X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Sorarım size...
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Sorarım size...

  • Giriş Tarihi: 2.3.2013

Katar Emiri, Başbakan Erdoğan, Prof. Gökhan Hotamışlıgil, Süreya Ciliv, Bülent Ersoy, Nur Yerlitaş, Cübbeli Ahmet Hoca, Dilek Hanif, ünlü Çinli yazar Halid Ziya Uşaklıgil... İnsanın sorası geliyor...

Katar emiri, eşi Şeyha Mozah ve Başbakan Erdoğan'la olan fotoğrafına bakınca ne düşünmüştür?
Bilemeyiz tabii. Ama şunu biliyoruz: İnsan aynada yeterince dürüst olamıyor kendisine; poz veriyor, ifade takınıyor. Fotoğraf ise çok daha objektif, çok daha vicdansız... Yeni çekilmiş bir fotoğrafınıza bakıp, ben hangi ara bu kadar yaşlandım/şiştim/çöktüm/ çirkinleştim demeniz bazen, bundan. Katar Emiri Şeyh Hamid Bin Halife El Tani de, yıllar içinde ister istemez alışmıştır kendine, sabahları tıraş oluyorken her defasında büyük travma yaşamıyordur. Ama Viyana'daki Medeniyetler İttifakı toplantısında çekilen o bahtsız kareler!.. Karısı Şeyha Mozah fazla güzel, Ortadoğulu lider eşleri arasında endamıyla bilinen bir kadın. Yanında bizim Başbakan fazla yakışıklı, hele SABAH'in birinci sayfasındaki fotoğrafında, çok formda. Garibim Katar Emiri ise, Allah affetsin, doğadaki başka sempatik canlıları çağrıştırıyor. Turgut Özal'ın bir zamanlar 'en seksi erkek' listelerinde yer alması gibi, iktidarın bir miktar katkı kredisi var tabii ama bir miktar... Hayatı zor olmalı...

Haftada 100 saat çalışan Prof. Gökhan Hotamışlıgil'in eşi, Süreyya Ciliv'in nesi olur?
Her sabah 5'te kalkar, haftada ortalama 100 saat çalışırmış! Vehbi Koç Vakfı Ödül Töreni'nde yaptığı o dillere destan konuşmasında, "Böyle şeyleri yaparken insanın ailesine çok külfeti oluyor," demiş; "Benim aslında hayatta aldığım en büyük ödül Selen." Konuşmayı yapan, Harvard'ın Genetik Hastalıklar Bölüm Başkanı olan, diyabete yol açan dokuyu keşfederek bilim tarihine geçen Prof. Gökhan Hotamışlıgil. "Selen" dediği de, kendisi gibi başarılı bir bilim insanı olan, üniversite birinci sınıfta evlendiği eşi Selen Ciliv Hotamışlıgil. Meğer Turkcell'in CEO'su Süreyya Ciliv'in de kardeşiymiş. Bir kere daha: Herkes hısım, herkes akraba.

Bülent Ersoy, Nur Yerlitaş ve kirpikler, kaç dakika arayla birbirine iadeiziyarette bulunur?
İadeiziyaret hayattır! Hafta içinde Bülent Ersoy ve kirpikleri Cahide'de sahne aldı, meğer aynı gece Nur Yerlitaş ve kirpikleri de My Pavyon'da 'Mısır Geceleri' tertip etmekteymiş. Yıkıldım bunu duyunca, 40 yılda bir gitmişiz, Bülent Ersoy'un yanında Nur Yerlitaş'ı da göremeyecek miyiz? Kirpiklerini mukayese edemeyecek; mübalağanın doruklarına çıkamayacak, absürde doyamayacak mıyız? Fakat bir baktık, gece saat 24'e doğru Diva'nın sahnesi yaklaşırken, Nur Yerlitaş ve kirpikleri tam tekmil arzı endam etti. Bülent Ersoy'un program boyu sahneden "Nuri! Nuri!" diye takıldığı Yerlitaş, kendi organizasyonunu bırakıp buraya gelmiş, bir saatliğine bile olsa. Böyle jest hiç karşılıksız kalır mı? Sen bana, ben sana: Güçler ittifakı. Bülent Hanım da programını bitirdikten sonra onun 'Arap Geceleri'ne akmış iadeiziyarete, 'geç saatlere kadar' eğlenmiş gazetelere göre. Kendi programı bittiğinde saat 02'ydi, bizim seyrek kirpiklerimiz bile birbirine dolaşmışken onunkiler ağırlaşmamış demek hâlâ. Bornozunun üstüne kürkünü geçiriverdiği gibi... Ne başka hayatlar var...

Dilek Hanif'in şık-rüküş tespitlerinin şu anda bir kıymeti var mı?
Oscar'ın şıklarını-rüküşlerini sormuşlar, modacılar da değerlendirmiş. Dilek Hanif de fikir beyan etmiş: Tasarımcıların çalışmalarını zayıf bulmuş, Jennifer Lawrence'ın elbisesinin üstüne oturmadığını söylüyor. Peki. Ama daha bu kadar tazeyken hafızalarımızda kendi ucubik tasarımları, sözlerini icraatından koparıp da ayrı değerlendirebilir miyiz? O kabuksu hostes kıyafetlerinin sakilliğini bir kenara koyup, Hollywood kadınlarının hangisinin üstüne oturmuş/ oturmamış elbisesi, onun sözüne güvenir miyiz? Dilek Hanif'in tam da şu aralar bu konularda görüş filan vermeyip kendini unutturması gerekmiyor mu? Kendi iyiliği için.

Kim iki ayrı evini bir tüp geçitle birbirine bağladı?
Reza Zarrab bir ara eşi Ebru Gündeş'e aldığı hediyelerle biz züğürtlerin çenesini bitap düşürmüştü. İşte o hediyelerden ikisi, Kanlıca'daki yan yana iki yalı, bir tüp geçitle birbirine bağlanmış, çift hafta içinde buraya yerleşmiş. Yalnız 'ikiz yalı' demişler haberlerde, nesi ikiz ki... Biri Barok, diğeri Osmanlı demiş Bülent Cankurt; tarzları, modelleri apayrı iki yalıdan bahsediyoruz. Ama haklılar bir yandan da, son yıllarda çılgınca artan ikiz doğumlarla ikizin imajı, görüntüsü değişti; ikiz dediğin artık tek yumurta değil ve birbirine benzemesi de hiç şart değil...

Porsche'ciler Cübbeli Ahmet'le birlikte anılmaktan memnun mu? Bu imaj aklanır mı?
Cübbeli Ahmet Hoca olarak tanınan Ahmet Mahmut Ünlü, hafta içinde ailesiyle birlikte Arnavutköy'deki Takanik'te balık yemiş. Bütün gazetelerde arabalara vurgu: Kızları Porsche Cayenne ile ayrılırken balıkçıdan, kendisi de Lincoln cipine binmiş. Onca reklam yapıyor otomotiv sektörü, sonra bir anda... Reklamın iyisi-kötüsü olmuyor mu hala? Porsche mesela, adının Cübbeli Ahmet Hoca'yla beraber anılmasından memnun mu? Onca imaj inşası yoksa, yerle bir mi? Markaların "Benim ürünümü kullansa keşke," dedikleri gibi, "Bizi almasın mümkünse," dedikleri isimler de yok mu? Cübbeli, Porsche'yi... Porsche, Cübbeli'yi... Bozar mı bozmaz mı?

Huzur Sokağı Uzakdoğu'da mı? Kanuni Çinlilerin ecdadı mı?
Merhamet dizisi, Hande Altaylı'nın Kahperengi adlı romanından uyarlandı diye, delirmiş durumda Habertürk gazetesi ve HT Magazin bilhassa da. Haberlere doyulmuyor. En son da Sermet/Babür adındaki takıntılı belayı canlandıran Mustafa Üstündağ'la söyleşi yapılmış ve "Merhamet'in sırrı bizden bir öykü olması," diye başlık atılmış. Doğru tabii, geçen sezonlarda ortalığı yıkıp geçiren Aşk-ı Memnu mesela, Çinli bir yazar olan Halid Ziya Uşaklıgil'in eserinden uyarlanmıştı. Huzur Sokağı mesela, Fransız edebiyatının önde gelen kadın yazarlarından Şule Yüksel Şenler'in romanından uyarlama. Kanuni, Rusların ecdadı olduğu için pek fazla ilgi çekmiyor işte, ne yapacaksınız...

Vapurlarda maruz kaldığımız kötü müziklere bahşiş vermeye mecbur muyuz?
Bunu da sormadan edemiyorum: Nedir bu vapurlardaki genç ve heveskar müzisyen terörü? Önceleri sempatiyle yaklaşıyordum fakat giderek daha yeteneksizlerine denk gelir oldum. Geçenlerde Karaköy-Kadıköy arasındaki "Karlar düşer, düşer düşer ağlarım" işkencesi, hayatımdaki en kötü vapur grupları sıralamasında ilk üçe girer. Buna karşılık alkış kıyamet, mütebessim suratlar, birlikte hatıra fotoğrafı çektirmeler inanılır gibi değildi. Bu meselenin şöyle de bir tarafı var: Orada mesela türkü çalsa biri Kürtçe, Lazca; uzun hava çalsa ve çok da güzel çalsa, fevkalade rahatsız olanlar çıkacaktır. Ama 'karlar düşünce', en zavallı, en detone, en kişiliksiz biçimde de düşse, ahahaha ne tatlı oluyor! Kimse size sormuyor, emrivaki yapılıyor. İneyim deseniz inemezsiniz. Kaçayım deseniz, her yer dolu. Çaresiz, eziyetin bitmesini bekliyorsunuz.