X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Matthew'un Oscarlı dönüşümü
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Matthew'un Oscarlı dönüşümü

  • Giriş Tarihi: 8.3.2014

Onu sert ve yakışıklı erkek rollerinde izlerken kim derdi ki Matthew McConaughey Oscar alacak diye. Oyunculuğu sınırlıydı. Ama son yıllarda sinemaya asılmaya başladı ve kendi personasını yıktığı bir rolle Oscar'a uzandı

Bir gün Matthew McConaughey'in Oscar alacağını tahmin edebilir miydiniz? Açıkçası 90'lı ve 2000'li yıllardaki performansları düşünülecek olursa, bu sorunun cevabı hayır olurdu. Tamam 90'larda çok çalıştı Hollywood'da kendine yer açmak için. Öldürme Zamanı/ A Time to Kill filmi, bu dünyada var olabileceğini gösterdiği filmlerdendi. Sonrasındaysa sinemadaki personasını 'yakışıklı maço' olarak konumlandırdı. Fazla testosteronlu sert erkek ile romantik filmlerin yakışıklısı arasında gidip gelen kaslı, baklavalı erkek imajı yarattı. Ki bu imajını, ünlülerle yaşadığı aşk ilişkileriyle de perçinledi. Açıkçası oktavı dar bir oyuncu olarak kabul ediliyordu. Fiziksel özellikleriyle ve imajıyla Hollywood'da gemisini yüzdürüyordu. Bundan şikayetçi miydi? Filmografisindeki tercihlerine bakınca, şikayetçi olmadığı görülebilir. Ama o zaten sinemadan ziyade, kurduğu vakıfla insanlara ulaşmaya çalışıyordu. Bunun için sinema dışı enerjisini vakfın işlerine verdiği pek bilinmiyordu. Ama McConaughey'e son birkaç yıl içerisinde bir şeyler oldu. Kendini sınırladığı yakışıklı oyuncu kategorisinden sıyrılmak için çaba harcar oldu. Güneşin Karanlığında/ The Lincoln Lawyer, sonrasında Katil Joe/ Killer Joe derken Sınırsızlar Kulübü'yle çıkıverdi karşımıza. Bu çabanın sonucunda Oscar heykelciğini havaya kaldırdı. İlginç olan Sınırsızlar Kulübü'nde yıllarca yarattığı personasından izler taşıyan bir adamın dönüşümünü canlandırmasıydı. Bunu yaparken çok da bize göstermediği oyunculuk gücünü kullanıyordu. Akademi bunu gördü ve "Buyur Oscar senin" dedi. Matthew McConaughey böylesi bir başarıyı bir kez daha yaşar mı? Ona göre zor. Ama bir Oscar sayesinde hem oyuncu olarak sınıf atladı hem de yanlış telaffuz edildiği için şikayetçi olduğu soy isminin nasıl okunduğunu hepimize öğretti.

Gerçek hikayenin gücü aşkına! ***

SINIRSIZLAR KULÜBÜ / DALAS BUYERS CLUB
Yıl 1986... AIDS dünyanın yeni kabusu olarak görülüyor ve homoseksüel hastalığı olarak da bir kabul var. Teksaslı, maço, fazla delikanlı ve homofobik Ron Woodroof da bu hastalığa yakalandığını tesadüfen öğreniyor. Altı ay ömür biçiyorlar. Ama o sistemin dayattığı tedaviyi reddediyor ve alternatif tedaviler için sistemle, ilaç firmalarıyla, kurullarla mücadeleye girişiyor. Jean Marc Vallee'nin yönettiği Sınırsızlar Kulübü böyle özetlenebilir. Oscar alan oyuncularının (Matthew McConaughey, Jared Leto) sürüklediği film, gerçek hikayeye aşina olmak adına iyi bir seyirlik olabilir. Ama film bu gerçek hikayenin özünü kavrayabilmiş mi derseniz, evet demek zor. Filmin, karakteri Ron Woodroof'a yaklaşımı tereddütlü. Homofobik bir insanın dönüşümünü anlatacak gibi duran film, onun sisteme karşı verdiği mücadeleyi ikinci yarıda daha çok önemseyerek karakterin ruhsal dünyasıyla ilişkisini koparıyor. Siz de bir noktadan sonra, ölmek üzere olan bir insanın değil de, paragöz bir girişimcinin hikayesini izliyor gibi hissediyorsunuz. Ayrıca zaman kullanımı konusunda da bir baştan savmalık var. Yani yönetmen, yaşanmış gerçek hikayede neyi öne çıkaracağını, neyi ayıklayacağını pek bilemiyor. Buna rağmen film, senaryosu vasat olsa da, gerçek hikayenin dramatik gücü ve oyuncu performanslarının etkisiyle ayakta kalmayı başarıyor.

Vahşetin estetize tüketimi

300: BİR İMPARATORLUĞUN YÜKSELİŞİ 300: RISE OF AN EMPIRE **

2006'da gösterime giren, Zack Snyder'ın yönettiği 300'ün, tarihe mal olmuş bir kahramanlık öyküsünü vahşeti estetize ederek anlatmak gibi bir sorunu vardı. 300: Bir İmparatorluğun Yükselişi'nden anladığımız, film ekibinin (ya da yeni filmin yönetmeni Noam Murro'nun) bunu sorun olarak görmemesi. Bilakis, serinin olmazsa olmaz yorumu olarak kabul etmesi. Filmde ilkine göre daha fazla kan var. Hal böyle olunca da beyazperde adeta kızıla boyanıyor. Film savaşı, vahşeti, acıyı ve ölümü görsel bir haz unsuru haline getirip tüketilmek üzere önümüze koyuyor. Bunu meşrulaştırmak için de demokrasi, özgürlük olguları kullanılıyor. Doğu Persler üzerinden vandal, Batı medeniyetinin çıkış noktası Yunan insanlarıysa fedakar özgürlük savaşçıları olarak gösterilerek bu meşrutiyet alanı genişletilmeye çalışılıyor. Yerseniz!.. Açıkçası ortada iyi paketlenmiş, içi boş, 'lümpen' bir film var. Sorun şu ki bir tane daha '300 filmi' daha çekilecek.

Taşradan büyüme manzaraları

MAVİ DALGA ***
Zeynep Dadak ile Merve Kayan'ın birlikte yönettiği Mavi Dalga, bir taşra şehrinden büyüme manzaraları diye özetlenebilecek bir hikayeye sahip. Memleketin batısındaki Balıkesir'de orta sınıf ailelerin çocuklarına odaklanıyor. Ağırlıklı olarak da kızlara... Film, ergen dünyasının anarşist ruhunu, gençlerin büyüme sancılarını, çıkışsızlıklarını, platonik aşklarını anlatırken memleket genelindeki küçük şehirlerde var olan donuk enerjinin, gençlere gitme seçeneği dışında bir şey bırakmadığını da net bir şekilde hissettiriyor. Birçok filmde gördüğümüz gençlik klişelerine düşmeden daha gerçekçi gençlik portreleri çizmesi de filmin bir başka başarısı. Yarattığı atmosferle, oyuncuklarıyla, senaryosuyla ve yönetimiyle Mavi Dalga, naif, dinamik, dert ettiklerinin altını kalınca çizmeden ele alan, iyi ve gerçekçi bir gençlik filmi.

Cinayeti metruk bir apartman gördü!

SİLSİLE ***
Attila İlhan Cinayeti Saati şiirinde "Cinayeti' kör bir balıkçı gördü" der ya, Silsile'de de cinayeti Karaköy'deki metruk bir apartman görüyor. Ama ne mağdurları, ne de failleri bu cinayet görülsün, duyulsun istiyor. O metruk apartman uğruna varoş delikanlıları, işadamları, baba parasıyla yaşayan ünlüler, adalet savunucusu avukatlar da cinayetin üstü kapatılsın diye uğraşıp duruyorlar. Yalan, her tarafa yayıldıkça iş çığırından çıkıyor... Açıkçası herkesin altında kaldığı bir ahlaki çöküşün resmedildiği bir gecelik hikaye Silsile... Çok Güzel Hareketler Bunlar ve Sen Kimsin? gibi vasat komedi filmlerinin yönetmeni Ozan Açıktan, beklenmedik bir sıçrayışla gerilim, polisiye, dram gibi türleri harmanlayıp, sağlam bir sinematografiyle ortaya 'masum değiliz hiçbirimiz' savında nitelikli bir film çıkarıyor.