X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Bizi biz yapan duygularımız
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Bizi biz yapan duygularımız

  • Giriş Tarihi: 24.9.2016
Bizi biz yapan duygularımız
Bizi biz yapan duygularımız

Türkan Derya, Kara Melek, , Yeditepe İstanbul, Hırsız-Polis gibi gönüllerde yer edinen pek çok dizinin yönetmenliği yaptı. Yıllar sonra da ilk filmi Çok Uzak Fazla Yakın’ı çekti. Filmde tutkulu bir aşk hikayesi anlatan Derya “Hayatın kendi ritmi var. Ama günümüzde bizler her şeyi kontrol edebileceğimizi düşünüyoruz. İki kere iki her dört etmez. Mantıkla, algı yönetimiyle de ilişki yürümez” diyor

Yönetmen Türkan Derya'nın kişisel tarihimde özel bir yeri vardır. Hayatımda ilk defa bir seti, Derya Yeditepe İstanbul'u çekerken görmüştüm. Ama görmek tam karşılamaz durumu galiba! Yanlışlıkla sokakta yaptıkları bir çekime bodoslama dalmıştım. 'Kes' sesiyle kendime geldiğim her şey için çok geçti. Yani bilmeden seti basmıştım. Hatırladıkça hâlâ yüzüm kızarır! Toyluk zamanı işte! Ama Kara Melek, , Yeditepe İstanbul, Hırsız-Polis gibi efsane dizileri çeken Derya'yı uzaktan uzağa hep takip ettim. Yıllar sonra tanıştığımız zaman da "Ne zaman film çekeceksiniz?" diye sormuştum. Türkan Derya senaryosunu da kendi yazdığı, o beklediğimiz ilk filmi Çok Uzak Fazla Yakın'ı çekti. Film dün de vizyona girdi. Burcu Biricik ve Özgün Çoban'ın başrolde oynadığı filmde güzel sanatlar fakültesinde okurken tanışan ve büyük aşk yaşayan bir çiftin hikayesini anlatıyor. Derya ilk filmini çekmişken, setini basmış biri olarak, ki dünyasında bu eylem çok büyük ayıplardan biridir, bir söyleşi yapmak kaçınılmazdı.

- 90'lı yıllarda Kara Melek dizisiyle çok genç yaşta yönetmenliğe başladınız ama sinema filmi geç geldi. Niye bu kadar beklediniz?
- Çünkü sinema filmi çekmek için kendini yerden yere atan bir insan olmadım. İkinci Bahar'ı çektikten sonra film teklifleri geldi ama istemedim. Sinema filmi çekmek bana göre bir dert meselesidir. Derdiniz varsa çekersiniz. Açıkçası hep içinde bulunmaktan çok mutlu olduğum, yaratıcılığımı kullandığım diziler çektim. Yönetmenlik hazzını dizilerden alıyordum.

- Peki hangi dert düştü içinize de film çektiniz?
- İnsanlar arasındaki ilişki muamması hep ilgimi çekmiştir. Kadın-erkek, anne-kız, baba-kız ilişkileri, aile kurumu üzerine çok düşünmüşüm, okumuşumdur. Davranış bilimlerine karşı ilgili oldum. Hatta lise yıllarımdan beri psikoloji ve sosyolojiyle ilgilendim. Bu bölümlerde okumak istedim ama olmadı. İnsanı ne motive ediyor, hangi davranışının altında ne var, toplumdaki o kutsal aile yaklaşımının kökeni nedir, hep bunları merak etmişimdir. Kadın erkek ilişkileri konusunda da bitemeyen ama yol da alamayan, bir türlü ayrılamayan, bıraktığı yerde de kalamayan ilişkileri etrafımda çok gördüm, benim de başıma geldi. Heykel yapıyor olsaydım heykelini yapardım, yönetmen olduğum için filmini çektim.

- Kadın-erkek ilişkilerinde keskin ezberler vardır. Kadınlar şöyle, erkekler böyle, kadın şunu yapar, erkek bunu yapar diye. Film bu keskinliğin ve ezberlerin hiç de öyle olmadığını anlatıyor bize.
- Kadın-erkek ilişkilerinde bir keskinlik yok aslında. Bir sonuca varılabileceğini, çıkarımlar yapılabileceğini da pek düşünmüyorum. İnsanlara çip takılmıyor ki, ilişkilerde şöyle yaparsan böyle olur diye bir sonuç çıksın. Hayatın kendi ritmi var. İnsanlar da hayatta her şeyi kontrol edemiyor. Ama günümüzde bizler her şeyi kontrol edebileceğimizi düşünüyoruz. İki kere iki her zaman dört etmez. Mantıkla, algı yönetimiyle de ilişki yürümez.

- Peki niye böyle bir duruma savrulduk?
- Sanki hislerimize kulak vermeyi unuttuk. Hayatın hızı, teknolojinin yaşamımızda kapladığı alanın artması gibi nedenlerden dolayı sanki ilişkilerimizi, olması gerektiği, öğretildiği gibi yaşar ya da yaşamaya çalışır olduk. Oysa duygularımızdır bizi biz yapan, ona kulak vermeyince standartlaştırıyoruz bazı şeyleri. Sonra da ilişki modelleri, biçimleri ortaya çıkarıp öyle yaşanması gerektiğini düşünüyoruz. Sanki sorun buralarda biraz... Filmde de hislerine kulak veren karakterleri bir araya getirdim.

- Kadın-erkek ilişlerinde bir 'ıssız adam sendromu' var. Hani Çağan Irmak'ın filmiyle su yüzüne çıktı ama kaç filmdir izliyoruz. Bu filmde de karşımıza çıkıyor.
- Cool erkeğin, giden erkeğin bir cazibesi olduğu hep söylenegelir. Gerçekten öyle mi bilemiyorum. Ama ilişkilerdeki tercihlerimizde annemizle ya da babamızla kurduğumuz ilişkisinin de etkili olduğunu düşünürüm. Sadece aile de değil, yaşadığımız coğrafyayla, geldiğimiz kültürle, aile ile toplumla kurulan aidiyet duygumuzla da ilgisi var. Hatta çocuklarımıza birey olarak değer verip vermememizle bile ilgili. Çünkü değer verme, kıymet bilme konusunda sorunlu taraflarımız var.

- Sizin de çocuğunuz var. Ona nasıl davranıyorsunuz?
- Ona bir birey gibi davranmaya çalışıyorum. Duygularına önem veriyorum. Türkiye'de annelik çok önemsenen bir durum. Fazla sorumluluk yükleniyor annelere. Anneler de hep boğazlarında bir yumru ile çocuk yetiştiriyor. Mesela çocuğun üşüdüyse sen birilerinin gözünde kötü anne olabilirsin. Açıkçası duygularını anlamaya, kendini ifade etmesini sağlamaya çalışıyorum. Bir de ne yaparsa yapsın, doğru ya da yanlış anne ve babası olarak onu hep sevdiğimizi hissettirmeye çalışıyoruz.

- Anne-çocuk ilişkisi üzerine de bir film izler miyiz sizden?
- Vallahi hiç düşünmedim. Ama galiba ilişkiler üzerine filmler çekmeye devam edecek gibiyim. Her yıl bir film çekmek istiyorum. Tabii hayat olanak tanırsa.

OYUNCULARIN ENERJİSİ FİLMİN HİKAYESİNİ DEĞİŞTİRDİ

- Çok iyi bir uyum var oyuncular arasında.
- Burcu ile Özgün, umduğumdan daha yüksek bir ikili uyumu yakaladılar. Biliyor musun bu da filmin eksenini değiştirdi.

- Nasıl yani?
- Filmin hikayesi biraz farklıydı. Ben o enerjiyi, uyumu, perdeye yansıyan tutkulu aşkı görünce hikayedeki bazı şeyleri ve finali de değiştirdim. İlk final sanki biraz daha romantik komedi gibiydi. Yani aramaktan ve bulmaktan vazgeçmedim. Böylesinin de daha iyi olduğunu düşünüyorum.

OKULLU VE KADIN OLMAK SEKTÖRDE DEZAVANTAJDI

-90'larda sektöre giren yönetmenlerdensiniz. Sektörde kadın yönetmene yönelik bir değişim oldu mu sizce?
- 90'larda kadın ve okullu bir sinemacı olmak dezavantajdı. Okulluyuz demezdik. Çünkü sinema okulda öğretilen bir şey olarak görülmezdi. Ayrıca güya erkek işidiydi! Zor şartlarda çekim yapılırken, kadınlar dayanamaz derlerdi. Biz de inatla daha fazla çalışırdık. O erkek egemen anlayış değişti. Artık okullu, kadın olmak dezavantaj değil.