X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Anayasa Mahkemesi’nin 53. Kuruluş Yıl Dönümü
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Anayasa Mahkemesi’nin 53. Kuruluş Yıl Dönümü

  • Giriş Tarihi: 27.4.2015 14:08 Güncelleme Tarihi: 27.4.2015 14:10

Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan, “Ülkemiz bugün itibariyle ulaşmış olduğu ekonomik ve siyasal gelişmişlik düzeyinde, yeni anayasa kaçınılmaz bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Kopyala-yapıştır yöntemiyle yeni anayasa yapılması ne kadar yanlışsa; güçler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, insan hakları, çoğulculuk gibi demokratik anayasaların olmazsa olmaz unsurlarını dikkate almadan da bir anayasa yapmaya çalışmak da o derece yanlış olur” dedi.
Anayasa Mahkemesi’nin 53. kuruluş yıl dönümü ve Anayasa Mahkemesi’ne yeni seçilen üye Rıdvan Güleç’in yemin törenine; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, TBMM Başkanı Cemil Çiçek, Başbakan Ahmet Davutoğlu, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, Başbakan Yardımcıları Yalçın Akdoğan, Numan Kurtulmuş ve Bülent Arınç, Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, Adalet Bakanı Kenan İpek, İçişleri Bakanı Sebahattin Öztürk, BBP Genel Başkanı Mustafa Destici, SP Genel Başkanı Mustafa Kamalak, yüksek yargı mensupları, milletvekilleri ve çok sayıda davetli katıldı.
Anayasa Mahkemesi’ni yeni seçilen Rıdvan Güleç’in yemin törenin ardından konuşan Anayasa Mahkemesi Başkanı Arslan, Yargı ve vesayet arasındaki patolojik ilişkinin iki boyutunun olduğunu ifade etti.
“YARGIYA YAPILABİLECEK EN BÜYÜK KÖTÜLÜKTÜR”
Yargının, toplum ve siyaset mühendisliğine soyunan bir vesayet kurumu olarak işlev göremeyeceğini ve görmemesi gerektiğini sözlerine ekleyen Arslan, “Kendisini sistemin sahibi ve nihai koruyucusu olarak gören ve bu nedenle kendisi dışında herkese ve her şeye ayar veren bir yargı anlayışı kabul edilemez. Demokratik toplumlarda yargıya düşen görev, topluma ve siyasete nizam vermek değil, hukuk kurallarını adalet süzgecinden geçirerek uygulamak, bu suretle uyuşmazlıkları çözmektir. Ancak bu durumda yargı ve yargıç, temel hak ve özgürlüklerin teminatı olabilir. İkincisi, yargı kendisi üzerinde kurulacak her türlü vesayete de kararlıkla karşı durmalıdır. Zira kurumsal ve kişisel düzeyde yargı bağımsızlığının tam manasıyla sağlanması hayati derecede önemlidir. Sonuç olarak, yargıyı bir vesayet kurumu veya vesayet altında bir kurum olarak konumlandırmak, ona yapılabilecek en büyük kötülüktür” dedi.
“YARGININ SİYASALLAŞMASI HUKUK DEVLETİNİN SONU OLUR”
Arslan, yargı-siyaset ilişkisinin de sakıncalı iki yönünün bulunduğunu belirterek, kurumsal anlamda siyasal organların etkisi altında kalması ve siyasi mülahazalar ekseninde ayrışmasının büyük bir tehlike olduğunu dile getirdi.
Yargının siyasallaşmasının hukuk devletinin sonu olacağını sözlerine ekleyen Arslan, “Diğer yandan, yargının bir vesayet organı gibi davranarak, siyaseten alınması gereken kararları alması da siyasetin yargısallaşması tehlikesini doğurur. Siyasetin yargısallaşması ise demokrasinin sonu olur. Yargının vesayet ve siyasetle ilişkisini normalleştirmenin ve yargı bağımsızlığını sağlamanın en önemli anayasal araçlarından biri hiç kuşkusuz güçler ayrılığı ilkesidir. Güçler ayrılığı düşüncesinin altında anayasacılığın özü olan gücün sınırlandırılması ihtiyacı yatar. Gücün hukukla sınırlandırılmadığı yerde temel hak ve özgürlükler tehlikededir. Montejquieu’nun ifade ettiği gibi, yasama, yürütme ve yargı güçlerinin tek elde toplanması özgürlüğün sonu olur. Belirtmek gerekir ki, gücün hukukla sınırlandırılması, sadece yasama ve yürütme için değil yargı içinde geçerlidir. Yargının, yetkilerinin ötesine geçerek siyasal alanı dizayn etmeye çalışması güçler ayrılığıyla bağdaşmaz. Demokrasiler için yürütmenin sınır tanımaz tavrı ne kadar tehlikeliyse, yargının jüristokratik tavrı da o kadar tehlikelidir” diye konuştu.
“GÜÇLER AYRILIĞI GÜÇLER KAVGASI YADA GÜÇLER SAVAŞI DEĞİLDİR”
Güçler ayrılığının hiçbir şekilde güçler kavgası yada güçler savaşı olmadığının altını çizen Arslan, konuşmasına şöyle devam etti:
“Tersine, güçler ayrılığı Anayasa’nın başlangıç kısmında ‘belli devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği’ olarak tanımlanmaktadır. Gerçekten hiçbir organ, diğer organların yardımı ve işbirliği olmaksızın sorunlarını çözemez ve başarılı olamaz. Bu anlamda, devlet gücü kullanan organlar arasındaki işbirliğine her zamankinden daha fazla ihtiyacımızın olduğunu belirtmek gerekir. Bu çerçevede, yargının mevcut sorunlarını çözmek ve onun daha iyi bir konuma getirmek için müşterek sorumluluğumuzun bulunduğunu, bu amaçla herkesin, her kurum ve kuruluşun gerekli özeni ve özveriyi göstermesi gerektiğini vurgulamak isterim.Örnek gösterilen bir yargı sistemi kurmak, adalet ve ahlak temelli bir uluslararası düzenin kurucularından ve öznelerinden olmak istiyorsak, toplumun güvenini kazanmış, iyi ve etkin işleyen, bağımsız ve tarafsız bir yargıya sahip olmamız kaçınılmaz bir gerekliliktir.”
“YENİ ANAYASA KAÇINILMAZ BİR ZORUNLULUK”
Konuşmasında yeni Anayasa çalışmaları hakkında da açıklamalarda bulunan Arslan, Türkiye’nin bugün itibariyle ulaşmış olduğu ekonomik ve siyasal gelişmişlik düzeyinde, yeni anayasanın kaçınılmaz bir zorunluluk olarak ortaya çıktığını kaydetti.
Yeni anayasa ile ilgili görüşlerini beş başlık altında anlatan Arslan, “Bilindiği gibi, anayasa yapımı için elverişli bir iklime ihtiyaç vardır. Bu iklimin oluşması ise söylem ve eylemlerde kutuplaşmayı değil, diyalog ve uzlaşmayı öne çıkaran, dışlayan değil kucaklayan, yıkıcı değil yapıcı olan pozitif bir tavrı gerektirmektedir. Yeni anayasa için elverişli iklimi hazırlamak da hepimizin ortak sorumluluğudur. Toplumun mümkün olduğu ölçüde tüm kesimlerinin sürece katılması ve bu ülkede yaşayan herkesin ortaya çıkaracak olan ‘toplum sözleşmesi’ niteliğindeki belgeyi ‘benim anayasam’ duygusuyla sahiplenmesi, ancak bu ortak sorumluluğun yerine getirilmesiyle mümkündür. İkinci olarak, yeni anayasa bürokratik vesayetin tüm unsurlarını tasfiye ederek demokratik siyasetin alanını genişleten, bunun yanında temel hak ve hürriyetleri olarak güvenceye alan, hukuk devletini tüm kurum ve kurallarıyla tesis eden bir muhtevaya sahip olmalıdır. Başka bir ifadeyle, sağlıklı bir anayasal demokrasi, toplumla devlet kurumları arasında değer çatışmalarının yaşandığı, çoğunluğu elde eden siyasi kadroların yönetime geldiği ve fakat azınlıkta kalanların da temel hak ve özgürlüklerinin güvence altına alındığı, en önemlisi herkesin kendisini eşit ve özgür vatandaş olarak görebildiği bir düzeni gerektirir. Üçüncüsü olarak, anayasa yapım sürecinde anayasal tecrübemiz olumlu ve olumsuz yönlerinin mutlaka dikkate alınması gerekir. Unutmayalım ki yeni anayasa arayışı bugüne has bir konu değildir. Bu ülke, yaklaşık 150 yıldır anayasasını arıyor” dedi.
“KOPYALA-YAPIŞTIR YÖNTEMİYLE YENİ ANAYASA”
Arslan, yeni anayasa yapım sürecinde bu devamlılıkların ve oluşan anayasa geleneğinin de hesaba katılması gerektiğinin açık olduğuna dikkat çekti.
Yeni anayasanın içeriği ve bu anlamda kurumsal tercihleri belirlenirken mukayeseli anayasacılığın sunduğu tecrübeden de yaralanmak gerektiğini sözlerine ekleyen Arslan, “Bu noktada demokratik anayasacılığın evrensel ilkeleriyle, içinde yaşadığımız toplumun siyasal ve kültürel özelliklerinin optimal düzeyde uyumunun sağlanması ihtiyacı vardır. Kopyala-yapıştır yöntemiyle yeni anayasa yapılması ne kadar yanlışsa, güçler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, insan hakları, çoğulculuk gibi demokratik anayasaların olmazsa olmaz unsurlarını dikkate almadan da bir anayasa yapmaya çalışmak da o derece yanlış olur. Kısacası toplumsal bünyemizi ve siyasal kültürümüzü de dikkate alarak, güçler ayrılığına dayalı iyi ve etkin işleyen bir sistem kuran, demokratik ve özgürlükçü bir anayasa yapılabilmesi mümkündür. Beşinci ve son olarak, yeni anayasanın önündeki en önemli engellerden biri, telifi çok çor görüş ve önerilerin her şeye ve herkese rağmen anayasallaşmasının istenmesi olabilir. Bu durumda, sürece katılan aktörlerin maksimalist taleplerini gözden geçirmeleri, belki de bulundukları pozisyonlardan bir adım geri atmaları gerekebilir. Esasen, gelinen noktada olağan bir dönemde halkımızın kendi dinamikleriyle yeni bir anayasa yapabileceğini göstermek, sosyal psikoloji açısından, yapılacak anayasanın içeriğinden çok daha önemli hale gelmiştir. Öte yandan yeni anayasa tüm sorunları dokunduğunda bir çırpıda çözecek sihirli bir değnek değildir. Hiçbir anayasa tek başına sorunu çözemez. İyi işleyen demokrasilerde anayasalardan beklenen, toplumsal, siyasal, ekonomik ve hukuksal sorunları çözmek için gerekli zemini sağlamalarıdır. Bu nedenle, içini nasıl doldurursak dolduralım, iyi bir anayasa kadar belki ondan daha önemlisi iyi anayasa yorumcuları ve uygulayıcıları gereklidir. Sonuç olarak önünüzdeki dönemde de Türkiye’nin yeni anayasa arayışının devam edeceği anlaşılmaktadır. Umarız ülke olarak arayış sürecinin sonunda ‘yeni anayasa’ya kavuşuruz” şeklinde konuştu.