürerdi. Zeytinimizi, peynirimizi katık eder, koşa koşa okula giderdik. Konfeksiyon, yani hazır giyim henüz o yıllarda bilinmediği için önlükler, elinden dikiş gelen anneler, teyzeler veya yakın komşular tarafından dikilirdi. Okul önlükleri 'okulu çıkarsın' denilerek birkaç beden büyük dikilirdi. Bu nedenle çocuklar okulun ilk yıllarında bu önlüklerin içinde adeta kaybolurlardı. İlk yıllar, dizlerinden aşağıya kadar uzanan bu önlükler, ikinci ve üçüncü sınıflarda çocuklara tam gelirdi. Satın alınan ayakkabılar için de aynı düşünce geçerli idi. Çocuklara satın alınan ayakkabılar birkaç yıl giyebilsin diye, arkasından iki parmak girecek kadar büyük alınırdı.

EŞOFMAN BİLİNMEZDİ
Şeker çuvalından don, iç gömlek, rüzgâr tutsun diye yine "Gamzella" denilen fanila dikilirdi. Beden eğimi dersi için annelerimiz siyah önlük bezinden bir şort diker, iki yanını iki sarı şeritle süslerdi. Eşofman diye bir şey o zamanlar bilinmezdi. Siyah okul önlüklerine yaka takılırdı. Her yıkamadan sonra, içindeki kartonu gevşeyen bu yakalar mutlaka kolalanır ve kömür ütüsü ile ütülenirdi. Kız çocuklarının saçlarına mutlaka beyaz kurdele bağlanırdı. İlkokul öğrencilerinin çantaları tahtadan bir valiz şeklindeydi. Köşelerinde de sağlamlaştırmak için tenekeden köşebentler konmuştu. Bazılarının çantaları ise sağlam olsun diye tamamen teneke ile kaplı olurdu. Ağır olan bu çantalar, içine defter, kitap konunca daha da ağırlaşırdı. Önünde de bir kilidi vardı. Öğrenci, çantasının anahtarını boynuna astığı silgi ile beraber taşırdı. Okuldan eve dönerken bazı çocuklar, 'hangimizin çantası daha sağlam' diyerek valiz şeklindeki okul çantalarını var güçleri ile diklemesine çarpıştırırlar, sonucuna bakarlardı. Bazen bu yarışma sonunda birisinin çantası parçalanır, defterler, kitaplar, kalemler etrafa saçılırdı. Eşyalarını ve çantanın parçalarını kucağına toplayan çocuk, evde babasından yiyeceği dayağı düşüne düşüne evin yolunu tutardı. Böyle bir çanta alamayacak kadar parası olmayan çocuklar, annesinin diktiği bez torbaları çanta olarak kullanırlardı. Çünkü o yıllar her şeyin kıt olduğu yıllardı.

KURŞUN KALEM İTHALDİ
Bu yıllar, aynı zamanda kurşunkalemlerin bir arpa boyu kalana kadar kullanıldığı yıllardı. Deftere başlıklar kırmızı kalemle yazılırdı. Ülkede kurşunkalem fabrikası olmadığı için fiyatı pahalı da, olsa "Faber" marka kalem ithal edilirdi. Bir de sert uçlu "sabit" adı verilen kalemler vardı. Silgiyle silinse de çıkmaz, samanlı deftere yazarken sayfaları delerdi. Bu kalemler okullarda aslında yasaktı. Çünkü bu kalem fersiz yazardı. Kalemin ucu ağza götürülüp ıslatıldığı zaman ferli yazardı. Bu kalemle yazılan yazılar hiçbir zaman silinmediği için o zamanlar tükenmez kalem yerine geçerdi. Postacılar taahhütlü mektupları adreslere teslim ederken, zorunlu olarak bu kalemlerle imza attırırlardı. Bir de paket postanesine verilecek koliler bez torbaya konduktan sonra üzeri "yazı çıkmasın, silinmesin diye" zorunlu olarak bu sabit kalemle tükürüklenerek yazılırdı. Fakat bu ıslatma sırasında kalemin ucu dudaklara sabit renk bulaştırır, dudakları morlaştırırdı. Küçülüp küçülüp de boyları 3-4 santimetre kalmış kurşun kalemlerin boyu ve ömrü ise arkasına takılan kargı parçacıkları ile uzatılırdı. Bir de "Güzel Yazı Yazma" dersinde kullanılan mürekkep hokkaları ile divit denilen uçlarına uç geçirilen bir yazı aracı vardı.

TÜKENMEZ KALEM
Tükenmez kalem 1951-52 yıllarında icat olunmuştu. O devirde bu icat dünyanın yeni bir harikası sayıldı. Ne var ki tükenmezkalem, öğretmenler tarafından yasaklanmıştı. Mürekkeple yazılacak bir ödev varsa, o da ancak dolmakalem, yoksa divitle yazılması gerekirdi. Defterler düz samanlı sarı kâğıttan olmalıydı. Samanlı kâğıttan yapılan sarı defterler ucuz oldukları için bütün öğretmenler muhakkak bu sarı defter kullanılmasını isterlerdi. Çizgili veya çizgisiz beyaz defter alan çocuklar, diğerlerine kötü örnek olduğu için hemen evlerine gönderilerek cezalandırılırdı. Çünkü "tutumluluk" o yılların bir ilkesi idi adeta. Yurt ancak böyle kalkınabilirdi. Bize böyle öğretilmişti. Sayfaya düz yazı yazamayan çocuklar, bu sayfaların altına çizgili kâğıt koyarlardı. Kareli ince beyaz bir defter, ancak "Güzel Yazı Yazma" dersinde kullanılırdı. Defterden yaprak koparılması kesinlikle yasaktı. Defterlerin sol kenarlarında yazı başlangıcını belirtmek üzere incecik bir kırmızı çizgi çizilir; kız öğrenciler buraya kenar süsü yaparlardı. Kurşunkalemler o kadar adi olurlardı ki, sürekli uçları kırılır, ikide bir kalemtıraşla açmak gerekirdi. Bazen bu kalemlerin aça aça boylarının bir arpa boyuna düştüğü olurdu. Ebeveynler yeni bir kurşunkalem alamadıkları için, bu minik kalemlerle elde tutulamayacak halde küçülene kadar yazılırdı. Çocuklar kalem açmaktan hoşlanırlar, bunu sınıf kirlenmesin diye, karatahtanın yanı başında bulunan çöp kutusunun başında yaparlardı. Çoğunlukla çöp kutusunun başında uzun kuyruklar oluşurdu. Kalemtıraşla kalemini açan öğrenci, ucunu üfledikten sonra sırasına dönerdi.

TIRNAK KONTROLÜ YAPILIRDI
Okullarda pazartesi sabahları tırnak, bit ve mendil kontrolüne ayrılmıştı. Öğretmen "Mendillerinizi çıkarın, tırnak kontrolü yapacağım." deyince, temiz mendil sıraya, iki el de avuçları yere bakacak şekilde bu mendilin üzerine konurdu. Öğretmen sıraların arasında dolaşıp tırnakların kesik ve temiz olup olmadığına bakardı. Her öğrencinin en az bir mendili ve bir su tası olması şarttı. Tırnakları uzun ve kirli olan öğrenciler azarlanır, bazen de ceza olarak eve gönderilirdi. Kısa bir sürede evde annesine tırnaklarına kestiren çocuk yine okula dönerdi. Tırnak ve dişlere kadar yapılan bu denetimler, pazartesi gününün hemen hemen ilk dersi boyunca sürerdi. Öğrencilerin çeşmeden (ellerini çukurlaştırarak) elle su içmeleri yasaktı. Bu nedenle öğrenciler iki cepli siyah önlüklerinin bir cebinde bir mendil; diğer cebinde, iç içe geçmiş plastik çemberlerin açılmasıyla oluşan bir tür portatif bardak taşırlardı. O devrin bir harikası sayılabilecek ve katlandığı zaman yer kaplamayan sarı-kırmızı, siyahbeyaz, sarı-lacivert renkteki bu şeylerin çemberleri açılıp çekilince bardak oluyordu. Eskiden bir de "Yerli Mallar Haftası" vardı. Her yıl Aralık ayı son haftası mutlaka yapılırdı. Yurdumuzda üretilen sanayi ya da herkesin bahçesinde yetişen meyvelerden getirmemiz istenir, bunlar bir araya toplanıp konuşmalar yapılır ve sonra hep birlikte yenirdi. Dumlupınar İlkokulu'nun bodrum katında bizlere Cumhuriyet'in ilk yıllarına ait siyah beyaz filmler gösterilir, piyesler bu salonda sahnelenirdi. Öğretmenimiz her ay bir resim yaptırırdı. Bu kuru kalem veya suluboya ile boyadığımız bu resimlere saatler harcardık. Çünkü yaptığımız resim güzel olursa, o ay için sınıfın duvarına asılır; biz de gururlanır, gizli gizli caka satardık. Yoklukla geçen bu öğrencilik yıllarımıza dair anlatılacak daha o kadar çok şey var ki . Fakat bana ayrılan yer bu kadar. Çok mutlu ve şenlikli geçen günlerdi onlar.

SÜT SAATİNDE SÜT TOZU İÇİLİRDİ
O zamanlar, bir de Marshall Yardımı olan süt saatimiz vardı okulda. Zannederim ilk derste olacak, ellerinde kaynatılmış süt tenceresi ve bisküitlerle okulun hademeleri sınıfa girerdi. Önce bayan hademe bisküitlerimizi dağıtır; cebimizden çıkarıp hazır tuttuğumuz bardağımıza erkek hademenin süt koymasını beklerdik. Aslında süt değildi içtiğimiz. Süt tozuydu. Ama olsun... Evde annemizin bize zorla içiremediği hakiki süt yerine, sınıfta süt tozunu büyük bir neşe içinde içerdik.
ARKADAŞINA GÖNDER
Öğrencilik yıllarımız
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz