X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER 'Minder'de yenilen bir Amerika
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

'Minder'de yenilen bir Amerika

  • Giriş Tarihi: 31.1.2015
'Minder'de yenilen bir Amerika
'Minder'de yenilen bir Amerika

Foxcatcher Takımı, Türkiye'nin yakından tanıdığı güreşçi kardeşler Schultz'ların hikayesi üzerinden Amerikan toplumunu otopsi masasına yatırıyor ve iktidar sorunsalını tarihi, sınıfsal, psikolojik ve sosyolojik temelli ele alıyor. Yılın en iyilerinden...

48 yaşındaki Amerikalı yönetmen Bennett Miller'ın gerçek hikayelere ve biyografilere düşkün olduğunu söylemek hiç de zor değil. Çünkü yönetmen üç filmi Capote, Kazanma Sanatı/Moneyball ve bu hafta vizyona giren Foxcatcher Takımı'nda da gerçek hikayelerden yola çıkıyor. Etkili filmografisiyle şimdiden Amerikan sinemasının özgün yönetmenleri arasında yerini alan Miller, ilk iki filminde Amerikan toplumuna iğneyi batırıp duruyordu. Beş dalda Oscar'a aday olan ve şimdilik filmografisinin en iyisi Foxcatcher Takımı'nda bırakın iğneyi batırmayı adeta Amerika'yı tarihsel, sosyolojik ve mentalite olarak otopsi masasına yatırıyor. Foxcatcher Takımı, görünürde bir spor filmi gibi duruyor, ama 'iyi bir spor filmi asla bir spor filmi değildir' dedirten türden. Filmin odağında 1984 Los Angeles Olimpiyatları'nda Reşit Kabacak'ın kolunu kıran, 1988 Seul Olimpiyatları'nda Necmi Gençalp'e yenilen ABD'li ünlü güreşçi Mark Schultz (Channing Tatum) ile yine güreşçi abisi Dave Schultz (Mark Ruffalo) ve onları himaye eder gibi görünüp gizli ajandasını hayata geçirmeye çalışan aristokrat zengin John du Pont (Steve Carell) var. Onların arasındaki ilişkiden yola çıkan Miller, Amerikan rüyasının arkasındaki sahteliği, Amerikan sağının çok sevdiği hamasi yurtseverlik tavrını, parayla her şeyi halledeceğini düşünen zenginlerin ihtiraslarını, kendini var edemeyen insanların çıkışsızlığını, kapitalist sistemin çekirdeğindeki para-iktidar ilişkisini, insanın içindeki kazanma hırsının yarattığı defoyu anlatıyor. Film bu kadar mesele arasında yolunu kaybetmezken, büyük bir titizlikle ince ince işlenen olay örgüsünün ne kadar derinlikli olduğunu sert bir finalle anlamlandırıyor. Miller'ın ustalara has olan sade sineması, hiçbir şeyin altını kalınca çizmeyen katmerli ve gayet eleştirel bir senaryoyla ve etkili oyuncu performanslarıyla buluşuca ortaya da şahane bir film çıkıyor. Belki Whiplash'te tek boyutlu biraz da 'sorunlu ' işlenen iktidar sorunsalını Miller'ın tarihi, sınıfsal, psikolojik ve sosyolojik temelli ele alması ve bunun altından da kalkması filmin en büyük başarısı... Film yönetmen, orijinal senaryo, erkek oyuncu (Steve Carell), yardımcı erkek oyuncu (Mark Ruffalo) ve makyaj dallarında Oscar'a aday. Ki bu kategorilerde aday olmayı da hak ediyor. Komedi filmleriyle tanınan Steve Carell'in de Mark Ruffalo'nun da performansı dört dörtlük. Ama öte yandan böylesi bir filmin en iyi film kategorisinde aday olamamasına da ne demeli? Akademi yine bu yıl da bir kırık not aldı bizden! Çünkü yılın başında olmamıza rağmen Foxcatcher Takımı yılın en iyilerinden... Son olarak şunu da belirtelim... Miller, Mark Schultz'un bizim buralarda güreş dünyasındaki önemini de unutmamış! Filmde Türk güreşçilere selam da çakıyor! Bir sahnede müsabakalar sırasında Türkiye formalı bir güreşçimiz gösterilirken, bir başka sahnede de bir turnuva afişinde Türkiye'deki güçlü güreş geleneğine gönderme var. Ama en net gönderme Necmi Gençlap ile Mark Schultz'un o efsanevi karşılaşmasının canlandırılması...

YA BU ANNELER ' OLMASAYDI!

İÇİMDEKİ SES

Çok güzel bir kadın, kendini çirkin bulan, özgüvensiz bir erkeğe âşık olur mu, olursa neler yaşanır? Engin Günaydın'ın senaryosunu yazdığı ve başrolde oynadığı, Çağrı Bayrak'ın yönettiği İçimdeki Ses bu soru üzerine şekillenen bir romantik komedi. Ama romantik komedi janrına da sıkı sıkıya bağlı kalmayan, kara komediyi de işin içine katan yer yer Woody Allen gibi 'entel' dünyayla dalgasını geçen bir film. Dizilere senaryo yazan, içindeki sesi hep bastıran 'entel' Selim'in kendisiyle barışma serüveni olarak da okunabilecek film açıkçası aşk meşk meselelerinden ziyade anne-oğul ilişkileri üzerine söyledikleriyle dikkate değer bir yapım. Büyümemiş erkeklerin sırtını hâlâ annesine dayama isteğinin elbet bu topraklarda bir karşılığı var. Bunun için filmde güzel kız-çirkin erkek ilişkisi ne kadar eklektik duruyorsa anneoğul ilişkisi o kadar sahici duruyor. (Tabii kıdemli oyuncu Füsun Demirel'in etkili performansının da bu sahicilikte epey payı var.) Çünkü kadınlara karşı ya da topluma karşı 'mış' gibi yapma ve bir anlamda sahte kişilikler oluşturmak mümkünken, o sahte kişiliklerle annenizin karşınıza çıkamıyorsunuz. Çıksanız da anneniz yemiyor. Epeydir filmler ve dizilerdeki yan hikayelerde bunun mizahı yapılıyordu. İçimdeki Ses bunu daha net bir şekilde ete kemiğe büründürüyor. Lakin, yine Engin Günaydın'ın senaryosunu yazdığı Taylan Biraderler'in yönettiği Vavien'deki orijinal bir biçimde bunu ortaya koyamaması filmin handikapı oluyor. O zaman da Selim, bir anlamda Burhan Altıntop'un ehlileşmiş, entelleşmiş hali gibi beliriyor filmde... Dolayısıyla Engin Günaydın'ın farklı mizahını yeterince değerlendiremeyen ama son dönem komedi yapımları düşünüldüğünde ehvenişer bir film İçimdeki Ses.