Türkiye'nin en iyi haber sitesi

AYŞE KİLİMCİ: Güleç, idareli sefertası

Giriş Tarihi: 30.6.2013
Nalan bizim mahalleye sessiz sadasız geldi, yangın yerinde biten aslanağzı yahut neb'leyim dirençli gelincik çiçeği misal çorak toprakta köklenirken bana, yani Kale'ye de renk kattı, konu komşusuna, kocasına da... Ben, malumunuz, İzmir'e gelenleri evvel eski, bağrıma basarım, gelemeyeni, geldim sananı da basarım. Varto'dan, Diyarbakır'dan, Girit'ten, yedi iklim dört bucaktan insancıklarımı ayrımsız sever, tıpışlar, onlar için tasalanırım. Hoş, bende'niz de kayıp gitmekteyim, üstümdeki evciklerle beraber, insancıklarım evini onarıp boyar, geçip içine otururlar, ya ne yapaydılar? Ne Kadifekale'nin gidecek yeri, ne onların gidecek başka bir şehri var. Biz yaralılar, çizilmişler, sırt sırta yaşar gideriz efenim... Evlerin onaranı var da, beni onaran yok. Oysa sokaklar, muhitler de hicranı bilir, onarım ister, canımız yok sansanız da, aşk deyince bizim de içimiz titrer...

MUTLU MESUT YAŞARKEN
İşte bu Nalan, bana geldiğinde kara bi kızdı, incecik, sarı yüzlü, koca gözlü. Tesisatçı Osman kaptı getirdi, rivayet muhtelif. Turuncu bi trençkotu vardı, nerde yürüse farkedilir, buradan bakınca, Konak Meydanı'nda yürüse, "Aa işte bizim Nalan", derdiler görenler. Kınada düğünde, ev oturmasında, bahçe safasında kalçasına doladığı pullu eşarbıyla öyle güzel kıvırırdı ki, benim bile içim giderdi. Danstan azıcık aralansa, "Ah şu gelin bi döktürse de, içim açılsa" derdim. Dans deyip geçme, insana çiçek açtırır, ter ü taze kılar... Benim çocuklar güpgüzel yaşayıp giderken, inşaattan düşsün mü bizim Osman... Mutlu insana göz değiren çok oluyor, kem bakan yanında imrenen, ah eden ev, sokak, Kale, uçar kuş bile nazara sebep... Adının anlamını silercesine bir vakit mutlu mesut yaşarken kızcağız, mutluluktan pembe esmer olmuş, saçları başka türlü parlamış, uçarcasına oynarken, ayak basmıyor sanılan yer titrerken...

İKİNCİ AYRILIK
Ah mutluluk sen insanı yenişten yaratıyorsun billahi... Güzel kılıyorsun, edalı sadalı ediyorsun, sen gibi dirilten var mı! Anlamam hiç, niye herkese nasip değil, şu mutluluk dedikleri? Kader katibi omzundaki defterin bir sayfasına mutluluk yazarken, pişman olup, hemen üstünü karalıyor sanki... Sokaklarımda, evlerimde olan biteni gördükçe, mahalle aralarımdaki hikayeleri okudukça öyle gibi gelir bana... Neyse efenime söyleyim, vakitsiz basıp gidince bizim Osman, sap gibi kaldı mı bizim Nalan... Gencecik yaşında ikinci ayrılık, yapma be Yarabbicim. Ne kadar tutma vatan olsa da, iyi insancıkların diyarı olsa da, Kale'nin kayıp duran bi çıkmaz sokağında pembesi solmuş esmer yüzüyle, güp güp atan kalbiyle gencecik bir kadın nereye kadar! Dansa da ayağı varmaz olmuş üstelik, penceresinin perdesini açmaz, küpe çiçekleriyle karanfil saksılarını pencere içine dizmez, kapısı önündeki akşam safalarını sulamaz olmuş...

RENK KATINIZ
Onun sancısı benim sancım artık, kat'tiyen, her koşturandan, her allöf çekenden ürperirim, yönü Nalan'sa diye... Ben böyle alır alır verirkene, ilk midyeciler sökün ediyordu, Mardin dolaylarından, kalbimi, mağaralarımı, mahallelerimi onlara da açıyordum bende'niz helbette... Hoşgeldiniiiz, safalar getirdiniz, ne çilekeş, ne neşeli, ne efendi insanlarsınız sizler böyle efenim, renk kattınız, şerefyab oldum, gelişinizle, diyerek, kollarımı açıyordum...Pek memnunum kendilerinden, halen daha, inanınız... İşte bulaşıkçı Murat onlarla geldi, İzmir'e ve bende'niz Kadifekale'ye siftahında bulaşıkçıydı, şimdi memleketin en namlı lokmacısı... Geldi, dengini indirdi, birkaç bekar bizim tapudan emekli Şahsinanımın evinin bir odasını tutup, iki döşek bir perde, üç çanak şıpın işi yerleşip, şehre sefer eylediler. İnce, uzun, esmer bir ünlem işareti gibi çizildi, sokağa Murat. Onu ilk fark edip, okuyan da Nalan oldu elbet.Fekat bir sefertasının bohçacı kadından, çöpçatandan daha hızlı gönül çatacağını söyleseler, inanmazdım. Sabah kör karanlıkta çıkardı oğlan, bekar odasından, uzun adımlarla ta benim buradan İkiçeşmeliğe , işine yürürdü. Çıkmaz sokağın en son evinde kalırdılar, benim ünlem işareti oğlum usullacık , kollarını sallayarak çıktığı evden bir alt sokağa indiğinde, elinde bir sefertası peydah olurdu. Nalan, tek katlı evinin girintisine, kimse görmez şekilde sefertasını bırakır , gelinliği solmuş, gönlü kırık taze dulum benim, ünlem işareti de, geçerken uzatır kolunu, yel gibi kapar, sel gibi yoluna akardı. Ne koyacak ki tazem sefertasına, gücünün yettiğini, bulgur pilavı, peynir_ karpuz, ya da Melemen... Varmış demek kattığı birkaç şey daha, hasret, muhabbet, şöyle elinin ucuyla da olsa, okumasını bilen anlar... Pek severdim evler yakışığı sefertasını, bunlardan sonra daha da sever oldum.Alçakgönüllü, usul, güleç, idareli, var mı Sefertası gibisi? Bir gün, sabahtan sefertasını değil ama, kızı alıp çıktı, oğlan. Nalan'ın sırtında yeni mantosu, başında ipekli eşarbı, kolunda Kemeraltı işi çantası vardı. Akşam vakti kolkola girdiler mahalleye, kız, kimi kimsesi yok diye, belki mutluluğu avaz avaz bağırıp gene nazara gel etmemek için, kolunu kaldırıp, parmağındaki düşük ayar alyansıyla kibrit çöpü bileziğini sulara gösterdi. Yaşa be sefertası...Saklı hasreti okumasını ve kıymetini bilen ünlem işareti, sen de yaşa... Darısı cümlenize efenim...

ARKADAŞINA GÖNDER
AYŞE KİLİMCİ: Güleç, idareli sefertası
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz