Hayattaki bu vahşi hıza ruhumuz yetişemiyor

Giriş Tarihi: 16.7.2016
Hayattaki bu vahşi hıza ruhumuz yetişemiyor

Ezel, Son sonrasında İntikam... Bir ara TV’de ortalığı yıkıp geçiriyordu . Ama popülaritesinin zirvesindeyken sanki “Bana biraz müsaade” dedi. Tiyatroya yoğunlaştı. Savaşları’nın anlatıldığı Yüzyıllık Mühür ile tekrar ekrana dönen Yiğit Özşener “Hayattaki vahşi hız büyük problem. Biz sürekli gaza basıyoruz. Bu vahşi hıza ruhumuz yetişemiyor, geride kalıyor. Biraz vites küçüktüm denilebilir” diyor

Sabah sabah Taksim Tünel'de 'le buluştuğumuzda uzun zamandır görüşmememize rağmen nerede kalmıştık dercesine muhabbete tutuştuk. Zaten telefonda "Buluşup bi söyleşelim" dediğim zaman "Muhabbete varım" demesinden söyleşinin onun için bir muhabbet hali olduğunu hissettirmişti. Yiğit Özşenerle yıllar öncesinde Gece 11:45 filminin çekimlerinde tanıştığımdan beri setlerde festivallerde, denkleşip bol bol sohbet ettiğimi hatırlıyorum. Bu sohbetlerin birinde "Yok olmayı iyi bilirim" demişti. Aslında Ezel, Son sonrasında İntikam'la TV'de popülaritesinin belki de zirvesindeyken birden yok olmuştu sanki. Elbet takip edenler onun tiyatroya yoğunlaştığını biliyor. Ama Yiğit Özşener, genel seyirci kitlesinin karşısında değildi. Geçen pazartesi TRT1'de yayınlanan Yüzyıllık Mühür dizisiyle tekrar beyazcamda göründü. 15 bölümlük, Savaşları'ndaki isimsiz kahramanların hikayelerinin anlatıldığı dizide Binbaşı Hilmi'yi canlandırıyor. Buluşma vesilemiz de bu diziydi. "Nerelerdeydin" diye başlayan muhabbetimizde daldan dala konduk. Mühendis Yiğit günlerine, Özgür Çocuk zamanlarına gittik ve oradan Yiğit Özşener'e geldik. TV sektörünü de çekiştirdik, dünyanın hal ve gidişatından da konuştuk. Söyleşi resmiyetinden ziyade bir muhabbet samimiyetinden ortaya çıkanları aktarıyorum.

"Yok olmayı iyi bilirim demiştin" bir keresinde. Yine iyi yok oldun!
- Seviyorum yok olmayı (Gülüyor). Ama hani bir yok olayım bakalım kimler arıyor beni durumu yok. Biraz şartlar böyle gerektirdi. Aslında yok olduğum yok. Tiyatroya yoğunlaştım. Ama galiba televizyondan uzak duruyorsan, yok olmuş kabul ediliyorsun. Kabul etmemiz gereken acı gerçek bu.

- Bir sığınak mı tiyatro senin için?
- Özel bir bağım var. Neticede mühendisken, oyuncu olmak aklımda yokken, tozu sahnede kaptım. Yoksa mühendis olarak yoluma devam edebilirdim. Yok olduğum dönemde de Göl Kıyısı'nda oynadım, turnelere çıktık. Sonra Şahika Tekand geldi Godot'yu Beklerken'i teklif etti. Oynamamazlık edemezdim. Aslında diziler nedeniyle bir süre tiyatrodan da uzak kalmıştım. Bu sayede tiyatroyla tekrar buluştum ve ama baskın çıktı. Bu sayede de hayatta biraz vites küçüktüm denilebilir.

- Hayatlarımızdaki gittikçe artan hız seni de tedirgin ediyor galiba?
- Vahşi hız büyük problem. Biz sürekli gaza basıyoruz, hani arabanın bakımını yaptırayım, arada bir tekerleği değiştireyim gibi bir düşüncemiz yok. Anladığım bunlar da problem olarak görülmüyor. Hani teker patlarsa, araba arıza yaparsa bir başka arabaya biner gaza yeniden basarız diye düşünülüyor. Ben de lastik patlamadan bir durmuş oldum. Şöyle bir hikaye anlatılır. Bir yerli ile iki Batılı, Amerika'da hızlı hızlı yürüyormuş. Yerli bir ara durmuş. "Ne oldu?" demişler. "Biraz soluklanalım ruhumuz arkada kaldı" demiş. O hesap... Bu vahşi hıza ruhumuz yetişemiyor. Ama benim TV'den uzak durmamın başka sebepleri de var.

- Ne gibi?
- Televizyon dizileri, doğası gereği çok fazla tekrara düşebilir. Ama daha önce rayting olarak ortalığı yıkmasa bile, dünya için yeni olmasa bile, bizler için yeni olan projeler, diziler ortaya çıkardı. Mesela Ezel ile Son böyle dizilerdi. Onların içinde olduğum için de kendimi çok şanslı hissediyorum. Ama artık böyle diziler çıkmıyor. Bizde yaşanan rekabet seyirci ve diziler arasında oluşmuş statükoyu besleyen bir rekabet. Bu bana gerçek bir rekabet gibi gelmiyor. Statükoyu kıran, ona meydan okuyan bir rekabet yok ortada. Bu da farklı, sürprizli, yenilikçi işlerin ortaya çıkmamasına neden oluyor. Yani masada bir şişe su var. O suyu paylaşmak üzerine kurulu bir düzen var. Hani biri de masaya bir gazoz, diğeri limonata koymuyor. Gerçi ben oyuncu olarak bakıyorum meseleye, belki naif gelebilir insanlara bakışım, belki limonata ve gazoz getirmek çok zordur, onu bilemiyorum. Ama sürekli kendini tekrarlayan bir dünyada insanın kendini tekrarlaması çok kolay. Bu tekrar da sizin klişeleşmenize hatta zamanla en büyük klişe haline gelmenize neden olabilir. İşte bu durum oyuncu olarak beni tatmin etmiyor.

- Peki Çanakkale Savaşları'nın anlatıldığı Yüzyıllık Mühür'de ne gördün de bu dizide oynamayı kabul ettin?
- Dizinin kurgusunu ve hikaye anlatım biçimini sevdim. İnsan hikayelerine odaklanıyor ve insanların birbirleriyle temasını, birbirleri üzerindeki etkilerini anlatarak Çanakkale'ye bakıyor. Bir dizinin başrolü diğer dizide yardımcı rolde oluyor. Bir de çok hamasi bir şekilde meseleye yaklaşmıyor.

- Genelde söz konusu Çanakkale olunca böyle bir yaklaşım oluyor bizde.
- Gerçekten çok büyük bir kahramanlık var Çanakkale'de. Hatta üzerine hamaset yapılacak kadar büyük bir kahramanlık. Ama işte meseleye böyle bakınca o büyük savaşı hamasete hapsediyorsunuz. Bu da Çanakkale'ye bakışı daraltıyor bence. Oysa anlatılmayı bekleyen birçok hikaye var ortada. Yüzyıllık Mühür biraz da bu hikayelere odaklanıyor.

ÇANAKKALE BİR VAROLUŞ SAVAŞI

- Tarih ile ilgili olduğunu biliyorum. Seni Çanakkale Savaşları'nda etkileyen nedir?
- Amatör bir tarih okuyucusuyum. Çanakkale üzerine çok kitap okudum. Hatta son zamanlarda çekilen birçok Çanakkale filminin senaryosunu da teklifler geldiği için okumak durumunda kaldım. Çanakkale bir varoluş savaşı. O dönem yaşayan insanlar için, bir sonrası yok. Bir sonrası İstanbul'un işgali, esaret hayatı. Bunun için insanların belli bir amaç için bir arada hareket edebilmesi beni çok etkiler. Hani söylendiği gibi son kaledir Çanakkale. Toplum olarak "Ya bu işi hep beraber halledeceğiz ya da yok olacağız" noktasında insanların durumun vehametini anlayıp, hep beraber olmayı tercih etmelerinden çok etkilenirim.

- Daha önce bir filmde yüzbaşıyı oynamıştın Yüzyıllık Mühür'de binbaşılığa terfi etmişsin. Ama serde askeri okul Kuleli'de geleceğin subaylarına ders vermişliğin var. Hani bu asker rolleri oynarken o deneyimlerinden faydalanıyor musun?
- Askerliğimi Kuleli'de İngilizce öğretmeni olarak yaptım. Benin için çok özel bir deneyimdi. Mesela hazırlık sınıfında öğrencilere bakıp şu ileride general olacak diyebiliyordum. Birbirlerini organize etme yeteneklerinden, kendi aralarında kurdukları ilişkilerden böyle bir çıkarım yapabiliyordum. Açıkçası Yüzyıllık Mühür çekilirken zaman zaman hatırladım o dönemi. Bazı sahnelere diyalog falan ekledim. Mesela tam bilemem ama komutan olmanın zor bir şey olduğunu tahayyül ettim. Askerler hem çocukların gibi ama aynı zamanda yeri geliyor yani bizim dizi de öyle, ölüme gönderiyorsun...
Hani söylediği gibi son kaledir Çanakkale. Toplum olarak 'Ya bu işi hep beraber halledeceğiz ya da yok olacağız' noktasında insanların durumun vehametini anlayıp hep beraber olmayı tercih etmelerinden çok etkilenirim

İNSANİ İLİŞKİLERİMİZ EROZYONA UĞRADI

- Sence hayatta yeniliğe açık mıyız?
- Yeniliği kullanmaya çok açığız ama yeniliği üretmeye açık değiliz. Başkası yapsın, meyvesini ben yiyeyim ya da parayı bastırıp alayım kafası var. Sanırım emekle ilişkimiz kötüleşti. Kimse hiçbir şeye emek vermek istemiyor. Herkes parayı bulup gözüne kestirdiğini satın almak istiyor.

- Ama o işte hayat belki de parayı bulma hayaliyle geçiyor. Yani bir tavşan-havuç hikayesinin içinde mi debeleniyoruz?
- Ya bu mavi gezegenle ilgili galiba en sinsi ve en aşağılık plan, insanlara ölmeyecekleri kadar yemeği garanti edip onları bazı şartlara razı etmek. Ölmeyecek kadar tok ama onmayacak kadar aç yaşıyor insanlar. Ama bu bahsettiğim dünyanın toplu sorunu. Bunun temelinde birbirimize karşı sorumluluk duygumuzun azalması var. Biz bireyselliği galiba yanlış anladık. Bencillik olarak algıladık. Bu da birbirimize karşı insani sorumluluklarımızı acayip erozyona uğrattı. Bu sorumluluk olmayınca da insanları ölmeyecek kadar tok tutmak isteyenlere fırsat doğdu. Bunu çözersek insanlık olarak galiba düze çıkarız.

Gezegenle ilgili galiba en sinsi ve en aşağılık plan, insanlara ölmeyecekleri kadar yemeği garanti edip onları bazı şartlara razı etmek. Bu bahsettiğim dünyanın toplu sorunu. Bunun temelinde birbirimize karşı sorumluluk duygumuzun azalması var

BU ACININ TARİFİ YOK!

- Suriye İç Savaşı başlamadan önce Suriye'ye Halep'e gitmiştin. Savaş çıkınca neler düşündün, Halep'le ilgili haberler okuyunca ne hissediyorsun?
- Aklımın bir ucunda eskiden beri hep "Ya biz burada oturuyoruz ama dünyanın bir yerinde şunlar oluyor" diye geçer. Ama gidip gördüğün bir yerde insanların başına korkunç şeylerin geldiğini okumak, duymak daha korkunç bir şey. Geçen gün bir internet sitesi Halep'in öncesi ve şimdiki hali diye bir galeri yapmış. Onu gördüm. Mesela orada tanıştığım, belki hikayesini dinlediğim, dükkanında su içtiğim belki göz göze geldiğim insanlar muhtemelen bugün ya öldüler ya yerlerinden yurtlarından edindiler. Bu acının tarifi yok benim için.

SADECE ELİMİZİ VE GÖZÜMÜZÜ KULLANIYORUZ!

- İzmir'de geçen çocukluğunu anlatırken ekmek üzeri salçadan, inşaat duvarından kuma atlamadan, sakız kağıtlarını biriktirmekten, mermer kaydırmalardan bahsediyorsun. Bugün hiçbiri yok. Ama çok eskiden de bahsetmiyoruz. Bu değişime nasıl bakıyorsun?
- Galiba ağaca tırmanan son kuşak biziz. Dediğim gibi çok hızlıyız, hayat da hızlı değişiyor. Artık insanlar bedenlerinden uzaklaşıyor. Sadece elimizi ve gözümüzü kullanıyoruz. El mouse ya da klavye kullanmaya, ekran kaydırma yarıyor, göz de ekrana bakmaya. Bedene gerek kalmayacak diye korkuyorum. Beden sadece hamal değil. İnsan nasıl adım attığına bile kafa yormalı. Bana çok olağanüstü geliyor. Bedenimizin ne kadar önemli olduğunu anlamak için mesela serçe parmağınızı bir gün kullanmayın. Bakın ne oluyor?

MÜHENDİSLİK YAPSAYDIM YİNE KEYİF ALIRDIM

- Yıldız Teknik Üniversitesi Elektronik ve Haberleşme mezunusun. Arada aktör olarak yoluna devam etmesen ne olurdu diye düşünüyor musun?
- Aslında henüz dijital dünya çok yeniyken biz bir grup arkadaş telekomünikasyon üzerine çalışıyorduk. Galiba o yolda ilerlemiş olsaydım yine tatmin edici bir şeyler yapmış olurdum. Çünkü o dönemde henüz çok çok az insanın ilgilendiği alanlar üzerine projeler geliştiriyor, yazılımlar yapıyorduk. Ha oyuncu olduğum için pişman mıyım, değilim. Ama yola mühendis olarak devam etseydim eminim ki çok keyif aldığım şeyler yapardım.

BİR ROLÜN ÜZERİME YAPIŞMASINA İZİN VERMEDİM

- Hepimiz seni Özgür Çocuk olarak tanıdık. Üzerinden yıllar geçmişken Özgür Çocuk sende nasıl kaldı?
- Hayatımın dönüm noktalarından biridir. Çok naif bir iştir o. Geçmişimde böyle bir kayıtın olması mutlu ediyor beni.

- O yıllarda bir reklam filmiyle tanınmak sonraları sende bir baskı yarattı mı?
- Tabii yarattı. Reklamdan sonra bir süre hiçbir şey yapmadım. Çömezdim o yıllarda. Bir sürü teklif geldi ama gerilmiştim. Belki de o baskıyı yönetemedim, bilemiyorum. Yarı bilinçli bir durumum vardı.

- Ama şimdi durum farklı. Aktör kelimesi bizde çok az kullanılır ama seninle ilgili genelde aktör vurgusu yapılıyor.
- Aslında oyunculuğumla anılmak, yıllar içerisinde doğru virajlar aldığımı gösteriyor bana. Bir de buna ikna olmamım sebebi çok farklı roller oynadım, bunlar arasında çok baskın roller de vardı. Ama hiçbir zaman oynadığım role göre tepki almadım seyirciden. Performansım takdir edildi, tenkit edildi. Yani bir rolün üzerime yapışmasına izin vermemeye çalıştım. Galiba da başarılı oldum. Bu bizim ülkemizde çok zordur. Bunu haneme bir başarı olarak yazarım.

BELLİ BİR KLANLA TAKILMAM, GÜVENSİZ ALANLARI ÇOK SEVERİM

- Seni insanlar metroda, sokakta, bir kafede gördüklerini söylüyorlar. Yani öyle kendini hayattan, sokaktan çok da soyutlamıyorsun.
- Başka türlüsü pek düşünülemez aslında. Yani sokağa çıkmak bir zorunluluk haline geliyorsa bence bir problem vardır. 'Şöhretli olma hali' nedeniyle insanların sizi rahatsız etmesi söz konusu olabiliyor, seyirci size her şeyi söylemeye hakkı olduğunu düşünüyor. Ki iyi şeyler söyledikleri gibi pervasızca kötü şeyler de söyleyebiliyorlar. Ben bununla barışığım. Çünkü beni televizyondaki dizide canlandırdığım karakter olarak tanıyor o insan, beni Yiğit olarak tanımıyor. Ama insanla ilgili bir iş yaptığım için de benim hayatın içinde olmak gerekiyor.

- Bu hep söylenir. Ama sonuçta şöhretli denilen oyuncular senin kadar rahat değil. Korumayla gezen bile var. Birtakım klan hayatı sürenler var. Sen sınır çizmiyorsun kendine.
- Belki de benim belli bir klanla takılmamamla ilgilidir. Bir de güvensiz alanları daha çok seviyorum. Kendimi güvenli bir yere hapsetmek bana göre değil. Hiç tanımadığım insanlarla tanışıp muhabbet etmeyi severim. Çünkü bu tür ilişkiler gerekliliklerle ortaya çıkmış ilişkiler değil. Gereklilikler beni geriyor. Ayrıca her tanıştığımız insanı hayatımıza alacağız diye de bir şey yok zaten. O yüzden arada kaybolmayı, seyahat etmeyi, insanlarla tanışıp hikayeler dinlemeyi seviyorum. Ezcümle rahat olmak, insanlarla muhabbet etmekte fayda var.

'Şöhretli olma hali' nedeniyle insanların sizi rahatsız etmesi söz konusu olabiliyor, seyirci size her şeyi söylemeye hakkı olduğunu düşünüyor. Ki iyi şeyler söyledikleri gibi pervasızca kötü şeyler de söyleyebiliyorlar. Ben bununla barışığım
ARKADAŞINA GÖNDER
Hayattaki bu vahşi hıza ruhumuz yetişemiyor
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz