ARKADAŞINA GÖNDER Bir tarih ve doğa cenneti Antalya
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Bir ve doğa cenneti

Bir tarih ve doğa cenneti Antalya
Bir tarih ve doğa cenneti Antalya

bölgesinde bugün bildiğimiz 43 i ören yeri var. Ve yüzlerlerce Selçuklu, Osmanlı eserlerine sahibiz. Acaba bizler, bunların ne kadarını biliyor ve tanıyoruz?

Bir yazar der ki; "Tanrı, başka yerlere azar azar paylaştırdığı güzelliklerin tümünü, bölgesinde toplamıştır." Çevremize şöyle bir baktığımızda, bu sözlerde büyük bir hakikat payı vardır. Çividi mavi renkteki denizi, uzunluğu 600 kilometreyi bulan ince kumlu sahilleri, dağları, ovaları, ormanları, yaban hayatı ile Antalya, hakikaten bir yeryüzü cennetidir adeta. Bu nedenledir ki bu bölge, Karain, Beldibi ve Öküzini gibi öncesi yerleşim yerleri de dikkate alındığında, 500 bin yıllık bir tarihe sahiptir. Bir de bunlara bugün sahip olduğumuz 43 antik çağa ait tarihi ören yerlerimizi, Selçuklu ve Osmanlı devri eserlerimizi de ilave edersek; tarih tutkunları için de Antalya yöresi, eşi bulunmaz bir eğitim alanıdır.

GEZİP GÖRMEK ŞART
Ancak ne var ki Antalyalı olarak bizler sahip olduğumuz bu güzelliklerin, bu tarihi değerlerin ne kadar farkındayız? Yüzlerce tarihi ören yerinden, tarihi eserden hangi birini layıkıyla gezdik; onların tarihini, yaşadığı olayları, sahip olduğu öyküleri, efsaneleri bilen ağızlardan dinledik? Bu kentte, daha doğrusu böyle tarih ve doğa cenneti bir bölgede yaşıyorsak, gezip görmemiz şart. Belediyelerimiz on binlerce lira harcayıp; şarkıcı, türkücülerle meydanlarda organizasyonlar yapıp, halkın sevgisini kazanmak istiyorsa; bence boşuna para harcıyor. O meydanlara doluşan insanlarda konserin ardından, geriye bir iz, bir hatıra, bir anı kaldığı pek sanmıyorum. Halbuki, böyle bir organizasyon için harcanan para ile (tahminim) 50-100 otobüs kiralanabilir. Her hafta sonu rehberler eşliğinde, (sembolik ücretlerle) yakın çevredeki tarihi ve doğal güzelliklerin bulundukları yerlere, ilçelerimize halkımızın yaşadığı bölgeyi tanıması açısından pekala günübirlik geziler düzenlenebilir. Böylece hemşerilerimize, üzerinde yaşadığı doğayı, gördüğü tarihi eserleri sahiplenme duygusu aşılanabilir. Ben, bu yazımda ve izleyen haftalardaki yazılarımla Antalya Bölgesi'nde sahip olduğumuz tarihi ve turistik değerleri anlatarak, böyle bir organizasyonun ilimizdeki tüm belediyelerimiz tarafından hayata geçirilmesi yönünde çaba harcayacağım. Önce Antalya'nın eski tarihi bölgelerinden söze başlamak istiyorum. Likya, Pamfilya, Pisidya ve Kilikya.

PEKİ, LİKYA NERESİ?
Bugün Antalya'da Konyaaltı Plajı başında durup batı yönünde baktığınızda, denizden birden bire yükseliveren ve günün her saatinde renkten renge giren heybetli Beydağları'nı ve Taşeli Yarımadası'nın büyük bir bölümünü görürsünüz. Bu dağların eteklerindeki Phaselİ.S.'ten Likya bölgesi başlar; Fethiye ve Teke Yarımadası'nın Kaunos'a kadar olan kısmına kadar devam ettiğini söyleyebiliriz. Kemer'in biraz ilersindeki bugünkü antik Phaselİ.S. kenti, zaman Likya'ya, zaman zaman Pamfilya'ya dahil edilir. Yani Teke Yarımadası'nın oldukça büyük bir kısmı Antik Dönem'de Likya olarak tanımlanmaktadır. İ.Ö. 2. bin yılın başlarında bu bölgede, Doğu Akdeniz'de de korsanlıklarıyla çevreye korku saçan Lukalar yaşamaktaydı. Ancak bu 'Luka' kelimesinin daha sonra Grekler tarafından Likya olarak telaffuz edildiği sanılmaktadır. Likyalılar Kadeş Savaşı'nda Hititlerin yanında savaştılar ve İ.Ö. 7. yüzyılın ilk yarısında yerel bir krallık kurdular. İ.Ö. 6. yüzyılın ortalarında Pers egemenliği altına giren Likya bölgesi, İ.Ö. 5. yüzyılda Persler'e karşı oluşturulan Delos Birliği'nde yer aldılar. İ.Ö. 334 yılında Büyük İskender tarafından Pers'lerden kurtarılan bölge, bu kez İskender'in generallerinin egemenliğine girdi. İ.Ö. 167'de Roma'nın tanıdığı bir ayrıcalıkla özgürlüğüne kavuştu. Bu yıllarda Likya, Olympos ve Phaselis gibi kentleri kendilerine üs yapan korsanlar tarafından yağmalandı. İ.S. 141 ve 240'taki depremlerden büyük hasar gördü ve yine ortaya çıkan korsanlar, Likya kentlerinin sonunu hazırladı. 7. yüzyılda başlayan Arap akınları sonunda bölge, tamamen önemini kaybetti. Bölgenin en önemli mimari eserleri, ahşap yapıların dış yüzlerinin taklit edildiği kaya mezarlarıdır. Likyalıların kendilerine özgü dilleri vardı. Bu dil, batı Grek alfabesine benzeyen Likya alfabesi ile yazılırdı. Bugün Likya bölgesinde rastlanan yazıtlar özellikle İ.Ö. 5. yüzyıldan kalmadır. Altısı ünlü, toplam 29 harften oluşan Likya alfabesi, Grek alfabesinde gösterilmeyen bazı seslere de sahiptir. Uzun bir süre Likya dilinin Grekçe ya da Farsça'nın yakın akrabası olduğu düşünülmüşse de Danimarkalı Dilbilimci Holger Pedersen 1945'te Likya dilinin Anadolu dillerine bağlı olduğunu ortaya koymuştur. Bugün birçok dilbilimci Likya dilinin bir batı Luvi lehçesinden çıktığı görüşündedir.

HEREDOT'UN ANLATTIKLARI
Heredot ise Likya ve Likyalılar hakkında, "Likyalıların kökeni eski devirlerde Grek olmayan halkın yaşadığı Girit'ti. Europa'nın iki oğlu olan Sarpedon ve Minos tahtı ele geçirmek için mücadele etmişler ve galip gelen Minos, Sarpedon'u ve taraftarlarını ülkeden dışarı atmıştı. Sürülen grup, gemilere binip Asya'ya doğru hareket etmiş ve Milyasler'ın topraklarına yerleşmişlerdi. Milyas, o zamanlar Solym'ler tarafından işgal edilen ve bugün Likyalıların yaşadıkları ülkenin eski adıdır. Sarpedon'un krallığı zamanında isimleri olan Termiller diye bilinirdi. Şimdi bile komşuları Likyalılar için bu adı kullanırlardı. Gelenekleri yönünden bazıları Giritlilere, bazıları Karialılara benzer. Fakat hiç kimseye benzemeyen bir töreleri vardırdı ki o da babaları yerine analarının adını kullanmalarıdır. Bir Likyalıya kim olduğu sorulsa, adını annesinin, anneannesinin, büyük anneannesinin ve daha büyükanne annesinin ismini söyleyerek cevap verirdi. Hür bir kadının bir köleden çocuğu olursa yasal sayılır. Buna karşılık, toplum içinde ne kadar önemli bir yeri olursa olsun, hür bir erkekle bir yabancı kadının veya metresinin çocuğuna vatandaşlık hakkı tanınmaz" demektedir. Ancak son yıllarda yapılan arkeolojik ve epigrafik çalışmalar, Likyalıların İ.Ö. 2. bin başlarında Kafkaslar üzerinden Anadolu'ya gelen ve Akdeniz Bölgesi'ne yerleşen İndo-Germen kökenli Lukka kavimlerinden olduğunu ortaya çıkarmıştır.

HAFTAYA: LİKYA YOL ANITI

kalan karakter 1000

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan SABAH veya sabah.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.