X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Parmağımdaki o minicik kalp atışını unutamıyorum
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Parmağımdaki o minicik kalp atışını unutamıyorum

  • Giriş Tarihi: 2.3.2013

Mülkiye Okyay ve Hülya Yıldırım. Savaşla, doğal afetlerle ve sefaletle boğuşan ülkelere gidip çaresiz insanların yardımına koşuyorlar. Afganistan'dan Suriye'ye, Fas'tan Nijer'e farklı ülkelerde karşılaştıkları zorlukları anlattılar

Mülkiye Okyay ve Hülya Yıldırım... İki hemşire... Türkiye'deki sayıları parmakla gösterilebilecek olan 'yardım hemşireleri' arasındalar. Bunun anlamı şu: Her ikisi de aynı anda hem bir hastanede çalışıyor hem de ihtiyaç halinde yurt içinde ve dışında yaşanan savaş, afet, salgın hastalık durumlarında o bölgelere gidiyor. Adapazarı depreminden başlayarak bütün depremlerde görev almışlar. O da yetmemiş, Mali'den Suriye'ye ve Afganistan'a, çaresiz durumda olan insanlara yardım etmek için adeta dünyayı dolaşmışlar.

- Bu işe nasıl başladınız? Başınızdan geçen bir olay mı itti sizi?
- Mülkiye Okyay:
Çok mutlu bir ailenin iki çocuğundan biriyim. Hayatımda büyük bir travma yaşamadım. Ama annemin söylediğine göre çocukluğumdan beri birilerine yardım etmek istermişim. Ameliyathane hemşiresi olacağım çocukluğumdan belliymiş. Normal bir kız çocuğu gibi bebeklerle oynamak yerine komşu çocuklarını muayene edermişim. Bir gün komşunun oğlunu meyve bıçağının tersi ile ameliyat etmek istemişim. Yani ameliyat edeceğim, sonra da dikeceğim. Yanlışlıkla bıçağın düzü ile kesmişim çocuğun bacağını. Acile götürdüler ve üç dikiş atıldı bacağına.

- İyi ki dikmeye çalışmamışsınız.
- M.O:
Dikmeye çalışmadım çok korktum. Kan vardı çünkü. Bir de eskiden yastıklar yün ile doldurulurmuş ya. Annem onları açmaya korkardı. Bütün bulduğum iğneleri yastıkların içine enjekte ediyormuşum. Çocukluğumdaki kesme biçme aktivitelerinden bir cerrahi birime gireceğim belliymiş.
- Hülya Yıldırım: Ben köyde doğdum, bir çiftçinin kızıyım. Çok kardeşim var. Ama kendimi bildim bileli birilerinin elini tutmaya çalışırım. Biri diyor ya: 'İnsanım; nerede bir yalnızlık görsem, ucundan alırım bir parça; sahibine ağır gelmesin diye.' Bu benim hayat düsturum. Benden yardım istenmesini beklemem; ihtiyacı olduğunu düşündüğüm biri olursa koşarım.

ARTIK HİÇ EKMEK ATMIYORUM
- Zor olmuyor mu kadın başınıza buradan kalkıp ta Afrika'ya gitmek?
- M.O:
Kolay değil haliyle. O kadar çok şey yaşıyorsunuz ki... Açlıktan ölen çocuk gördüm. Bu çocuklar aylardır bir şey yememişler, yutmayı bilmiyorlar. Burnundan hortum sokup direk midesine gıda veriyoruz. Onlar yemeyince siz de yiyemiyorsunuz. Bir konteynır arkası bulup ağlıyorum.
- Bu olayların üzerinizdeki etkisi ne kadar sürüyor?
- M.O:
Geçici ve kalıcı etkileri var. Mesela ben şimdi hiç yemek ya da ekmek atmıyorum. Sadece yiyebileceğim kadar hazırlamaya çalışıyorum.

BÖCEKLER SAĞANAK OLUP YAĞIYORDU
- Zor koşullarda çalışıyorsunuz. Bu koşullara nasıl dayanıyorsunuz?
- H.Y:
Yol zaten çok zahmetli ve tuvalet yok. Bu nedenle molalarda yolun sağ tarafını erkekler, sol tarafını kadınlar kullanıyor, çalı dibi arıyoruz genelde. Bizim bir rehberimiz var, biz gitmeden bir hafta önce gider ve hazırlık yapar. Mithat Amcamız bizim. Mithat Amca ile hemşehriyiz. Bir önceki seyahatte 'Sana bir hediyem var,' dedi. 'Ne olabilir ki?' dedim. Plastik bir ibrik almış bana. Düşünsenize, tuvalete giderken suyunuz var, büyük lüks. O ibrik benim ibriğim oldu, çeyizime koymayı düşünüyorum. Bir keresinde de yeşil hasır kullandık. İki kişi kenarından tutuyor diğer kişi ihtiyacını gideriyor.
- M.O: Kenya'ya mülteci kamplarına gidecektik. 750 bin mülteci olduğu söyleniyor. Ben 11 kez Afrika'ya gittim, artık tecrübeliyim. Bizim en kötü köy evimiz oradaki şartlarda lüks kalıyor. Ve gece belli bir saatten sonra böcekler sağanak olup yağıyor. Dört çomak diktik yere, bir bez gerdik üstüne, altında oturuyoruz. Yağmur sesi gibi böcek yağıyor. Bütün titizlikleriniz, olmazsa olmazlarınız orada sona eriyor. Bir kere gelip bir daha gelmemeye yemin edenler de var.

- Afrikadaki çocuklar nasıllar?
- M.O:
Sefil ama mutlu çocuklar... Hayatı boyunca telefonu, bilgisayarı olmamış; şeker ve çikolatanın tadını bile bilmeyen çocuklar onlar. Önce korkuyorlar sizden. Çünkü beyazsınız ve zarar verebilirsiniz.
- H.Y: Biraz okumuş olanlar bize yardım da ediyor. Genelde halk inanılmaz çekingen. Ve beyazlardan çok korkuyorlar. Biraz okumuş olanlar neden orada olduğumuzu sorguluyor. Bir doktorumuz var ileri derecede Fransızca bilen. Ona biri geldi ve sordu: 'Neden bize yardım ediyorsunuz? Ben beyaz adamdan ilaç bile kabul etmiyorum.' Doktor da şöyle cevap verdi: 'Biz Allah rızası için geldik.' Bunun dışında hiçbir cevap o adamı ikna edemezdi. Evet, biz de beyazız ama farklı beyazlarız.

- Bulunduğunuz bölgede başka yardım kuruluşları oluyor mu?
- H.Y:
Misyoner dernekleriyle karşılaşıyoruz. Bunun dışında Afrika'nın farklı bölgelerinde yardım yapan Türk kuruluşlar da var. Yeryüzü Doktorları, İHH, Sınır Tanımayan Doktorlar gibi...
- M.O: Her gönüllü kuruluşun bir alanı var. Kimi ameliyat yapıyor, kimi kuyu açıyor.

ÖLDÜ ZANNETTİK, YAŞIYORDU
- Riskli bir çalışma alanı değil mi?
- H.Y:
Yaşadığımız olayların çoğu Türkiye standartlarında asla karşılaşmayacağınız şeyler.
- Mesela? - H.Y: Fas'tan Nijer'e gitmiştik. Nijer'den sonra da 18 saatlik bir karayolu var. Yol, kötü olduğu için iki gün sürüyor. Bölgeye ulaştıktan sonraki gün bir kadın doğum yapmış. Bebek ters gelmiş. Kafası boynundan itibaren içeride kalmış. Doğum sancıları ve kasılmalar durmuş. Kasılmalar durduğu için vücut orijinal haline dönmüş, bebeğin kafası içeride kalmış ve boğularak ölmüş. Tabii ölünce kafa içerde şişmiş.

- Kimse bu duruma müdahale etmemiş mi?
- H.Y:
Orada doğum yapan kadına yardım edilmiyor. Bebeğin çıkması bekleniyor. Bu bir tür kabile inanışı ve insan hayatını ciddi olarak tehlikeye sokuyor. Üç gündür bacaklarının arasında ölü bebeği ile yatan bir kadın düşünün. Bu kadına cerrahi müdahale yapıldı. Bebeğin kafası kesildi ve karın bölgesi açılarak kafa çıkarıldı. Türkiye'de böyle bir şey yaşanmaz. Korku filmi senaryosu yazsanız bu aklınıza gelmez. Bu gezi 15 günlük bir geziydi. Başkanımız çok duygusal bir adamdı ve bu olayı öğrenince çok duygulandı ve şöyle dedi. 'Bu 15 günlük gezide biz başka hiçbir şey yapmasak bile bu kadına yardım etmiş olmamız her şeye değerdi.'

- Hep acıklı olaylar mı?
- M.O:
Nijer'e 10. seyahatimde, sonucunda beni kahkahalara boğan ve delicesine ağlatan bir olay yaşadım. Vakalar bitti; saat 10.30 civarında biraz dinlenmek istedik. Gönüllülerin başkanı İbrahim Bey geldi ve 'Doğumhanede acil bir hasta var, hemen gelin,' dedi. Koşa koşa gittik. Doğumhanede doğurmak üzere bir kadın var. Ebe bebeği çıkarmaya çalışıyor. Kadın doğumcumuz Işık Bey hastanın üzerine geçmemi söyledi, bastırarak yardım etmemiz gerekiyordu. Uzun uğraşlar sonucu bebeği çıkarttık. Ebe bebeği aldı, 'Ölü bu bebek,' dedi ve tezgahın üzerine koydu. Çok emek harcamıştım ve saat çok geç olmuştu. Bebeğin ölümüne inanamadım. Evet, binlerce ölüm yaşadık ama sanki o bebek ölmemiş gibiydi. Ben bebeği koltuk altlarında tutarak kaldırdım ve başparmağımın altında zayıf bir kalp atışı hissettim. 'Bu yaşıyor,' diye bağırdım. Ve koşarak ameliyathaneye götürdüm bebeği. Nefes yolunu açtık kalp masajı yaptık ve birden bebeğin sesini duydum. Hayatımın en mutlu anıydı. O parmağımdaki minicik kalp atışını unutamıyorum.

BAGAJI İLAÇ İÇİN KULLANIYORUZ
- Hayata bakışınız değişti mi?
- HY:
İnsanlar 'Ne kadar geniş bir insan oldun sen,' diyorlar. Türkiye'de pek çok şey için 'Allah kahretsin' cümlesini kullanıyoruz. 'Allah kahretsin ayakkabıma uygun çanta bulamadım.' 'Aman akşam eve gidince pişirecek bir şey yok,' vs. vs.
- M.O: Aslında bu genişlik değil. 'Bunun daha beteri var, ben gördüm,' diyorsunuz içinizden. Orada insanlar sadece millet denen bir bitki yiyorlar, kaynatıyorlar çorba yapıp çocuklarına yediriyorlar, lapasını kendiler yiyorlar. Sadece bu.

- Nerelerden söz ediyoruz?
- M.O:
Sudan'a, Kenya mülteci kamplarına, Suriye'ye, Pakistan'a, Bangladeş'e ve daha pek çok yere gittik. Benzer manzaralarla karşılaştık. Bir defasında Mali'ye gidiyorduk, ayaklanma çıktı. Tam inecektik ki uçak tekrar havalandı ve Burkina Faso'ya gittik. Bazı sıkıntılar yaşadık sonra tekrar yola çıktık, iniş için pilot takımları açtı. Mali'de darbe olmuş, başbakanı koltuğundan indirmişler; 'Eğer inerseniz, füzeyi üzerinize kitledik, vururuz sizi,' demişler pilota. İnemedik.

- Onun dışında yolculuklar nasıl geçiyor?
- H.Y:
Bu tip derneklerde bagaj hakkınızı ilaç için kullanıyorsunuz. Yani bu 15 günlük seyahatlere tek bir sırt çantası ile çıkıyoruz. Ve bu çantanın içinde nevresiminiz ve temizlik malzemeleriniz var. Gittiğimiz yerde yatak yorgan yok. Bu nedenle gittiğimiz havayolunun yastık, battaniye ve bardaklarını çalmak zorunda kalıyoruz. Bir de uçak seyahatlerinde dikkat edilmesi gereken şey şu oluyor: Koltuk önemli değil, bir şekilde bulunur, halledilir; kabinlerde boş yer bulmak ve elinizdekileri yerleştirmek daha önemlidir. Çünkü elinizde kalırsa bavulunuzu atıyorlar uçaktan. Bu nedenle otobüs uçağa yaklaştığında gönüllüler koşarak uçağa girer, diğer yabancılar da anlamaz nedenini. Ayrıca uçaklarda kemer yoktur. Horoz, tavuk, arada oturanlar falan. Köy dolmuşu gibi.
- M.O: 3 metrekarelik odalarda bulursak yer yatağı, bulamazsak çaldığımız battaniyeleri yere serip yatıyoruz. Bir gece aynı yerde üç kişi kalmak zorunda kaldık. Konfor yok belki ama eğleniyoruz. Pardon bir de Mahmut ile Osman vardı duvarda.

- Kim onlar?
- M.O:
Beyaz tüysüz kertenkeleler... Kertenkele deyince, normal kertenkele olarak anlamayın; bunlar kocaman.