Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Zincirsiz değil ama tam bir Tarantino filmi

Giriş Tarihi: 9.1.2016
Zincirsiz değil ama tam bir Tarantino filmi

Tarantino Zincirsiz'den sonra The Hateful Eight ile yine western diyarında. Film Zincirsiz gibi bir dava filmi değil ama tam bir Tarantino yapımı

QuentIn Tarantino, hayranı olduğu western dünyasına sinemasının dümenini tam anlamıyla Zincirsiz ile kırmıştı. Amerika İç Savaşı'nın hemen öncesinde geçen filmde bir kölenin beyaz adamdan intikam almasını anlatıyordu yönetmen ve ırkçılığa açıktan savaş açıyordu. İtalyan yönetmen Sergio Corbucci'nin Franco Nero'lu filmi Django'dan ilham aldığı film, Tarantino'nun en iyi filmlerinden biri olmanın ötesinde tekrar dikkatleri westerne çekti. Türün yeniden ilgi görmesini sağladı. Tarantino The Hateful Eight ile western dünyasında yol almaya devam ediyor. Bu sefer Amerikan İç Savaşı'nın hemen sonrasına bakıyor. İlham kaynağı ise yine Corbucci'nin bir başka filmi: Büyük Sessizlik/The Great Silence. Savaş sonrasında geçen filmde Tarantino kelle avcılarını, suçluları, kanun adamlarını, eski askerleri bir araya topluyor. At arabası şoförü dışında filmde iyi olan kimse yok. Savaşın her türlü toplumsal değerleri, ahlaki kuralları, ilkeleri sıfırladığı bir dönemde, bu kadar kötünün bir araya gelmesi şaşırtıcı değil demeye getiriyor yönetmen. Karakterlerini yargılamıyor ve herkese de söz hakkı tanıyor. Karakterler arası kurulan ittifaklar sürekli değişiyor. Yönetmen de bir ölüm kalım savaşı içinde ve bu kadar kötünün yaşadığı vahşi bir ortamda o yıllarda ortak yaşam kültürünün nasıl oluştuğunu anlatmaya çalışıyor ya da kendince anlamaya çalışıyor. Çareyi de Abraham Lincoln'a sığınarak buluyor. Westerne her noktasında saygısını sunan ve bu konuda oldukça doyurucu bir film ortaya koyan Tarantino, Ucuz Roman, Rezervuar Köpekleri'nde olduğu gibi plastik şiddeti kullanmaktan geri durmuyor ve en az o filmler kadar geveze bir yapım izlettiriyor bize. Lakin 167 dakikalık film bir Zincirsiz değil. Ama kabul edelim tam bir Tarantino filmi...

Dünyayı açgözlülük batırmış!


2008'deki ABD'den başlayıp tüm dünyaya yayılan ekonomik kriz üzerine daha önce Inside Job, Oyunun Sonu gibi filmler izlemiştik. İki film de krizin sebebini anlatmaya çalışmıştı. Anladığımız birileri elindeki parayla çok çok büyük paralar kazansın diye kurulan bir sistem çökünce çıkmıştı kriz. Komedi filmleriyle tanınan yönetmen Adam McKay'in Büyük Açık filminde krizi öngören birtakım insanların hikayeleri anlatılıyor. Yani kriz geliyorum derken nasıl kimsenin umursamadığını gösteriyor bize yönetmen. Tabii MacKay de krizin neden çıktığını en basit haliyle anlatmaya çalışıyor. Ama "Wall Street'te yapılan işler, kimse bir şey anlamasın diye bilerek karmaşık hale getirilir" diyerek anlamıyorsanız da umursayın demeye getiriyor. Nihayetinde her şeyin kökeninde tahmin edemeyeceğimiz ölçüde bir açgözlülük olduğunu gösteriyor. Sistemin de bu açgözlülüğe yasal sınırları aşsa bile göz yumduğunu anlatıyor. Amerika'daki kişisel başarı hırsının toplumsal mutluluğun çok çok çok ötesine geçtiğini gösteriyor. Christian Bale, Steve Carell, Ryan Gosling, Brad Pitt, Melissa Leo gibi yıldızların bir araya geldiği film, ironik, yer yer komik olsa da kesinlikle dünyanın trajik halini anlatıyor. Yılın iyilerinden ve muhtemel Oscarlar'da da kendine yer bulacak.

Güçlü kadına saygı duruşu

Her yıl Oscar sezonu açılınca bir David O. Russell filmi izler olduk. Zaten son üç filmi de çeşitli dallarda Oscar'a aday oldu. Joy da Oscar'da adı geçenlerden. Geçen yılki Düzenbaz'a göre Umut Işığı'na daha yakın duran film, hayatın ve sülalesinin tüm yükünü sırtlanmış bir kadının icat ettiği bir temizlik paspasıyla düze çıkma çabasını anlatıyor. İyi bir hikaye anlatıcı olan Russell Amerikan rüyasına kaybedenler gözünden bakmayı tercih ediyor. Bir kadının her şeye rağmen güçlü duruşuna büyük bir saygı duruşu niteliğindeki filmin her karesinde görünen Jennifer Lawrence, muhtemel kadın oyuncu kategorisinde Oscar'a aday olacak. Ki Oscarlık da bir performansı var.

Efsane yeniden doğar mı?

1976 yapımı Rocky'nin spor filmleri içinde özel bir yeri vardır. Film, Sylvester Stallone'un Rocky Marciano'dan ilham alarak yarattığı Rocky Balboa'ın Philadelphia'da sıradan bir boksörken nasıl azmi, çalışkanlığı ile nasıl saygı uyandıran bir sporcu olduğunu anlatır. Hayata tutunmak için tek şansı yumrukları olan bir adamın hikayesidir aslında. Kazanmanın çok da önemli olmadığını önemli olanın saygı duyulmak olduğunu vurgular. Senaryosunu Stallone'un yazdığı filmin çekilmesi zor olmuştu. Ama çekildiği vakit de hem Rocky hem Stallone zirveye çıktı. Üç Oscar kazanan film, Rocky serisi içerisinde hâlâ zirvededir.

Ekmeğini çok yedi

Stallone sonraki yıllarda senaryosunu kendi yazdığı ve yönettiği Rocky 2, Rocky 3, Rocky 4, Rocky 5 ve Rocky Balboa filmleriyle bir efsane seri yarattı. Ama Rocky 4 ile aslında Rocky'nin sevdiğimiz bütün özelliklerini yok sayıp onu Amerika'nın çıkarlarına hizmet eden bir figür haline getirince epey soğuduk bu Philadelphialı gençten. Stallone da bunun farkındaydı aslında. Sonraları arayı düzeltmek istedi. Ama bu pek de mümkün olmadı. Stallone da 2006'da Rocky Bilboa filmiyle naif bir şekilde seriyi sonlandırdı. Rocky de 80 kuşağı için kapşonlu eşofmanıyla Museum of Art'ın merdivenlerini Eye of Tiger şarkısıyla koşarak tırmanan haliyle kaldı aklımızda. Bir de Muhammed Ali'den ilham alarak yaratılan Apollo Creed'le olan dostluğu... Ama Stallone vazgeçmiyor. Creed: Bir Efsanenin Doğuşu'yla yapımcı olarak Rocky efsanesini yeniden diriltmek hâlâ ondan ekmek yemek istiyor. Yaşlı olduğu için Rocky'nin ringlere çıkma şansı yok. Bunun için Apollo'nun oğlunun hocası olarak çıkıyor karşımıza. 1976'daki Rocky'nin yeniden çevrimi gibi duran Creed: Bir Efsanenin Doğuşu açıkçası Rocky'i sevenler için bir nostaljik yapım gibi duruyor. Eli yüzü düzgün bir film var ortada. Ama kabul edelim ne Creed bir Rocky ne de artık Rocky'nin efsaneleştiği dünyada yaşıyoruz...
BUGÜN NELER OLDU
ARKADAŞINA GÖNDER
Zincirsiz değil ama tam bir Tarantino filmi
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz