Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...

  • 1
  • 17
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...

GÜVENDİĞİM BİR ARKADAŞIMDI…TURGUT ÖZAL'I ÖZLÜYORUM

Turgut Özal'ın vefatının 23'üncü yıldönümünde dün onu bir kez daha rahmetle andık. Onu en iyi anlayan siyasetçilerden bir olan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Merhum Turgut Özal, ülkemizin gelişmesi ve ilerlemesinde öncü rol oynamış, aziz milletimizin gönlünde müstesna bir yer edinmiştir" şeklindeki mesajı, sade duyguları değil gerçekleri de yansıtıyor.
Özal benim için bir siyasetçiden, bir devlet adamından öteye bir arkadaş, kendisiyle her türlü düşüncenizi paylaşabileceğiniz, antenlerini dünya gerçeklerine açmış bir gerçek aydındı. Özal bugün yaşayan, canlı pek çok siyasetçiden çok daha ilerideydi...

Özal'ı her ölüm yıldönümünde anarken Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun "Erenlerin Bağı"ndaki yakınmasını hep hatırlarım...

"- Yıllar yarlardan yarlar yıllardan vefasız... Kara baht bir kasırga gibi. Bu ne baş döndürücü iş? Geceler günleri, günler geceleri kovalıyor; cefalar cefaları kolluyor.Saçlarımızda aklar akları, alnımızda çizgiler çizgileri doğuruyor..."

Düşünün ki Turgut Özal'ın ölümünün üzerinden 23 yıl geçti. Benim kuşağım "Özallı yıllar"ı yaşayarak bugünlere farklı bakmayı öğrendik... Özal'dan önce üzerinde birkaç dolarla yakalanmak da insanı cezaevine gönderecek suçlardı. Yurt dışına iki yılda bir, o da Merkez Bankası'ndan 200 veya 400 dolar tahsisli döviz alınabildiği zaman çıkılabilirdi. Yunanistan'ın Rodos Adası'ndaki turistik yatak sayısı tüm Türkiye'deki turistik yatak sayısından fazlaydı. Tüm ihracat gelirlerimiz petrol ithalatımızı karşılamaya yetmezdi.

Gece sabaha karşı telefon çaldığında arayanın Özal olduğunu bilirdim... Aynı şekilde o gece Özal'ın benim dışımda en az 20 kişiyi daha aradığını da bilirdim.

New York'ta ilk CD-Rom'u gördüğümde bir kendime bir de Özal'a almıştım. Hayatını bana anlattığı söyleşiyi yaparken ara verdiğimizde, bilgisayar başında oyun oynayarak zamanı geçirirdik. Bütün bunların ötesinde Turgut Özal benim çok sevdiğim, güvendiğim bir arkadaşımdı. Onu özlüyorum...

Mehmet Barlas/Sabah

  • 2
  • 17
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...

SAĞCIDAN DEMOKRAT OLMAZ MI?

Sol-sağ ayrımı tek unsurlu (değişime karşı tavır) ve birçok bakımdan müphem. Birinin sağda veya solda yer aldığını söylemek onun politik ve ekonomik tezlerinin ne olduğunu tam olarak bilmemizi, tahmin etmemizi sağlamaya yetmiyor. Bunun farkına varan bilim ve fikir insanları daha açıklayıcı yeni siyasî yelpaze geliştirme teşebbüslerine girişti. Artık daha fazla unsuru göz önünde tutan birkaç siyasî yelpazeden söz ediyoruz. (Bu satırların yazarı da Siyaset Bilimi (Ankara: Adres Yayınları) adlı kitabında yeni bir siyasî yelpaze geliştirmeye çalıştı). Yetersizliğine rağmen günlük adlandırma ve tartışmalarda solcu sağcı adlandırmaları kullanılıyor. Sol ve sağ çeşitli kıstaslar açısından değerlendiriliyor. Bunlardan biri demokratlık. Sol mu yoksa sağ mı daha demokrat?

Sağdan başlayalım. Çoğu zaman sağda olduğu kabul edilen, bana göre solda yer alan ve sosyalizmin ikizi olan faşizm demokrasiyle uzlaşmaz. Yani faşist demokrasi diye bir rejim ve faşist demokrat diye bir siyasî etiket teoriye de tecrübeye de aykırı. Zaten faşistler demokrasi hakkında müspet şeyler söylemez ve onu tehlikeli bir ham hayal olarak görür. Buna karşılık yine genellikle sağda olduğu kabul edilen muhafazakârlık ve bazılarınca sağda görülen liberalizm demokrasiyle uzlaşır. Sağcıdan demokrat olmaz demek bu gerçeğe göz kapatmakla eştir.

Sola bakalım. Geniş sol yelpazede en güçlü ideolojik çizgi sosyalizm. Sosyalizm retorikte demokrasiye karşı çıkmadı. Kavram hırsızlığı yaparak demokrasiyi neredeyse tekelci biçimde mülkiyetine aldı. Ancak, teorisi sosyalizmin demokrasiyle uzlaşmayacağını gösteriyor. Sosyalizm bir savaş ideolojisi. Çoğulluğu ve klasik hakları reddediyor. Bu yüzden sosyalist demokrasi ve sosyalist demokrat kavramları anlamsız. Demokratik sosyalizm denen ideolojik çizgi de demokrasiyle uzlaşmaz. Oy gücünü ve demokratik hakları kullanarak bir sosyalist sistem kurmaya yönelir ve nihaî safhada demokrasiyi yok eder. Tarihî tecrübeler de sosyalizmin resmî ideoloji olarak tesis edildiği yerlerde demokrasinin ortadan kalktığını gösteriyor.

Buna karşılık yine sol yelpazedeki sosyal demokrasi ideolojisi demokrasiyle uzlaşır. Sosyal demokrasi sosyalizmin şiddete dayanan bir devrim idealini de, seçimlerin mülkiyetin kaldırıldığı bir sistem kurmanın aracı olarak kullanılmasını da reddeder. Liberal demokrasinin temel haklar yaklaşımını ve demokratik siyasî kurallarla kurumları kabul eder. Bu yüzden sosyal demokrat bir partinin iktidara gelmesi demokrasinin ortadan kalkması sonucunu vermez. Bütün bu söylenenlerin tecrübeyle doğrulandığını da kolayca görebiliriz. Dünyadaki tüm istikrarlı demokrasiler iki güçlü sütun üzerinde yükseliyor: Sosyal demokrat blok ve muhafazakâr blok. Buralarda siyasî iktidar iki ana kitle partisi/bloku arasında pingpong topu gibi el değiştiriyor. Yukardaki tespitlere ve analizlere dayanarak şu sonuca varabiliriz: Solcu veya sağcı olmak demokrat olmayı veya olmamayı beraberinde getirmez. Ayrıntılara bakmak gerekir. Solcu demokratlar da var demokrat olmayan solcular da. Aynen sağcı demokratların ve demokrat olmayan sağcıların var olması gibi.

Atilla Yayla/Yeni Yüzyıl

  • 3
  • 17
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...

KILIÇDAROĞLU BAKIN YİNE NE DEMİŞ!

Sinir gerginliğine, huzursuzluğa, karamsarlığa iyi geliyor. Saçkırana, mayasıla ve belgevşekliğine de iyi gelir mi, bilemem. Ne zaman sıkılsam bunalsam, bakıp bakıp gülüyorum ve rahatlıyorum. Doktor vermedi ama size de tavsiye ederim. Bir bardak suya koyup kaynatmayacaksınız, yalnızca gazetelerden demeçlerini izleyeceksiniz. Bakın gene ne demiş: "Cumhuriyet olmasaydı CHP'ye genel başkan olamazdım."
Elbette. Cumhuriyet olmayınca onun adını taşıyan bir parti de olamazdı, dolayısıyla bu partinin bir başkanı da. Aristo mantığı değil, diyalektik mantık değil, asker mantığı değil, Karadeniz mantığı değil, ne mantığıdır bu?
Bakın ne demiş: "Kuş uçmaz kervan geçmez bir köyde doğacaksınız... Cumhuriyet sayesinde buralara geldik..." Demek ki Kırcaali'nin Çepelce köyünden çıkma gariban bir telgraf memuru, Talat, ortalıkta bir cumhuriyet görünmediği için koca bir imparatorluğa başbakan olamamış gitmiş... Anlayacağı örnekler veriyorum. Televizyon dizilerine meraklıysa, örneği oradan da verebilirim. Demek ki Parga kasabasının bir köyünde doğma, alt tarafı bir balıkçının oğlu da, İbrahim adını alarak koca bir imparatorluğa başbakan olamamış... Onlar imparatorluğa başbakan olamamışlar, bizim Dersim bebesi cumhuriyete başbakan olacak inşallah, ama sırada Meral Hanım var. Kadıncağız başbakanlık uğruna torun torba sahibi olmaktan bile vazgeçti, sen yalnızca Kürt kimliğinden feragat ettin.
…Bütün bunlar 1923 yılından hemen sonra olup bitti ama inek tarihçiler yazmamışlar işte. Bugün de Selman Bin Abdülaziz El Suud, Riyad'da bir petrol şirketinde müdürlük yapmaktadır, geçenlerde Ankara'ya gelen onun dublörüdür. Hüseyin'in oğlu Abdullah da, Amman'da faaliyet gösteren Uzan İnşaat'ta mühendis.Sayın Aydın Doğan, Sayın Zafer Mutlu ve de Fethullah Hocaefendi'den, CHP'nin başına hep böyle kültürlü, bilgili, becerikli ve "renkli" kişileri bulup getirmelerini isteriz. Bize de ekmek çıkıyor. Örneğin Tansu Çiller gibi "kurtuluş savaşında Yunan ordusuna Ankara'yı yaktırıp yıktıran" başbakanlara da bu memlekette her zaman ihtiyaç hasıl olmuştur.

Engin Ardıç/Sabah

  • 4
  • 17
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...

İRAN NEDEN TÜRKİYE'YE YAKINLAŞMAK İSTİYOR?

Ruhani'nin Ankara'dan verdiği beyanlar, mazideki sorunlu siyasi tutumları ve provokatif hamleleri dikkate almazsak, bayağı önemli içerik oluşturmaktadır. Türkiye'nin ilkelerinde ne kadar haklı olduğu, "yalnızlaşmaya sürüklendi" eleştirisinin, son günlerdeki oluşan tabloyla birlikte ne kadar erken ve analiz yapılmadan söylenen söylemler olduğunu anlamak zor değildir. İran ve Rusya örneklerinden bunu görebiliyoruz. Rusya her ne kadar da Türkiye'den geri adım atmasını beklese de, bunu göremedikçe sinirlenmeye ve sınırlarını zorlamaya başlasa da, hatalı tutumunu düzeltme niyetinin işaretlerini görebiliyoruz. Aynı tutumu, İran da göstermektedir. Gerçi İran, Rusya gibi açıktan çatışmaya oynamadı. Siyaset yapıyor kendince. Lakin İran'ın Türkiye'ye karşı sergilediği adaletsiz tavrı, giderek düşmanca nitelik taşımaktaydı. İran Cumhurbaşkanı'nın, Ankara ziyareti sırasında kullandığı dil ve ilişkileri düzeltmeye meraklı olduğuna dair emareler mevcuttu. İran; Türkiye faktörünün coğrafya için ne anlama geldiğini anlamasıyla değil, bu coğrafyada Türkiye ile düşmanca tutumun siyasi sonuç veremeyeceğini anlamasına bağlıdır.

İran önemli bir devlettir ve elbette gönül ister ki, masaya oturduğunda bir söylem, masadan kalktığında farklı bir söylem geliştirmesin! Bu İran'ı, itici kılan esas nüanstır. İran'ın; PKK'ya desteği, Ermenistan hayranlığı, Esat koruyucusu niteliği, İslam coğrafyasındaki pek çok tutumunu gölgelemektedir ne yazık ki! İran; Rusya'nın Orta Doğu coğrafyasındaki dağıtıcı tutumuna verdiği destekle imajını sarsmıştır. Hatta ambargodan çıkar çıkmaz, böyle bir dağıtıcı pozisyona soyunması, İran'la ilgili tedirginliği haklı olarak artırmaktadır. Tabii ki Ruhani'nin Ankara'dan verdiği beyanlar önemlidir ve ilişkilerin devamı için hayatidir. Gel gör ki, bu beyanları eylemler süslemez ise, içeriği boş laflar olarak tarihe geçecektir. İçerisinin dolu olması için Ruhani'nin enerji ve turizm konularında ortak gümrük kapısının oluşturulmasında kurgulanacak sisteme onay vermesiyle anlaşılmaz. Bu ekonomik boyut, tabii olarak İran için de hayatidir ve ilişkilerin pekişmesinde bu bağlantılar garanti rolünü oynayacaktır. Burada esas olan, siyaseten İran'ın sergileyeceği ilkelerin içeriğidir.

Suriye'de her gün öldürülen insanların ölümünde, kimse kusura bakmasın ama İran'ın sergilediği tavır da ortaklık oluşturmaktadır. Aynı durum Irak için de geçerlidir. İran prensip olarak İslam âleminin selamete girmesini, isteyip istemediği konusunda, kafalardaki soruların giderilmesinde tavrını ortaya koymak zorundadır. Aksi takdirde, coğrafyanın kaderini başkalarının değiştirmesine ortaklık etmiş olacaktır. Türkiye ile ilişkilerin iyileşmesi, tabii ki İran, Türkiye ve coğrafyanın selameti için önem arz ediyor. Lakin esas olan şey, bu samimiyet testinden olumsuz sonuçlarla çıkan İran'ın, yeni dönem için sınır ve ilke belirleyebilecek mi? Ayrıca bu sınır ve ilkeler, sadece Âlem-i İslam'ın geleceğini mi yoksa İran'ın çıkarlarını mı kılavuz belleyecek?Bunu, Ruhani ve İran yönetimi, önümüzdeki süreçte takip ettikleri siyasetle sunacak. Acaba İran'ın dar zamanlarındaki söylemleriyle, geniş zamanlarındaki eylemleri nihayet birbiriyle vahdet oluşturabilecek mi? Önümüzdeki süreç, samimiyet sınavından kimin geçeceğini, kimin ise sınıfta kalacağını, muhakkak tekrar gösterecektir.

Sevil Nuriyeva/Star

  • 5
  • 17
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...

ÜÇ MADDEDE KRİTİK HAFTA

1)Türkiye bütün engellemelere, itip kakmalara rağmen ekonomide beklenenin üzerinde büyüyor. Müthiş bir şey! Son veriler içerdeki ve dışardaki muhalefetin tadını kaçırdı.2015'te en hızlı büyüyen dört G20 ülkesinden biriyiz. Fakat yetmez, yetemez! Bu rakamlarTürkiye'nin hedeflerini anlatmıyor. Sırtını sağlamlaştırmıyor. Yeni üretim ve bölüşüm stratejileri için büyüme modelimizi değiştirmemiz lazım. Cumhurbaşkanı'nın faizkonusunu "en önemliler" listesinde tutmasının nedeni bu. Anlaşmazlık sanılanın aksine enflasyon konusu üzerinde değil, yeni bir büyüme modeli meselesi üzerinde düğümleniyor. Fakat bu "küresel merkez"in hiç hoşlanmadığı bir yol. Küresel ekonomininefendileri "faizler düşürülsün" diyenleri önce cehaletle suçluyor sonra, iktidardan düşürmenin yollarını arıyor. Gerçek bu kadar yalın! Merak eden, geçen hafta HilalKaplan'ın Brezilya ile ilgili "Bizimkisi bir faiz hikâyesi" başlıklı yazısını okuyabilir. İşte tam bu yüzden kritik bir haftaya giriyoruz. Bakalım, yeni Merkez Bankası başkanı Murat Çetinkaya 20 Nisan'da ne yapacak?

2- Türkiye'nin yeni bir büyüme politikasına ihtiyacı olduğu noktasında Beştepe'yle Bakanlar Kurulu arasında uyum var mı? Şüpheli. Siyasette bu farklılıklar olağan karşılanmalı. Fakat asıl problem başka yerde. Geçen hafta Cumhurbaşkanlığı ekonomibaşdanışmanlarından Cemil Ertem'e "büyük sermayemizin bu kadar büyümek yeterli diyedüşündükleri kanısındayım" dedim. "Daha beteri şu ki," dedi Ertem; "yeterli bulmuyorlar,fazla büyüdüğümüzü düşünüyorlar!" Sonuç? İş zor. Yol engebeli. Bu bakımdan önemli ekonomi makamlarında değişiklikler ve benzeri hamleler bu haftanın önemli konuları.

3- Gelelim Brezilya'ya... Bu yazı çıktığında Başkan Dilma'nın azli konusundaki oylama muhtemelen bir sonuca varmış olacak. 2018'de yeniden başkan seçilebileceği söylenenefsane eski başkan Lula ise özel yetkili savcıların kuşatması altında. Halk direniyor. Fakatmalum, "yolsuzluk" gibi iddialar güçlü çağrışımlar taşıyor. Brezilya, 17 Aralık'ını aşamadı!Merak ediyorum, on yılda aşağıdan orta sınıfa çekilen 40 milyon ve açlık sınırından kurtulan 10 milyon insan nasıl tavır koyacak? Başkan Lula'nın "sadece ekmek, ilaç çalanhalk değil, vergi kaçıran burjuvalar da yargılanabilsin" diyerek açıklamaya çalıştığı hukuk düzenlemeleri şimdi yoksulların partisine bir "hukuk darbesi" gerçekleştirmek üzere. İbret alınacak olaylar.

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 6
  • 17
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...

ABD VE AB'NİN MASA ÇAĞRISI KUŞKU UYANDIRIYOR!

ABD, AB ve AP çözüm sürecine dönülmesi için bastırırken, içeride ve dışarıda da masa güzellemeleri hız kazandı. Dünyanın değişik "masa" tecrübeleri yeniden ısıtılıp gündeme getirilmeye başlandı. Ne de olsa "masa" medenî dünyanın sembolü; bizim de "masa"dan geri kalmamamız öğütleniyor mütemadiyen. Ankara sanki o masaya hiç oturmamış ve sanki o masayı hiç tecrübe etmemiş gibi durmadan masaya davet ediliyor.

Bu kadar "masa" güzellemesi kuşku verici. ABD ve AB'nin "çözüm süreci"ne dönülmesi için dayatmada bulunmasının Türkiye'nin hayrına olmayan bir anlamı olmalı. Batı, PKK'nın kara kaşı kara gözü için herhalde Ankara'ya baskı yapmıyor; esas olan her zaman Batı'nın kendi çıkarlarıdır. Ankara'yı ısrarla masaya davet ediyorlarsa, demek ki Ankara olmaksızın elde edemeyecekleri bir şeyin peşindeler. Peki o şey nedir?
PKK'yla "müzakere" yapmak, o örgütün başka hiçbir yerden alamayacağı icazeti ve meşruiyeti altın tepside ona sunmak anlamına gelir. Ankara'nın bu kadar ısrarla masaya davet edilmesinin sebebi budur: PKK'nın silahla alamadığını, milletin PKK'ya vermediğini devletten masada almayı hesaplıyorlar. Masanın kirli yüzeyini, "çözüm süreci"ni Türkiye'de başlatarak terörü bitirmek isteyen o samimi ve kararlı iradenin gözünden saklamak için masaya türlü türlü örten o kötücül akıl; anaların ağlamasını istemeyen, şehit haberlerinin gelmesini istemeyen bu ülke insanının hayrına şeyler planlamayacaktı elbette. Nitekim öyle de oldu.
Akan kanı durdurmak isteyen, elini taşın altına atan, gerektiğinde baldıran zehrini içmeyi göze alan bir siyasi irade, liderlik vardı ve çözüm süreci bu anlayışla başlatıldı. Fakat devletin "masası" ile PKK'nın "masası" birbiriyle hiç örtüşmedi; masanın üstünde farklı, altında farklı gündemler oldu. Ankara'nın yeniden masaya çağrılmasının sebebi PKK'nın eksik kalan, alamadığı "anlaşmayı" ve "meşruiyet imzasını" tamamlamasını sağlamak. Devleti masaya razı ederlerse bu yarım kalan iş de tamamlanmış olacak. Yani PKK, devletleşme yoluna girecek.
Dışarıdan ve içeriden bu kadar çok masa güzellemesi yapılması bundan. PKK'nın kanlı katliamlarının amacı, devleti "müzakereye" razı etmektir. Türkiye ve bu coğrafya şartlarında devletin PKK'yla müzakere masasına oturması/oturtulması, Ortadoğu'yu yeniden dizayn etmek isteyen aklın işine yarayacaktır, bizlerin değil. Çözüm istemek, barışı desteklemek ayrı, "barış" adı altında Türkiye'yi tuzağa düşürmek ayrı.

Kurtuluş Tayiz/Akşam