X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Rekor da vardı ödül de
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Rekor da vardı ödül de

  • Giriş Tarihi: 27.12.2014
Rekor da vardı ödül de
Rekor da vardı ödül de

2014'te, sinemamızda 100. yıl bereketi yaşadık. Film ile seyirci sayısında rekorlar kırıldı Kış Uykusu, Sivas ve Annemin Şarkısı'nın başarılarıyla göğsümüz kabardı

2014, sinemamızın 100. yılı olması vesilesiyle önemli bir eşikti bizim için. 100 yıllık sinema maceramızı tekrar hatırlamak, eski defterleri açmak, bir asır boyunca sinema maceramızın seyrini yeniden konuşmak, tartışmak için ideal ve önemli bir fırsattı. Bu fırsatı nasıl değerlendik peki? Açıkçası birçok etkinliğin odak noktasıydı Türkiye sineması. Ama Kültür Bakanlığı'nın seyirci ile yaptığı ve Susuz Yaz'ın en iyi film seçildiği anket, İstanbul Modern'de açılan Yüzyıllık Aşk sergisi, TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı'nın sinemayı tema olarak belirlemesi, Manaki Kardeşler'in filmlerinin gösterilmesi dışındakiler biraz günü kurtaran etkinliklerdi. Öte yandan 100. yıl bereketiyle de geldi. Çünkü bu yıl rekorlar yılıydı. Hem vizyona giren filmlerin sayısında hem de seyirci sayısında rekor kırıldı. 2014'te 111'i (geçen yıl 86 idi) yerli, 255'i yabancı toplam 366 yapım vizyona girdi. 58.8 milyon (21 Aralık itibariyle) seyirci de sinemalara giderek bir rekora imza atıldı. Lakin Box Office tablosunun gittikçe kaygı verici hale geldiğini de belirtmek gerek. 1 milyon sınırını geçen 13 film (Nuh: Büyük Tufan ve Karlar Ülkesi dışında hepsi yerli yapım) toplamda 27.2 milyon seyirciyi sinemalara çekerken 277 film 100 bin sınırının altında kaldı. Nuri Bilge Ceylan'ın Kış Uykusu ile Cannes'da Altın Palmiye'ye ulaşması yılın en önemli sinema başarısıydı. Kaan Müjdeci'nin Sivas filminin Venedik'te yarışması ve Jüri Özel Ödülü alması, Erol Mintaş'ın yönettiği Annemin Şarkısı'nın Saraybosna Film Festivali'nde en iyi film seçilmesi de sinemamız adına diğer önemli başarılardı. Ayrıca Ermeni 'tehciri'nin anlatıldığı Fatih Akın'ın Kesik filminin Türkiye'de gösterime girmiş olması yılın kayda değer olayları arasındaydı. Yılın en çok tartışılan ve böylesi bir başarı yılını gölgeleyen olay ise Altın Portakal'da yaşanan sansürdü. Ya dünya sinemasında neler oldu? Malum bir film, çekildiği dönemin haleti ruhiyesinden izler taşır. 2014'te izlediğimiz filmlere bu gözle bakınca Ortadoğu'daki savaşların, dünyadaki ekonomik dengesizliğin, kapitalizmin vahşileşmesinin yarattığı karanlık tablonun filmlere de yansıdığını görebiliyoruz. Bu karanlık tablo Hollywood filmlerinde bile görülebiliyor. Filmlerin söylediği genel olarak şu: Sistem tekliyor (İnsan Avı, X-Men Geçmiş Günler Gelecek ), insan da içten içe çürüyor (İki Gün ve Bir Gece, Gece Vurgunu, Çocuk Pozu, Para Avcısı). Her türlü kurum da bu çürümeden nasibini alıyor (Kayıp Kız, Aile Sırları). İnsanlık bir yandan yitirdiği masumiyetini hatırlamaya çalışırken (Sen Şarkılarını Söyle, Sadece Aşıklar Hayatta Kalır) diğer yandan da adaleti tartışıyor (Adalet İçin, Adalet). Teknolojiyle hayatımız kökten değişmenin eşiğinde (Evrim). Öyle ki artık makinelere aşık olmaya başladık (Her). Öte yandan dünya da tükeniyor, felaketlerle sinyal veriyor (Fırtınanın İçinde). Çare yeni bir dünya bulmak mı? Sinemada pratikler yapılıyor (Yıldızlararası) ya da sinema bu çürümüşlük karşısında birinin çıkıp bizi kurtaracağına inanmamızı istiyor. (Hobbit: Beş Ordunun Savaşı, Açlık Oyunları Alaycı Kuş Bölüm 1, Lucy, Nuh: Büyük Tufan, Exodus: Tanrılar ve İnsanlar, Lego Filmi).

2014'ün en iyileri


YERLİ

1)
Kış Uykusu / 2 Köksüz 3 Annemin Şarkısı / 4 Sivas 5 Kusursuzlar / 6 Ben O Değilim 7 Pek Yakında / 8İtirazım Var 9Şarkı Söyleyen Kadınlar Unutursam Fısılda

YABANCI

1)
İki Gün ve Bir Gece / 2 Yıldızlararası 3 Büyük Budapeşte Oteli / 4 Muhteşem Güzellik / 5 Sen Şarkılarını Söyle 6 12 Yıllık Esaret / 7 Kayıp Kız 8 Gece Vurgunu / 9 Her / 10) Hobbit: Beş Ordunun Savaşı

BEKLENEN ÇANAKKALE FİLMİ!

Çanakkale Savaşları'nda, en çok Türkler ile Avustralya ve Yeni Zelandalıların canı yandığı için olsa gerek bu savaşlara bu milletlerin özel bir ilgisi var. Bunun için Avustralyalı Russell Crowe'un ilk kez yönetmenlik yapmak istediğinde Çanakkale'ye odaklanması gayet anlaşılabilir. Crowe, kendisinin de oynadığı filmde savaşa gönderdiği üç oğlunun kaderini öğrenmek üzere İstanbul'a gelen Avustralyalı çiftçi Connor'ın hikayesini anlatıyor bize. Bu anlamda bir başka Avustralyalı yönetmen Peter Weir'in Gelibolu filmiyle bıraktığı noktadan bayrağı devralıyor. Crowe'un derdi savaştaki kahramanlık hikayelerinden ziyade savaşın neden yaşandığı, bu savaşın dehşeti, acısı ve mağdurlarıyla ilgili. Bu bakış açısı kimi tarihi gerçeklerin yeniden hatırlatılmasına ve bu gerçeklerle bir kez daha yüzleşilmesine olanak sağlıyor. Tarihe bakarken işgalci perspektifinden net bir ayrımı var Crowe'un. Bunun için Crowe, İstanbul'u işgal etmiş olan İngilizleri (birkaç vicdanlı İngiliz subay karakteri olsa da) ve Anadolu'nun içlerinde karşılaştıkları Yunanlıları filmin kötü adamları yapmaktan çekinmiyor. Türkler ilk bakışta Connor'ın düşmanları, oğullarının katili! Ama Connor gerçeklerle yüzleştikçe, Türklerin bu savaşta vatanlarını savunduklarını anladıkça özellikle Yüzbaşı Hasan ve Cemal Çavuş'un yardımseverliği karşısında fikirlerini değiştiriyor. Dolayısıyla Türkler de filmin iyi adamları oluyor. Lakin hepsi değil. Ülke yangın yeriyken 'uçkurunu' düşünen kimi Türkler'in Crowe'un hikayesinde üstü çiziliyor! İşin aslı senaristler Andrew Knight ve Andrew Anastasios doğru bir tarih okuması üzerine filmin hikayesini inşa ediyor. Crowe da oryantalist tuzaklara düşmeden, bu doğru okumanın ve hikayenin hakkını veren bir yönetmenlikle Son Umut'u kotarıyor ve temelde şu soruyu sorduruyor "Biz Avustralyalıların ne işi vardı Çanakkale'de?" Ya savaşın dehşeti? Özellikle cephe sahnelerinde Crowe savaşa karşı eleştirel bakışını hissettiriyor. Filmde üç kardeşin cephede yaşadıkları dehşeti, acımasızlığı çok iyi sinematik sahneyle anlatmayı başarıyor. Yönetmen Russell Crowe filmde başarılı ya oyuncu Russell Crowe? Açıkçası oyunculuğu bildiğimiz gibi. Ağır başlı ve olgun. Ama filmin asıl yıldızı Yılmaz Erdoğan. Dingin ve derinlikli oyunculuğu ile başından sonuna filme damgasını vuruyor. Deli dolu Cemal Çavuş rolündeki Cem Yılmaz ise Kuvayi Milliye ruhlu 'ayar' veren performansıyla alkışı hak ediyor. Salih Kalyoncu filmin sürprizi. Olga Kurylenko Türk kızı Ayşe rolünde ortalama bir performansa imza atıyor. Burada bir parantez açalım Kurylenko ve Steve Bastoni'nın Türkçe dublajlarına hiç gerek yoktu. Son tahlilde Russell Crowe, ilk yönetmenliğinde Çanakkale Savaşları'nın yüzyıllık acısından yola çıkıp hem kendi ülkesinin gerçeklerinden evrensel sorular çıkarıyor hem de Türk sinemacılarının çekmek istediği ama bir türlü beceremediği Çanakkale filmini, Kurtuluş Savaşı'na esaslı bir selam çakarak çekiyor.

YILIN EN İYİSİ SONA SAKLANMIŞ!

İKİGÜN VE BİR GECE TWO DAYS, ONE NIGHT

Belçikalı yönetmenler Dardenne Kardeşler kaç zamandır Avrupa'nın, değerlerini nasıl birbir yitirdiğini anlatıyor. Onlar filmlerinde, sistemin açmazlarının insanların vicdanında açtığı yaraları gösterirken insanın da insanlıktan çıkmalarını çarpıcı bir şekilde hissettiriyor. Son filmleri İki Gün ve Bir Gece'nin odağında 30 yaşındaki işçi Sandra (Marion Cotillard) var. Çalıştığı işyerinde, işveren Sandra'nın arkadaşlarına iki seçenek sunuyor: Ya Sandra işten atılacak onlar da mesaileri sonucu vaat edilen ikramiyelerini alacaklar ya da Sandra çalışmaya devam edecek ve ikramiye alamayacaklar. Arkadaşları Sandra'nın atılmasından yana oy kullanıyor. Sandra bu karar karşısında kocasının da zorlamasıyla tek tek arkadaşlarını ikna etmeye çalışıyor. İşte tam da bu süreç insanlık dramına dönüşüyor. Dardenne Kardeşler hiçbir işçiyi yargılamadan işçilerin ve insanlığın çıkmazını ortaya koyuyor. Mükemmel senaryosu usta işi Dardanne sinematografisiyle bir araya gelince film insanın içine mıh gibi oturuyor. Avrupa'nın çürümüşlüğünün tam bir resmi. Naçizane bu yılın en filmi.