Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 17
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Panama Kâğıtları (Panama Papers) diye bilinen, tarihin en büyük 'sızıntısı' olarak sunulan belgeler, zenginlerin vergi yükümlülüğünden kaçmak için açtırdıkları 'offshore' hesapları yöneten bir hukuk şirketinin 40 yıllık kayıtlarından oluşuyordu. Bu sızıntının 'vurduğu' dünya liderlerinden birisi Britanya Başbakanı David Cameron'dı. Belgelere göre, Cameron'ın babasının bu şirket üzerinden açtırdığı bir hesabı vardı ve yüzbinlerce poundluk vergiden bu şekilde kurtulmayı başarmıştı. Cameron önce kendisiyle ilgili iddiaları reddetse de, sonradan babasının 'offshore' hesaba para yatırarak vergi yükümlülüğünün bir kısmından kaçındığını kabul edip, kendisinin de 2010'a kadar burada hisse sahibi olduğunu açıklamak durumunda kalmıştı.
Ki Cameron bu işlemler sayesinde 57.700 dolar gelir elde etmişti. Babasından 550.000 dolar miras kaldığını düşününce, bu mirasın da önemli bir kısmının Panama'daki hesaplar sayesinde elde edildiğini söylemek yanlış olmaz.
Sizi bu detaylarla daha fazla yormayıp, sözü, geçen hafta, Britanya Parlamentosu'nda, bu mevzuyla alakalı yaşanan ilginç bir gelişmeye getirmek istiyorum. Parlamento'da Cameron'ın yolsuzluğu konuşulurken, İşçi Partisi'nin önde gelen isimlerinden, 46 yıldır milletvekili olan, 84 yaşındaki Dennis Skinner söz alıp ayağa kalktı. Cameron'la ilgili mal varlığı üzerinden eskiden sorduğu bir soruya cevap alamadığı anekdotunu anlatan Skinner, protestocuların Cameron'a hitap ettiği şekilde, "KaypakDave'in bugün burada cevap vermesini istiyorum" dedi. Sonra sesler yükseldi.
Parlamento Başkanı sükûneti sağladıktan sonra, Skinner'dan sözünü geri almasını istedi. Aksi takdirde Başbakan'dan bu soruya cevap vermesini istemeyeceğini beyan etti. Skinner, Cameron'ın Britanya halkına verdiği zarardan bahsederek, "sözümü geri almıyorum" deyip yerine oturdu. Bunun üzerine Parlamento Başkanı, Skinner'a kanunun 43. maddesine göre bugünlük Parlamento'dan ayrılması gerektiği talimatını verdi ve Skinner ayağa kalkıp salonu terk etti. Bu sahneleri izlerken bir de Türkiye siyasetini, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a Başbakan iken ve meclis kürsüsünden şimdi edilen hakaretleri düşündüm. Bizim asgari nezaket seviyemizin kimilerince nasıl ayaklar altına alındığını esefle bir kez daha anladım. Dünyada kimse Skinner'a yapılanı "ifade özgürlüğü" diye savunmadı. Bilakis "İngilizlik böyle bir şey işte", "Adamların parlamento gelenekleri ne güzel" yağcılığı çekildi. İşte böyle...

  • 2
  • 17
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın, geçen pazar günü Meryem Ana Ermeni Patriklik Kilisesi'nde tehcirde hayatlarını kaybeden Osmanlı Ermenilerini anmak üzere toplanan cemaate göndermiş olduğu taziye mesajı çok değerli bir vizyonu ortaya koyuyor. Hadi zıplasınlar yine, bu bir devrim… Maalesef, tarihi acıları, olayları ve demokratik kavram ve olguları sürekli istismar eden, onlardan "siyaseti dizayn etmek için siyaset dışı cephanelikler" üreten bir güruh ile karşı karşıyayız. Bunu HDP çok sık yaparken, CHP de ona uymuş vaziyette. Medyaları ise sadece bu işle iştigal ediyorlar. Ben Strasburg'da görevli olduğum sırada HDP'nin verdiği 24 Nisan 1915'te tehcire çıkarılan ve öldürülen Ermeni mebuslarla ilgili araştırma önergesi de bunun son örneğiydi.
Özgür Gündem de 24 Nisan'da Ermenice harflerle "Soykırım devam ediyor" manşetiyle çıkmıştı. Bu yaklaşımdan, acıların, etnik sorunların veya genel kavramların nasıl oportünistçe kullanıldığını anlıyoruz.
Bütçe görüşmelerinde, bakanımızın okuduğu bir İstiklal Savaşı şiirinde geçen "Yunan" sözcüğünden ötürü CHP ortalığı birbirine kattı. "AK Parti etnik ayrımcılık yapıyor ve gayrimüslimleri ötekileştiriyordu." Ben de cevaben kürsüde CHP pratiğinin el koyduğu vakıf mallarının iadesi ve yeni mal edinmesinin yolunu açan kanun değişikliği kavgalarında Kemal Kılıçdaroğlu'nun konuşmasını hatırlattım. Azınlık vakıflarına yapılan bu haksızlığı kaldıran AK Parti'ye "Cumhuriyetin temelini dinamitliyorsunuz" diye haykıran Kılıçdaroğu'ydu. Ve bir belge daha gösterdim. Meclis'ten geçen kanunun iptali için Anayasa Mahkemesi'ne yapılan CHP başvurusu; Kemal Kılıçdaroğlu imzalı…
HDP ise daha kötüsünü yapıyor. Bugün bizzat Kürt halkına en büyük bedeli ödeten, yüzlerce şehidin gelmesine yol açan, Çözüm Süreci'ni istihbarat örgütleriyle bir olup zehirleyen, Güneydoğu'da esen baharı kışa çeviren PKK'nın yediği herzeleri "Soykırım devam ediyor" diyerek aklamaya, örtbas etmeye çalışıyor, dış destek bulmak için istismar ediyor. Ceylan Yeğinsu'nun New York Times'daki Sur'un kamulaştırılması haberinde yaptığı gibi, o destek de hemen geliyor. Dün İttihatçılarla düşüp kalktılar, bugün de neo ittihatçılar, FETÖ ve elitlerle aynı haltı yemekteler.
İnci gibi karşısında dizildikleri Cumhurbaşkanı ise, aslında siyasi bir getirisi olmayan, hem de Karabağ geriliminin yaşandığı günlerde, Osmanlı Ermenilerinin torunları olan bizlere üçüncü kez taziye mesajı gönderiyor.
Yani yine baldıran zehri yudumluyor… Kürt ve Kürtçe inkârını ayaklarının altına alıyor, gasp edilen azınlık mallarını iade ettiriyor, onun açtığı yoldan Meclis'e 60 yıl sonra Ermeni, Süryani, Ezidi, Hıristiyan ve Romanlar giriyor. Ve bu kişiye karşı darbe dilenciliği yapmak üzere, Ermeni ve Kürt'ün hakkını güya savunan bir pespaye güruh var.
Bizlere düşen ise, geçmişimizi, değerlerimizi ve acılarımızı suiistimal edilmekten korumaktır. Kürtler, azınlıklar ve herkes, bu kara propaganda aletine dikkat etmelidirler. Yoksa ahiret gününde atalarımızın yüzüne bakamayız. Ne iyi ki her geçen gün cilaları daha da dökülüyor ve altındaki kötü sima beliriyor. Ve biz o simayı yüz yıl öncesinden öyle iyi tanıyoruz ki!

  • 3
  • 17
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Uluslararası Para Fonu, (IMF) kuruluş şartının 4. maddesi çerçevesinde üye ülkelerde her yıl gerçekleştirdiği incelemenin Türkiye bölümünü geçen hafta yayımladı. Önceki yıllardan farklı olarak piyasalarla üç değerlendirme aynı anda paylaşıldı. 1-IMF uzmanlarının tespitleri. 2-İcra Direktörleri Kurulu'nun kanaatleri. 3-Türkiye adına Fon yönetiminde bulunan İcra Direktörü İbrahim Çanakçı'nın görüşleri. Bu, çok boyutlu bakış açıları da gösteriyor ki Türkiye ekonomisi dış şoklara karşı dayanıklı. IMF, risk unsuru olarak küresel sermaye hareketlerine işaret ediyor. Merkez Bankası ile ilgili olarak kamuoyunda oluşturulan kanaatten fazlasıyla etkilendiğini hissettiriyor. Para politikası araçlarının kullanımında bağımsızlıkla ilgili ezberini tekrar etmesine karşın, global şartların ve Türkiye ekonomisindeki genel gidişatın faiz indirim yönlü olduğu gerçeğini teğet geçiyor.
Fon, geç de olsa Türkiye'nin, Suriyeli sığınmacılarla ilgili fedakârlığının değerini de teslim ediyor!
IMF'nin klişe değerlendirmelerinin ötesinde, Türkiye'yi yükselen piyasalar içinde ayrıştıran en önemli husus "yapısal reform ajandası!" Nitekim bu husus Sn. Çanakçı tarafından şöyle özetleniyor: "Hükümet, kapsamlı bir yapısal reform ajandası izleme ve belirli takvim çerçevesinde ilgili önlemleri kabul etme taahhüdünde bulunmuştur. Etkin makro- politika koordinasyonu ve yapısal reformların uygulanmasının zamanlı biçimde yapılmasını temin edecek mekanizmalar iyi bir şekilde kurulmuştur. Yetkililer riskleri yönetmede ileri sürebilecekleri geniş erimli araçlara sahiptir. Tüm bu öğeler dikkate alındığında, Türk ekonomisinin son yıllarda şoklara karşı kanıtlanmış bulunan direnci devam etmeye eğilimlidir!"

  • 4
  • 17
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Son on beş yıl ABD için gerçek kâbus, Çin'in dolar bazlı ticari çevrimin dışına çıkma tehlikesiydi. Bu tehlike geçmiş değil, üstelik daha da karmaşık bir hal alarak sürüyor. Ancak tam şimdilerde bu büyük tehlikeye Suudi Arabistan dahil oluyor. Daha doğrusu, Suudi Arabistan, 1973 krizi sonrası kurulan petro-dolar sistemini sürdürmeyeceğinin işaretlerini veriyor. Bu sistem, 1975 yılında, ABD'nin Suudi monarşisiyle yaptığı ve OPEC'i de kapsayan bir anlaşmaya dayanır. OPEC ülkeleri, petrolün satışını yalnız dolarla yapacak ve petro-dolarlar ABD banka sistemi üzerinden mali piyasalarda çeşitlendirilecekti.
Suudi parası da, bir müddet sonra, dolara sabitlendi. Suudi Arabistan ve ABD merkezli bu anlaşma, yalnız bir enerji oyunu değildi, bir sermaye birikimi ve hegemonya biçimiydi aynı zamanda. Petro-dolarlar, silahlanma, Ortadoğu'da ve diğer gelişmekte olan ülkelerde siyasetin yasa dışı finansmanı için kullanılıyordu. Yani darbelerin, diktatörlüklerin ayakta kalması için bürokrasiye ve bu ülkelerin silahlanma bütçesine "yardım" adıyla ayrılan bütçeler, rüşvetler petro-dolar sisteminin olağan ticari dinamiğiydi. Bütün bu süreçte Türkiye'de de parlamenter sistem, darbelerle ve ömrü en çok bir iki yıl olan koalisyon iktidarlarıyla milletin iradesini yansıtan bir yapı olmaktan uzaklaştırıldı.
Şu günlerde bu "dehşet dengesinin", petro-dolar egemenliğinin bitmekte olduğunu görüyoruz. Suudi Arabistan'da, Kral Selman'la birlikte işbaşına gelen yeni siyasi kadrolar dolara dayalı ABD merkezli ekonominin petro-dolar ayağı olarak sonsuza kadar devam edemeyeceklerini, bu sistemin bir sonunun olduğunu keşfetti ve ABD dışında çıkış aramaya başladı. Suudi Arabistan elindeki kaynakları ve değerleri tam da şimdi değerlendirmezse bu fiyat seviyelerinden bir daha hiç değerlendiremeyeceğini biliyor.
Örneğin, şu an dünyanın en değerli şirketlerinden biri olan ve hidrokarbon rezervleri dudak uçuklatan devlet petrol şirketi Aramco halka açılırsa yalnız Suudi Arabistan'da yeni bir dönem başlamaz, dolara dayalı Bretton-Woods sisteminin petro-dolar ayağı da resmen çöker. Çünkü iki trilyon doları bulan büyüklüğüyle Aramco'nun çok küçük bir bölümünün bile halka açılması Suud ekonomisini de açık hale getirir ve riyalin, bir müddet sonra, dolara sabitlenmiş bir para olması da tartışılır. Suudi Arabistan, petroldeki değer kaybına bağlı olarak, yüz milyar dolara yakın rezerv eritti. Şimdi Aramco'nun yüzde 5'lik halka arzı bile bu kaybı fazlasıyla karşılar. Ama bundan da öte, Suudi Arabistan, ABD'nin dolara dayalı çevriminin dışına çıkar ve petrol arzını bu seviyelerde tutarak, Rusya dahil, birçok ülkenin rotasını da değiştirir. Bu değişimin, Pasifik değişimiyle birleşmesi, ABD'nin başa çıkacağı bir durum değildir ve biz şimdiki dünyanın ve bu dünyaya bağlı güç dengelerinin hızla değiştiğini görürüz.
Burada bizim tartışmamız gereken, Türkiye'nin bu değişimi tamamlayan siyasi çıkışı nasıl yakalayacağı olmalıdır.
Hiç şüphesiz ki Ortadoğu'daki petro-dolar hakimiyetinin bitmesi de bu hakimiyetin bir sonucu olan güçsüz parlamenter sistemle bizim devam edemeyeceğimizi gösterir. İşte bunun için, yenianayasa ve buna bağlı başkanlık sistemi tartışması, aynı zamanda, Türkiye için bir refah ve istikrar arayışıdır da...

  • 5
  • 17
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Şimdi bir kez de Bahçeli'siz MHP projesi denenmek isteniyor. Bu da doğal bir yöntemle değil, mahkeme kararıyla yapılıyor ve iki şey hedefleniyor. Her koşulda AK Parti düşmanlığı ve MHP'yi kolay bir şekilde sokağa çekmek. Bu noktada adı geçen adaylardan bazılarının Paralel Yapı'yla ilişkili olması nedeniyle MHP'nin kolay lokma olacağı ve son dönemde izlenen "sokağa uzak durma" siyasetinin delineceği kaygısı var.
Tam da bu nedenle MHP sadece MHP'lileri değil, herkesi ilgilendiriyor. Aynı şekilde, MHP'yi yönetmeye aday olanların söyledikleri de... Örneğin Meral Akşener MHP'yi yönetmeye aday olurken ne söylüyor? Şu ana kadar Türkiye'nin temel meseleleriyle veya bölgemizdeki küresel gelişmelerle ilgili alışılmışın dışında "yeni" bir şey söylemiş değil. Doğrusu, "iktidar" isteyen Akşener'in geleceğe ilişkin söyleyecekleri kadar geçmişe ilişkin söyleyeceklerini de merak ediyorum.
O ve çevresi 28 Şubat sürecinde askere karşı dik duruşuyla bir imaj çizmeye çalışıyor ama biz onu daha çok üstü örtülmeye çalışılan Susurluk Skandalı'nın İçişleri Bakanı olarak hatırlıyoruz. Mehmet Ağar'dan sonra o göreve gelmişti. O görevdeyken ben de Çatlı'nınTürkiye'deki görüntülerini ilk kez atv'de yayımlamış sonra da o nedenle vurulmuştum. O görüntülerde kim vardı biliyor musunuz? Skandalın bir numaralı ismi Abdullah Çatlı'nın yanı başındaki masada Meral Akşener vardı. Bildiğim kadarıyla bu konuda hiç konuşmadı. Şimdi ülkeyi yönetmeye aday bir siyasi aktör olarak ortayı çıkıyorsa o karanlık döneme ilişkin bildiklerini de açıklamalı. Evet, merak ediyorum, devlet içinde çeteleşmelerin açığa çıktığı Susurluk Skandalı neden aydınlatılamadı? Bir sünnet düğününde yan yana olduğu Çatlı'yla yakınlık derecesi ne ve o dönem işlenen faili meçhul cinayetler için ne düşünüyor?
Bir soru da bugünle ilişkili; Fethullah Gülen'le bakanlığınız döneminde görüştünüz mü?Yeşil, Mehmet Eymür ve Hanefi Avcı'nın adının geçtiği merak edilen sorular da var. Onları da başka bir yazıya bırakalım.

  • 6
  • 17
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Türkiye solu Taksim'i adeta kendi mekânı ve kutsalı olarak görüyor. Bu yüzden 1 Mayıs'ı hep Taksim'de kutlamak istiyor. Hükümet kanadı ise bu isteğe soğuk. Yenikapı ve Maltepe'de yeni miting alanlarının hazırlandığını belirtiyor ve buralarda çok daha sağlıklı kutlamalar yapılabileceğini söylüyor. Taksim'in rahat bırakılması gerektiğine inanıyor.
Her iki kesimin de haklı olduğu noktalar var. Taksim şehrin merkezi. Buradaki bir tıkanma tüm şehri kilitliyor. Ticaret, turizm, eğlence hayatını aksatıyor. Ayrıca, Taksim bölgesi güvenliğin sağlanması açısından da zorluklar arz ediyor. Bu iki yönlü: Hem kutlayıcıların güvenliğinin sağlanması hem de kutlayıcıların taşkınlık yapıp başkalarına zarar vermesinin engellenmesi. Aslında, yeni miting alanlarında daha iyi şeyler yapılabilir. Meselâ, çok büyük kalabalıklar yığılarak mesaj verilebilir. Kitap ve sanat sergileri açılabilir. Tiyatro gösterileri düzenlenebilir. Katılımcıların ihtiyaçlarını karşılamak için seyyar mutfaklar kurulabilir. Ancak, ilgili sendikaların Maltepe veya Yenikapı önerisini kabule yanaşmayacağı açık.
Diğer taraftan, sendikaların Taksim talebi de peşinen reddedilmemeli. Evet, Taksim sık sık gösterilere sahne olmamalı, çünkü bu toplumsal hayatın olağan akışına zarar veriyor. Ancak, 1 Mayıs belli toplum kesimleri için özel bir gün. Bu alanın sadece 1 Mayıs için kutlamalara tahsis edilmesi katlanılabilir bir toplumsal fedakârlık. Çünkü Taksim'de kutlama duygusu çok yoğun insanlar var, buna izin verilmemesi bu insanlarda bir engellenmiş olma duygusu yaratır. Ayrıca, Taksim'i kutlamalara kapalı tutma kararına bazı grupların uymayacağı, bunların zor kullanarak Taksim'e girmeye çalışacağı malum. Hatta bazı grupların özellikle böyle olmasını isteyeceğini tecrübeyle biliyoruz. Taksim'i kutlamaya kapatmak bu grupların ekmeğine yağ sürer ve bunlar polisle çatışmaktan memnuniyet duyar. Başka bazıları da bu çatışmaları yaygınlaştırmak ve kalıcılaştırmak için elinden geleni yapar.
Bence yapılması gereken kutlamalarda başı çeken sendikalarla anlaşmak ve Taksim'i kutlamaya açmak. Güvenliğin ortaklaşa sağlanması konusunda anlaşmak ve sendikalara sorumluluk vermek de gayet şık olur. Böylece hem özlenen bir sivil-siyasî işbirliği ortaya çıkar hem de militan sivil grupların sorumluluk üstlenerek güvenliği kolaylaştırma ve olgunlaşma yolunda adım atması sağlanır.