X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Siyah-beyaz film gibi biraz!
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Siyah-beyaz film gibi biraz!

  • Giriş Tarihi: 22.4.2015 13:08
Siyah-beyaz film gibi biraz!
Siyah-beyaz film gibi biraz!

Bir zamanlar troleybüs, jetonlu telefon, karanlık oda, atari, tüplü televizyon, daktilo vardı. Şimdi Marmaray, hızlı tren, akıllı telefon, nükleer enerji... Bugünlerin refah ortamına kolay gelinmedi. Geçmiş günleri bilmeden şimdinin değerini anlayamayız...

Saatlerdir kafasını kaldırmadan bilgisayara bakıyordu. Facebook'tan Twitter'a atlıyor, sıkılınca Youtube'dan bir şeyler dinliyordu. Akıllı telefonu titredi. Arkadaşından gelen mesajı görünce gülümsedi:

"İlk '.com' alan adı sybmolics. com, bundan 30 yıl önce, 15 Mart 1985'te kaydedilmişti. İnternetin ticari sürümü, sybmolics.com ile devreye girdi, ancak işler asıl 1990'larda kızışmaya başladı. İnternetin gelişimi, teknolojik, kültürel ve bilimsel gelişmelere kıyasla çok yavaş başladı. 1985'te kayıtlı alan adı sayısı sadece altıydı. Ancak sonraki 10 yıl, devrim niteliğinde oldu. 1997 itibariyle 1 milyonuncu alan adı kaydedilmişti." Arkasına yaslanıp iç geçirdi, "1985 haa, dile kolay tam 30 yıl" diye mırıldandı...

Ne kadar çok şey çıkıp gitmişti hayatından. Yerlerini de o zamanlar aklının ucundan geçmeyen hatta mümkün olmayan, hayallerinde bile olmayacak şeyler almıştı. Askeri darbe, siyasetin toz dumanı, faili meçhul cinayetler, pembe diziler, müzikler, ünlüler, çizgi filmler, mahalleler, atari salonları... Yeni yeni renklenen televizyonlar, tek kanallı ekranın özellerin devreye girmesiyle çeşitlenmesi ve bu kültürden hayatlara yansıyanlar...

Futbol halleri, ev halleri, bayramlar ve daha niceleri... Bir film çekilmiş olsa da izlese diye düşündü... Kim çekerdi acaba, Yılmaz Güney, Atıf Yılmaz, Lütfi Akad, Metin Erksan... Daha yeniler, Semih Kaplanoğlu, Fatih Akın, Nuri Bilge Ceylan mı yoksa... Kendisi çekmeye karar verdi. Senaryoyu da yazmıştı, zaten bu filmi kendisinden başka izleyen de olmayacaktı... Şöyle beylik bir cümleyle başlayacaktı sahne: "Her şey bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti..."

Tabu sayılan, dokunulmaz düşünceler, fikirler yerle bir olmuştu. Bilimsel gelişmeler ve teknoloji gündelik yaşamdan sağlığa, eğitimden ulaşıma sanki yeni bir hayat kuruyordu. Uzun süre dudak büktüğü, şimdi kolaylıkla kullandığı, sanki doğduğundan beri birlikte yaşadığı hissi veren cep telefonu örneğin. Bir gün evde unutmuştu da kendini nasıl kötü hissetmişti. Ya internet olmasa ne yapardı. Elektrik biraz kesilsin afakanlar basan o değil sanki... İnsanoğlu ne kadar da nankör...

TROLEYBÜSTEN METROYA

Hatırlıyordu, troleybüsler vardı... Sık sık boynuzları çıkar özellikle de Galata Köprüsü ve Unkapanı köprülerinin girişinde ve üstünde trafiği felç ederdi. Şoför, bir ipe bağlı boynuzları, elektrik hattına oturtmak için uğraşır dururdu. Sıcaklarda fenalık basardı da cam açma tartışmaları yaşanırdı. Arka kapıdan binilir, biletçiye gidilecek yerin adı söylenirdi. Mesafe kadar para ödenir, önden inilirdi. Sonra tek biletli, dışardan alınıp şoförün yanındaki şeffaf kutuya atma dönemi başlandı. Yıllarca süren alışkanlık bir anda terk edilmedi haliyle, uygulamada çok komik durumlar yaşanmadı değil.

İETT'nin sitesinde kronoloji bölümünü tıklarsanız 1985 yılının karşısında şunlar yazıyor: "Araçlarda; güçlüğü nedeniyle toplanan kağıt biletlerin sayımından vazgeçilerek kumbara içerisinde yakılmaya başlandı" Düşünebiliyor musunuz otobüsün ön tarafında alev almış bir kutu... Anlayacağınız akbiller ve akıllı kartlara gelinceye kadar otobüslerde çok duman kokusu çekildi. Otobüsler yenilendi.

Yalnızca İstanbul'un değil Türkiye'nin dört bir yanında belediyeler artık klimalı, konforlu otobüslerle vatandaşa hizmet veriyor. Şehirlararası otobüsler de neredeyse uçak gibi. Dev bir megakente dönüşen İstanbul ise metrobüsle tanıştı, kentin bir ucundan bir ucuna şehirlerarası yolculuk yapar gibi ardı arkası kesilmeyen seferlerle ulaşım sağlanıyor. Anadolu yakasında Kadıköy ya da Üsküdar'da oturanlar işe gitmek için vapuru kaçırdı mı yanardı. Bir sonraki gelecek, yanaşacak, kalkacak, varacak...

Yazarken ve okurken bile yoruyor değil mi. Ama şimdi boğaz denizin altından bir araya geldi. Saatler süren yolculuklar Marmaray'la 10 dakikaya indi. Artık kentin her yerinden gökyüzünü görmeden havalimanına ulaşılıyor. Yapımı devam edeni, proje aşamasına gelenleriyle metro artık İstanbul'u bir ağ gibi sarıyor. 90'lardan sonra nüfusun patlamasıyla trafik çilesi içinden çıkılmaz bir haldeydi. Marmaray'ın kardeşi karayolu geçişi sağlayacak Avrasya yanıbaşında açılmak için gün sayıyor. Üçüncü tünelin temeli ise yakında atılacak. hem de üç katlı. Ortası raylı sistem, üstü ve altı karayolu gidiş gelişi olacak. 1973 ve 1988'de açılan asma köprülerin yanına bir üçüncüsü geliyor. Ortasından da tren yolu geçecek. Anadolu duble yollarla büyük kentlere bağlandı...

TÜRKİYE UÇUYOR

Bir zamanlar ateş pahası biletleriyle yanından bile geçilemeyen uçak yolculuğu kent içi ulaşım gibi oldu. Rekabet ve yeni şirketlerin katılımıyla biletler ucuzladı, hizmet kalitesi yükseldi. Bugün Anadolu'nun her yerinde havaalanları var. 52 olan rakam daha da artacak. İstanbul, Ankara, İzmir ve Antalya'nın yenilenen uluslararası havalimanlarındaki altyapı ve hizmet birçok ülkede yok. Dünyanın en çok uçuş noktasına sahip THY rekor üstüne rekor kırıyor. İstanbul'a iki yetmedi, dev bir havalimanı daha yapılıyor. Hızlı tren bağlantıları yeni bir "demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan" marşları söyletiyor.

Bir zamanlar jeton vardı. Bozuk paraların arasında dikkatle kontrol edilirdi. Ne olur ne olmaz dünyanın binbir hali vardı. Telefon kulübelerinde sıraya girip bir alo demek için ne kadar çok zaman harcanırdı. Ancak harcanan zamanı bugünden o güne bakarak söylediğime de dikkat çekmek isterim. Evlere bir telefon çektirmek yıllar sürerdi. Çünkü altyapı yoktu ve çok eskiydi. Çıktığında büyük bir mutluluk ve ayrıcalık yaşanırdı. O yüzden her evde bulunmazdı, acil bir durumda komşunun kapısı tıklanır, rica edilir ve çaktırmadan bir kenara parası bırakılırdı. Ya da esnafın ki bu çoğunlukla bakkal olurdu, jeton yerine para konan özel telefonuna gidilirdi.

DÜNYAYI İZLİYORUZ

Siyah beyaz ekranımız daha yeni renklenmişti. Tüplü TV'lerin arkası dev gibiydi ve taşımak kolay değildi. Üstelik çok da pahalıydı. Gazete kampanyasıyla senetli taksitli televizyonlar satılırdı. Şimdi her evde üç- dört TV var. Bugün LCD'si Smart'ı, 3 boyutlusu derken yeni ürün 4K'lar var. Öyle cep telefonundaki gibi biraz bekleyeyim yeni ürün çıkar durumları da yoktu üstelik. Gerek ulusal gerekse yerel yüzlerce televizyon yayın yapıyor. Dünyanın dört bir yanını izleyebiliyoruz ve dünya da bizim kanalları izliyor. Çünkü uzayda Türkiye'nin kendi uyduları var. Telefondan internete, televizyondan güvenliğe kadar birçok alanda bu uydular sayesinde evrensel standartlara ulaşıyoruz. Fatih gibi eski mahallelerde 110 volt elektrik vardı. 220 volta çıkabilsin diye buzdolabı, çamaşır makinesi ve TV için bir de regülatör gerekliydi... Bugün devasa santraller dahi gelişen iş dünyasına ve halkın kullanımına ancak yetiyor. Bu yüzden yeni enerjilere ihtiyaç duyuluyor.

ÇAMURLU SAHALARDAN

Maçlara gidilirdi, üç büyük takım da İnönü Stadı'nda oynardı. Topun en çok koşturulduğu orta sahası ve kale önleri toz toprak içindeydi ya da yağmur yağmışsa balçık halindeydi. Futbolcu düştü mü zımpara kağıdı sürülmüş gibi olurdu vücudu... Sabah erkenden kuyruğu girerdik, herkes birbirine sarılırdı. Torbalar yemek ve su doluydu, çünkü kuyruktan çıktın mı yandın. Bazen bir itiş kakış olurdu, polis müdahale ederdi. Birbirine kenetlenmiş o devasa kuyruk, bir yılan gibi sağa sola savrulur asla kopmazdı. Az sayıdaki kapıda bulunan gişe, nedense maça birkaç saat kala açılırdı ve bir kargaşa da öyle yaşanırdı. Şimdi internetten biletler alınıyor ya da sezon başı kombineler...

Yüzlerce kapı var, biletin üstünde yazılı alana gidip kartı okutuyorsunuz. Şık yeme, içme yerleri, dinlenme alanları var. Sahalar halı gibi, soğuk havalarda ısıtma bile var. Bu akıllı konforlu statlar yalnız İstanbul'da değil, Türkiye'nin birçok kentinde de olacak. İnşaatları bitmek üzere... Müzik kasetten ya da plaklardan dinlenirdi. CD çıktığında, "Kaset gibi silinmiyor, plak gibi çizilmiyor, lazer okuyor oğlum" derdik. CD'lerden DVD'lere oradan hard disklere, USB'lere tabletlere vardık. Mektubun, zarfın, pulun, tebrik kartlarının yerini SMS ve e-mailler aldı. Yaz, katla, zarfa koy, kapat, pulu ıslat, postaya ver. Şimdi ortak bir mesaj yüzlerce kişiye bir tuşla gönderiliyor.

İSTİKRARLI YÖNETİM

Bugünlere kolay ulaşılmadı, büyük bedeller ödendi. Sağlık, eğitim, ulaşım gibi devasa meselerin altından kalkmak için sağlam bir ekonomiye ihtiyaç vardı. Tüm bunlar kontrol altına alınan enflasyon, yatırımlarla devleşen ekonominin halka refah olarak dönmeye başlamasıyla sağlandı. Bugün Avrupa Birliği tökezliyor, Türkiye Çin'le birlikte büyüme rekoru kırıyorsa istikrarlı bir yönetim sayesindedir. Yazının başlığına da Kayahan ustanın şarkısı yakışırdı... Geçmiş yıllar sahiden öyle değil miydi? Bu film burada bitmez bitmemeli... Daha iyileri de çekilecek...

kalan karakter 1000

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan SABAH veya sabah.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.