X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Tatlı hayatın tuzlu faturası
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Tatlı hayatın tuzlu faturası

  • Giriş Tarihi: 6.4.2013

Sağlıksız olduğunu bile bile, gereğinden fazla tuz, şeker ve yağ yiyoruz. Çünkü hazır besinlerin formüllerindeki bir şey onları karşı konulmaz kılıyor. Salt, Sugar, Fat isimli kitap, bu üçlüye nasıl bağımlı hale geldiğimizi anlatıyor

Neden bazı çikolatalarla aşk yaşarız? Patates cipslerinde bizi bu kadar heyecanlandıran nedir? Bu tür abur cuburlara, aşk gibi, hazırlıksız yakalandığımızı, ciddi ciddi onlara bağımlı hale geldiğimizi biliyoruz. Ancak mutluluğun formülünden farksızmış gibi gelen bu yiyecek ve içecek paketlerinin içine, formüllerinin inceliklerine dikkatle bakınca yukarıdaki aşkın pekala suni ve çakma olabileceği ortaya çıkıyor. New York Times gazetesi yazarı Michael Moss, sağolsun, üşenmemiş, çikolatadan gazlı içeceğe, keyiften bizi kendimizden geçiren besinlerin nasıl hazırlandığına bakmış. Göz önüne serdiği manzara ziyadesiyle rahatsız edici. Yediğimiz abur cuburların çoğunun narkotik ürünlerden farkı yok. Bunları üreten kimyagerler, bizi bağımlı hale getirmek için şekere, tuza ve yağa abanıyor. Üstelik ellerinin ayarı da yok: Başımıza obezite ve pek çok kalp hastalığı belasını açmaktaki sorumlulukları az buz değil. Kullandıkları formüller yüzünden hazırladıkları besinleri tükettiğimizde sigara bağımlılarından farksız hale geliyoruz. Moss bir 'coşku noktası'na ulaşmamızı sağlayan bu abur cuburların kokainle benzeştiğini savunuyor resmen. Ama önce filmi başa saralım. Michael Moss, Pulitzer ödüllü bir gazeteci. En büyük marifeti, kimyasal element tablolarına benzeyen, istatistiklerle dolu, ayrıntıdan geçilmeyen karmaşık hikayeleri anlaşılır kılmak. Yeni kitabı Salt, Sugar, Fat (Tuz, Şeker, Yağ) manidar bir tarihte, 12 Mart 2013'te raflara çıktı. Bu, New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg'ün lokantalar, sinemalar ve benzeri mekanlarda büyük boy şekerli içeceklerin satılmasını yasaklayacağı gündü. Kendisinin de dahil olduğu yetişkinlerden oluşan bir kuşağın çocuklar gibi beslendiğini söyleyen Moss'un okurları, o gün Salt, Sugar, Fat'i kitapçıdan aldılar ancak 12 Mart'ta yürürlüğe gireceği düşünülen yasaklar son anda araya giren bir yargıç tarafından engellendi. Yargıcın karar gerekçesinde, bunların aşırı dozda tüketimi ne kadar zararlı ve öldürücü olsa da, dev boy gazlı içecekleri içmenin en nihayetinde tüketicinin seçim hakkıyla alakalı olduğu söyleniyordu. Serbest ticaretin sağlıklı hayata üstün geldiği bir andı bu.

TUZSUZ HİÇBİR ŞEYE BENZEMİYOR
Moss'a göre tuz, şeker ve yağ konusunda yaşanan sorunun asıl kaynağı tam da burada yatıyor zaten. Bunu örneklemek içinse bizi ufak bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. Yıl 1999. Dünyanın en büyük işlenmiş yiyecek üreticileri Minneapolis'te gizli bir buluşma için bir araya gelmiş konuşuyorlar. Şirketlerden birinin temsilcisi ayağa kalkıyor, ülkede artan obeziteyle kendi ürünleri arasındaki ürkütücü bağlantılardan bahsediyor. Yeni binyılda obezitenin dünyanın başındaki en büyük belalardan biri olacağı bariz biçimde görülebiliyor. Sunum sona erdiğinde patronlardan biri yerinden kalkıyor. Kutsal üçlüye dokunmaları durumunda ne kadar zarar edeceklerine dair bir şeyler mırıldanıyor. Toplantı sona eriyor. Tuzlu-şekerli-yağlı üretime devam ediliyor. Günlerden bir gün Moss'un tuz konusundaki endişelerine aşina bir yönetici, gazeteciyi fabrikasına çağırıyor. En ünlü ürünlerinin tuzsuz versiyonlarını önüne diziyor, "Buyur ye, afiyet olsun," diyor. "Yediğim mısır gevreğinin tadı metal gibiydi," diye anlatıyor Moss. Kitap bu tür anekdotlardan ve büyük yemek şirketlerinin emekli ve halen faal yöneticileriyle yapılmış bir dizi söyleşiden oluşuyor. Çok enteresan hikayeler var. Patronların kendi ürettikleri abur cuburları yemekten ziyadesiyle imtina ettiklerini öğreniyoruz mesela. Moss'un konuştuğu kişilerin tamamı, çocuklarına bu cipsleri ve hazır yiyecekleri yememelerini söylüyorlarmış. İşin ürkütücü yanı, sigaralardaki nikotin oranını artıran ve kendilerini nikotinin aracısı olarak gören sigara üreticileri gibi, yiyecek üreticilerinin de mevzuya bağımlılık perspektifinden yaklaşmaları. Kendi yarattıkları tuzşeker- yağ bağımlılarını 'heavy user' (yoğun kullanıcı) olarak adlandırıyor, bağımlılıklarına hizmet edip onları rahatlatmak için müşterilerine yeterli miktarda tuz, şeker ve yağa sahip ürünleri satıyorlar. Makarna soslarından yoğurda pek çok masum görünüşlü üründeki şeker ve sodyum oranları hızla artmakta. Ve bunu bilmek için sürekli ürün etiketlerini takip etmekten başka çareniz yok. Kitabın belki de en ilginç yanı, büyük yemek şirketlerinin bu işlere tövbe eden, kendilerini sağlıklı besinleri yaygınlaştırmaya adayan eski yöneticilerine dair hikayeleri. Bunlardan biri kendini, okullarda gazlı içeceklerin yasaklanması için lobi faaliyetlerine adamış (ama serde tüccarlık olduğundan zararlı içeceklerin gitmesiyle oluşacak boşluğu kendi kurduğu su şirketiyle doldurmaya karar vermiş). Bu, belli ki Amerikalılar için bir geçmişle hesaplaşma ve günah çıkarma anı. Bizim için de sağlıklı beslenme konusunda bir şeyler yapmak için güzel bir başlangıç noktası olabilir.

İLİŞKİLİ HABERLER