X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER AYŞE KİLİMCİ: Aldatılmak...
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

AYŞE KİLİMCİ: Aldatılmak...

  • Giriş Tarihi: 16.6.2013

Şehper Hanım, nakışçıydı. Beyaz iş, Antep, delikişi nakışta, Çin iğnesinde, kasnakta, ciğerdeldide, tentenede, aplikede, simsırmada üstüne yoktu. Sandık işi sanılsa da, eski zaman süslemeleri zamanın ötesine uzanmış, sandığa, kasnağa nur yağmış, terziler arayıp sorulmazken, nakışçılar baş tacı edilmişti. Önceleri mahallenin gelinlik kız sahibi kadınların uğrağı olan evi, Karşıyaka'dan Buca'ya, Alsancak'tan Bornova'ya herkesin kapısını çaldığı bir makam olmuş, Şehper Hanım'ın iğne dürtmekten parmak uçları delik deşik, pedal basmaktan ayakları sızılıydı. Oturarak çalışmaktan kilo almış, aldıklarını çırpıp atamamıştı. Fazla kiloları yüzünü gerdiğiyle avunup, nakıştan, çocuklarının yaptıkça çoğalan işinden, gelip gideninden yüksünmemiş, hem eşini hem işini sevmekten geri durmamıştı... Adamın yaka, omuz, kol ağzındaki pudra, dudak boyası izleri, tenine sinmiş parfümün farkında olsa da görmezden gelmiş, onun taşkın neşesine, evine kol kanat germesine, Şehper Hanım'ı "gözümün nuru" diye yüceltme numaralarına kanmak istemiş, bitip tükenmeyen iltifatlarını, eve çiçekli, tatlılı, dili gülücüklü, ona pek yaraşan hafif mahçup bir yüzle geldiğine tav olmayı yeğlemişti...

ADETA KADERDİ

Yaş almış, endamını çırpmış değil de, dal gibi olsa, kırk yerine otuzunda, nakıştan gözlerinin nuru eksilmemişti. Gene ceylan gözlü ve bakamayıp kısacık kestirmek zorunda kaldığı saçları, eskiden olduğu gibi gür, ışıltılı, ensesinde topuz olsa da, kocası aldatıcıydı kendinin nakışçı olması kadar, hatta daha değişmez bir haldi adamın aldatıcılığı, adeta kader... Sosyal bir hal olmaktan öte, fiziki bir zorunluluktu, erkek açısından. Belki güzele doymuyordu, belki güzeli doyuramayıp, habire arıyor, durmadan deniyor, umup umsuruk olmaktan yılmıyordu. Belki daldan dala konmaktan keyf alıyordu, belki meslek hastalığıydı, habire iş kazasına uğramak zorunda kalmaktan mutluydu.

HEP KENDİNE KALIRDI

Erkek heybetliydi, olmaz olası, boylu boslu, yüzü erkeksi kesim, elliye merdiven dayamış olsa da gösterişli, şakaklarına kır düşmüş, kalın sesli, hoşsohbet, ehli keyf, olmaz ağrısına yatası... Düşünmeden edemezdi Şehper Hanım. Boydan postan yana çekmiş, ufacık tefecik, suratsız bir adam olaydı, öteki kocalar gibi, ne vardı, o vakit hep kendine kalırdı. Acaba öyle mi olurdu? Nakış için gelen müşteri kadınların gülünş ahenk yaptığı dedikodular, öyle olmadığını gösteriyordu. Yahut kendi nakışçı olacağına, öğretmen olsa, gidip gelincek bir iş sahibi, çocuklar, ev, yemek diye didineceğine, kapıyı vurup çıksa, geceleri toplantıya kalsa, hatta nöbet tutsa, seyahat gerektiren bir sorumluluğu... Bu, erkeğe daha da geniş zaman, gönül hoşluğuna daha uygun bir hayat demekti. Oysa şimdi hem çalıştığı dairede müdür, hem hafta sonları karısı adına açtığı emlak bürosunda çalışıyorken, hovardalığa daha az zaman kalıyordu. Bu da Şehper hanımcığımın züğürt tesellisiydi, kendini avutuyordu, gözü oynaşta olanın eli işte ayağı bukağıda olsa neye yarar, iki taşın arasında gene yapar, her toprakta düştüğü yerden bir avuç kumla kalkmasını bilir, keyf ehli. Kocasının kırdığı cevizleri, fırına verdiği mercimeklerin hikayesini, nakışa için gelen düğüncülerden, her zamanki müşterilerinden duymaktan, aldırmaz görünmekten gün gelip usandı Şehper Hanım. Adam orda bildiğini işleyedursun, gelin biz haberi gönlü kırıklardan verelim, şer cephesine karşı aile cephesinden... Şehper Hanımla üç evladı iz sürdü, eldeki ipuçlarıyla duyduklarını, ahbapların fısıltısıyla birleştiren dörtlü dedektif çetesi, gizli evin olduğu sokağa şıp diye damladı. Erkek az önce oradaydı, iş çıkışı gidip, oradan emlak bürosuna geçtiğini, fısıldayıcılarla arabanın izini sürerek saptamışlardı. İşin kaçarı göçeri, inkarı yok. Ancak esas oğlan çıktıktan sonra, babayla, kocayla evde yüzyüze bakabilsinler diye, onun ardından kapıyı tıklattılar. Açılmasa da onlar hatunun kapı ardında, evde ve uyanık olduğunu biliyorlardı, zamanlardan da gündüzdü zaten... Neyse zile bas, kapıyı tıkla derken, kim geldi penceresinden mi gördü artık, yoksa gözetleme deliğinden mi, kadın kapının kolunu çevirdi, bunların sesi soluğu gitmişken, gıcııırrrttt diyen kapının sesine, kalplerinin gümbürtüsü de eklenirken...

AFRODİT'İN TORUNU

Kapı nazla edayla aralandı, ölçüleri esaslı, beli incecik, bacakları sütun, memeleri haşmetli ve başkaldırmış genç bir kadın, lepiska saçlar fildişi bir tarakla şöylece tutturulup, ense topuzu yapılmış, ayaklarında sivri topuklu lame terlik, tırnaklar yapılı, pembe sedef ojeli... Kapı önündekileri öylece bırakıp, arkasını dönüp, içeri doğru yürürken çekip saçındaki tarağı, döktü saçlarını, omuzlarıyla göğüslerini, apaçık üryanlığını saklayan, saçlarından gayrı hiçbir şey yoktu üstünde... "Afrodit'in torunu be bu!" dedi büyük oğlu... Küçük oğlanın sesi soluğu gitmiş, kızın feleği şaşmışken, Şehper Hanım, topladı hepsini, çekti gitti. Sıska yahut tombik olaydı Şehper Hanım'ın bunca zoruna gitmeyecekti belki... Belki o saçlarla meydan okumaya kalkmasa, hepsine öyle görünme cüretine kalkmasa, iz sürmeseler, bu cenk edilemez afeti hiç görmeseler, daha iyiydi... Evde geçti ayna karşısına, süzdü aynadaki aksini, akşam çıktı denize nazır balkonuna, çekti önüne tepsiyi, çay bardağındaki rakısını sulara kaldırdı, "Aldırma Şehper" dedi, "Unut gitsin, unutmayıp bilmezden gelmesen ne halt edeceksin! Başını yesin, safası batsın, canını almadan şeyini al Yarabbim!" Yaa, böyle yaptı Şehper Hanımcığım, kulakları çınlasın...

kalan karakter 1000

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan SABAH veya sabah.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.