Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...

  • 1
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...

KİMİN SURİYE POLİTİKASI DEĞİŞMİŞ SİZCE?

Öyleyse, değişen ne? Esed'in gayri meşruluğunu vurgulamak dışında, Türkiye'nin diğer konularda eskisi gibi 'yüksek sesli' konuşmayı bırakması dışında değişen bir şey yok. Tek değişen, 'çok laf, az iş' politikasından 'az laf, çok iş' politikasına geçiş yapılmasıdır. Yani, Suriye politikasının esasına/ içeriğine dair bir değişiklik söz konusu değil. Peki ya CHP'nin Suriye politikası? CHP, Suriye politikası olarak Esed'le barışmamızı ve asla ama asla Suriye'ye adım atmamamızı savunan, YPG'ye terör örgütü diyemeyen bir parti haline getirilmişti. Kılıçdaroğlu'nun konuya dair açıklamalarından sadece birisini hatırlatayım:
"Suriye'ye girmeye kalkarlarsa bugün yaşadığımız faturadan daha ağırını ödemeye hazır olmalıyız. Bu iş Saray'da oturmaya benzemez... Uyarıyorum, sakın ha!"
Peki, Suriye'ye girdiğimizden beri CHP'den destek açıklaması dışında bir şey duydunuz mu? YPG, önceki gün bir tankımızı hedef alarak bir askerimizi şehit etti. TSK mecburen misilleme yaparak YPG'li teröristleri hedef aldı ve öldürdü. CHP buna karşı çıkabilecek mi? ABD bile YPG'ye 'Fırat'ın batısından çekil' uyarısı yaparken ve YPG Fırat'ın batısında bir askerimizi şehit etmişken, CHP, millî çıkarlar konusunda ABD'nin bile gerisine düşmeyi göze alabilecek mi?
Esed'in geçiş sürecinde yer almasına itiraz etmemenin, Ak Parti kanadındaki tek somut muhteva değişikliği olduğunu söylemek gerekir. Yoksa Türkiye'nin kendi başına Suriye'ye girmesi dahi, politika değişikliği olmadığını görmek açısından kâfi. Suriye politikamız CHP'nin istediği şekilde değişmiş olsaydı, sınırlarımızı aynı CHP'nin önerdiği gibi mutlak surette kapatıp içe dönmemiz gerekirdi. Bizse bırakın sınır kapatmayı, sınır ötesi operasyon yapıp, desteklediğimiz Türkmen ve Arap muhalifleri güçlendirmek gibi zor bir görevin altına girdik.
Kimin Suriye politikası değişmiş sizce?

Hilal Kaplan/Sabah

  • 2
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...

TÜRKİYE İLK KEZ ABD'NİN "KARA GÜÇLERİ" İLE KARŞI KARŞIYA GELDİ!

Kuruluşuna 2003'te Kandil'de karar verilen, örgütlendirilen, hazırlanan PYD, Suriye iç savaşı patlak verdikten sonra hazır silahlı zinde bir güç olarak sahneye sürüldü. Bölgedeki hiçbir gücün hazırlığı yokken PYD, hem siyasi hem silahlı bir güç olarak iç savaşa hazırdı. Daha işin başında rakip Kürt grupları bölgeden temizleyen YPG, bir anda koalisyon devletlerinin tek ve rakipsiz "kara gücü" haline geliverdi. PKK'nın kuruluş hikâyesi de çok farklı değildi; silahlı "Kürt" partisi olarak piyasaya sürülerek bütün rakiplerini vahşice piyasadan süpüren PKK böylece "Kürt davası"nın da tek temsilcisi oluverdi.

PKK da, YPG de başından beri ABD himayesinde olan yapılar. Suriye'de DAEŞ ile meşruiyet kazandırılan YPG'ye yönelik herhangi bir yönelime en büyük tepkiyi ABD'nin vereceğinden kuşku yok. Yakın zamanda Esed'in bir YPG kampını bombalaması üzerine ABD'nin "Bizim güçlerimizi bombalıyorsunuz" diyerek tepki vermesi boşuna değildi; YPG demek zaten ABD demektir. Bu nedenle Türkiye'nin Cerablus'a yönelik gerçekleştirdiği operasyondan rahatsız olanların başında ABD geliyor. Çok fazla belli etmese de ABD, operasyonun sınırlı tutulacağı umuduyla resmi olarak Cerablus'a müdahaleye sessiz kaldı.

Fakat Türkiye operasyonu kısa sürede tamamlayacağa benzemiyor, Cerablus'un yanı sıra Mare'yi de kontrol altında tutacak şekilde operasyonu sürdürüyor. YGP'nin Türk tanklarına yönelik saldırısının sebebi, bu operasyonun göstermelik olmamasının anlaşılmasından kaynaklanıyor. Bir askerimizin şehit düştüğü YPG saldırısı, ABD'nin bu operasyona ilişkin rahatsızlığının doğrudan yansımasıdır. Türkiye, ilk kez ABD'nin "kara güçleri" ile karşı karşıya geldi. Ve bu karşılaşmada Türkiye'nin YPG'yi vurmaktan çekinmediği görüldü. Eğer Cerablus müdahalesi başarıya ulaşmazsa Türkiye'nin güney sınırındaki kuşatma durdurulamayacağı gibi baş aşağı gidiş de başlar. Sonrası Türkiye'nin toprak bütünlüğünün parçalanmasıdır ki, bunu söylemeye bile artık gerek yok.

Kurtuluş Tayiz/Akşam

  • 3
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...

15 TEMMUZ'DA BÜYÜK BADİRE ATLATTIK AMA HENÜZ YOLUN BAŞINDAYIZ

Malum, bu terör örgütünün itikadi özelliği; bir tür "uyduruk din" (Batılıların "cult" dediği şey) tarafı var ki, işleri iyice sarpa sardıran şey o!
Ordu içindeki mensuplarına "lojmanda kapıya kasten içki şişesi çöpü bırak ki, bizden olduğun anlaşılmasın" diyen bir yapı bu mesela...
Sivil bürokrasideki, yargıdaki bağlılarına "cumalara katılma, amirlerinle gezmeye git" diyen bir yapı...
Bunu da daha 80'lerden itibaren uygulamaya başlıyorlar. Aldatmaktan, saklanmaktan, takiyye yapmaktan çok öte bir şeyle karşı karşıyayız. Hayatı yalan olmak bu!
Beklenen (onlara göre tek hakiki) gün için bütün hayat yalan olabiliyor. Böyle mesihçi bir zihniyetin her yerde, hemen hepimizin yanı başında kendine yer bulmamış olması mümkün mü?
Hiç şüpheniz olmasın, hâlâ aramızdalar. O yüzden hiçbir kurum, şirket, cemaat ve siyasi parti bu terör örgütü ve uyduruk din mensuplarından arınmış olduğunu iddiaya heves etmesin. Neden? Çünkü sizden biri gibi oralardalar zaten. Berbat bir şey değil mi? Neyse ki, elleri ayakları dolanıyor, ne yapıp edip açık veriyorlar.
Mesela çok AK Partili gözüküyorlar ama hep bir punduna getirip Erdoğan'a mesafe koyma,alttan alta burun kıvırma halleri içindeler...
Mesela çok Türkiye sevdalısı görünüyorlar ama bir bakıyorsunuz, nerede bir ateş var, benzinle koşuyorlar; nerede panik yaratacak söylenti var, bunların yüzleri gülmeye başlıyor.
Neyse ki, bu hallerini millet anladı, fark ediyor.Yine de işin çok başındayız. 15 Temmuz'da büyük bir badireyi atlattık ama bu pislikten bizi kurtaracak merdivenin sadece bir üst basamağındayız. Ağır ağır tırmanacağız!

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 4
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...

"CUMHURBAŞKANIMIZIN YANINDA DURAN BÜTÜN YAZARLARI İTİBARSIZLAŞTIRMA PROJESİ"

Sayın Erdoğan 2011'den itibaren yeryüzünde hiçbir liderin maruz kalmadığı kadar korkunç bir psikolojik harbe maruz kalmıştı. O kadar ki, ailesinin tüm fertlerine varıncaya değin kişilik katline uğratıldı. Zaten, 1999'daki Pınarhisar Cezaevi'nden 2011'e kadar, suikast girişimi dahil birçok badireyi atlatmıştı. Başlarda, Erdoğan'ın yanında durdunuz. Hatta, daha fazla yanında durma yarışı uğruna, nerdeyse birbirinizi ezecektiniz. İşleriniz de tıkırında gidiyordu maşallah. "Gezi tertibi" başta olmak üzere, dahili ve harici algı operatörlerine karşı, 17 – 25 Aralık 2013'e kadar da sağlam durdunuz.
İçinizde, "mesaj alındı" diyerek mendil düşürenler olmadı değil. (Bu nedenle Ahmet Altan'ın Taraf'ında, yani, FETÖ'nün kripto yayın organında, manşetlerden alkışlandılar; bununla da kalmadı, kamuoyu anketleri marifetiyle adeta nirvanaya ulaştırıldılar.) Gelgelim, "onlar bizi bağlamaz" deseydiniz, kimsecikler size bir şey diyemezdi. Ne zamanki, 2013 sonrası FETÖ ile kora kor mücadele başladı, hepinize bir haller oldu; onlardan pek farkınız kalmadı. Ne oldu, neden böyle oldu; gelinler mi aldınız, damatlara mı geldiniz? Yoksa tavuklarınız birbirine çoktan karışmıştı da bizim mi haberimiz yoktu?
Belki de, FETÖ'nün de bağlı olduğu "üst akıl"a başka silsile veya rabıtayla intisap etmiştiniz, bilemiyoruz. Bizim bildiğimiz şudur: Erdoğan seçilmiş cumhurbaşkanı olarakBeştepe'ye çıkınca, eliniz ayağınız oynamaya başladı. Hatta… İçinizden birileri ipten kazıktan kurtulmuşçasına, Erdoğan'ın arkasından acayip kulisler çevirmeye başladı.
Bu ülkede her seçimi kaybeden Kılıçdaroğlu'nun liderliği tartışılmadı ama 1994'ten beri girdiği her seçimi kazanan Erdoğan'ın liderliği tartışılmaya başlandı.
Açıktan açığa değil tabii; gayet sinsice! Evvela "liderliği" troyka misali üçe ayırdılar; "yürek", "akıl," "bilek" dediler. "Yüreği" Erdoğan'a lütfedip "aklı" ve "bileği" kendilerine aldılar. Komik ama gündüz gözüyle yapılan buydu. Sonra, Erdoğan'a "efsanevi lider" demeye başladılar. Öyle coşmuşlardı ki, "onursal başkan" demelerine ramak kalmıştı. "Özgül ağırlığını" Erdoğan'ın yanında durmaya borçlu olan bir muhterem, "içimdeki sevgi azalmış olabilir" diyerek, Erdoğan'ın karşısına geçme egzersizleri yapmaya başlamıştı. Vaktiyle "içindeki Erdoğan sevgisiyle" yanıp tutuşan bir başka muhterem de, "Reis otur oturduğun yerde, işimize karışma, keyfimizi kaçırma" yollu cart curt etmişti.
"Restorasyon hükümeti" kurabilmeleri için Sayın Cumhurbaşkanımızı Beştepe'ye "hapsetmeleri" gerekiyordu. Böyle düşünüyorlardı. İçlerinden en aklı başında olanlardan biri, "Beştepe'yi boşalt" diye yazacak kadar ileri gitti. (Fetullah Gülen'in kendisine aldığı evi o boşaltabilecek mi bakalım? Hüseyin Gülerce'nin mezkur ev iddiasını henüz yalanlamadığı için soruyorum.) "Üst akıl yok" diye diye "aklını yele veren bilge" de, "AKP - CHP restorasyon hükümeti kurulsaydı, 15 Temmuz darbe kalkışması yaşanmazdı" diyebildi. Rahmetli felsefe hocam Buud Hayri Bey olsaydı, "tek ayaküstünde yakalandın evladım, çık dışarı" derdi.Bizim böyle diyecek halimiz yok.
Fakat şuncağızı söylemeden geçmeyelim: "Adı ekmel, iman-ı ekmel,ihsân-ı ekmel, ihlas-ı ekmel" olan kişi cumhurbaşkanı seçilseydi de hiçbir şey olmayacaktı. Zira, 15 Temmuz kalkışmasıyla hedeflenen, ağrısız pansumansız gerçekleşmiş olacaktı. Sayın Erdoğan'ın 15 Temmuz darbesinin ardından "gittikçe diktatörleştiğini" söyleyen Henri Barkey ile15 Temmuz akşamıBüyükada'daki toplantıya katılan köşe yazarının yazdığı gazete vardı ya, işte o gazetede kalem oynatan "türbanlı köşe yazarı" da, tıpkı Cemal Hasan gibi, "Erdoğan 2011'den sonra diktatörleşti" ifadelerine yer vermişti. Lafın düzünü edelim: Mahut lakırdılar nihayetinde 15 Temmuz işgal girişimine zemin oluşturmaktan öte hiçbir anlam taşımıyordu.
Diyeceksiniz ki, milletçe bir olmaya, birlik olmaya çalıştığımız şu dönemde, "Erdoğan düşmanı AKP'li fırıldaklarla" veya "siyaset hırsızlarıyla" uğraşmanın, bir başka ifadeyle, 15 Temmuz öncesi defterleri açmanın manası ne? Tamam, açmayalım eski defterleri. Tamam, milat olsun 15 Temmuz. Tamam, şairin dediği gibi, "ihanet bir bilmecedir" deyip geçelim, fazlasını söylemeyelim. İyi, güzel, tamam da… Sayın Erdoğan'ın yanında duran yazarlara neden sinsice vuruyorlar hâlâ? Neyin hesabını görüyorlar? Cumhurbaşkanımızın yanında duran yazarları itibarsızlaştırmaya çalışmakla, nihayetinde, kimin itibarına saldırmış oluyorlar?

Salih Tuna/Yeni Şafak

  • 5
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...

SİZ NE ZAMAN AKILLANACAKSINIZ?

2013'teki Çözüm Süreci önlerindeki en büyük fırsattı. İlk kez bir siyasal iktidar ortaya samimi "çözüm iradesi" koydu. Güzel olan bu toplumsal barış projesinin arkasında güçlü bir halk desteğinin de olmasıydı. Çünkü aklı başında herkes yıllardır akan kandan ve çatışmaları sonlandırmak için defalarca tekrar edilmiş yöntemlerden bıkmıştı.
Yapamadılar, "5 dk. delikanlı" olamadılar. Devletin, siyasetin ve Türk halkının büyüklüğünü, hoşgörüsünü, ABD'nin ve İran gibi kimi bölge devletlerinin "manen üç kuruşluk" desteği karşılığında ellerinin tersiyle ittiler.
Önce taciz saldırılarıyla sürecin arkasındaki halk desteğini azaltmaya çalıştılar. Bürokrasiyi tahrik ettiler. Sonra bu yerli ve milli projeye "illaki gözlemci lazım" diyerek üçüncü ülkeleri göreve çağırdılar. Bugünler için 90'larda dizayn edilen PYD'yi öne sürüp, Suriye'de kendilerine vaat edilen "Kandil devleti"ni sürece iliştirmeye çalıştılar.
Ve nihayetinde 7 Haziran seçimlerinde bir dalga yakaladıklarını hissedip tüm maskelerini çıkartarak Türkiye'nin karşısına "devlet talebiyle açıkça" dikildiler. Dikilmek dediysem, ABD'nin kucağında elbette. O günlerde bu ilişkinin ahlaken ve siyaseten olduğu kadar mantıken de yürümesinin olanaksız olduğunu defalarca yazdım, söyledim. Zira tüm emperyalistler gibi "ABD deterör örgütleriyle uzun yürümezdi." Dengeler sıkıştırınca, ne idüğü belirsiz, güvenilmez bir terör örgütü olan Kandil'i değil, yarım asırlık meşru müttefiki Türkiye'yi seçecekti.
Kinleri boylarını aştığı için laf anlayacak halde değillerdi. Medyasıyla, HDP'siyle birlikte ABD'nin PYD'ye verdiği silahları işaret ettiler.
Notre Dame'ın Kamburu romanında, platonik aşkı Esmeralda'nın kendisine su vermesini lütuf sayan zangoç Quasimodo gibi söylendiler: "ABD de bize silah verdi. Bizi seviyor!"
Ah, aklı hırsını aşan zavallılar. Tetikçiye verilen silah sevgi gösterisi olur mu?
Bak şimdi o ecnebi silahlarıyla bir TSK tankını vurup askerimizi şehit etmenizin ardından ananızdan emdiğiniz sütü burnunuzdan getiriyor Türkiye. Ve dün desteğine güvenip sağa sola sataştığınız ABD gıkını çıkartmak şöyle dursun Ankara'nın "Suriye'deki bir PKK-PYD oluşumu kırmız çizgimizdir" tezine tam destek veriyor. Kullanılıp atıldınız yine. Hem de 30 yılda kaçıncı kez. Tekerrür eden tarih değil insanların aptallığıdır derler. Siz ne zaman akıllanacaksınız acaba?

Melih Altınok/Sabah

  • 6
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından...

AHMET HAKAN NE YAPMAYA ÇALIŞIYOR?

Hep birlikte Ahmet Hakan'nın tarafsızlığına inanmaya hazırız hazır olmasına! ama önce bir kaç soruyu, içimiz daha da rahatlasın ve ona gönül rızasıyla daha fazla ''iman'' edelim diye soralım.

1-Darbelerden arındırılacak bir siyasal hayatın yeniden yapılandırılması süreçlerini, darbeci olduğu tarihin çürütülemez kanıtlarıyla tescilli olan bir ordunun eski askerleriyle neden paylaşmak zorundayız?

2-Bir askeri darbeyi hayatı pahasına meydanlarda önlemiş olan bir halk, neden darbeci bir ordunun eski askerlerinin fikrini merak etsin? Kendinizi ustalıkla halkın yerine ikame ederek, sanki halkın tek merak ettiği şey'in bu olduğuna hangi ahlak ve vicdan kriterleri ile karar veriyorsunuz?

3- Basit bir mantıkla FETÖ terör örgütünün, bu eski askerlerin işbaşında olduğu dönemlerinde TSK'ya sızdığını bir veri olarak kabul edersek, o gün bu sızmaları önleyememiş bu dahi ve yetenekli şahsiyetlerin, bugünden sonra benzer sızmaları önleyebilecek kapasitede olduklarını nasıl olur da herkesin gözünün içine soka soka ileri sürebiliyorsunuz? O gün işe yaramayan yeteneklerinin bugün işe yarayabileceğinin garantisi sadece sizin kefaletiniz mi?

4- Özellikle ekrana sıkça çıkardığınız kimi yüzlerin 12 Eylül darbesinde görev yaptıklarını bilmiyor olamazsınız? 12 Eylül'de 30 yaşında olan her asker mutlaka Evren Paşa diktatörlüğünde görev almıştır. Size göre bu durum hakiki bir ahlaki soruna yol açmıyor mu? Kime söylüyorum! Ey ahlak geldiysen kapıyı iki kez tıkla...

5- Büyük bir bölümü Ergenekon ve Balyoz davalarının sanığı durumunda olan bu bireyler, hukuken aklanmış olsalar bile, toplumsal bir meşruiyete sahip oldukları kanısına nereden varıyorsunuz? Toplumsal hayatın meşruiyeti ahlak ve etiktir, hukuk değil. Kaldı ki hukuk da usul ve yöntemleriyle kendince meseleyi haklı olarak kararlaştırmıştır. Darbeci bir ordu herşeyden önce darbeci bir geleneğe sahiptir ve biz bunun en yakıcı örneğini çok değil bir ay önce yaşadık.

6- Anlaşılan yeni dönemi de algılamakta güçlük çekiyorsunuz! Çünkü bu halk yani darbeyi tankların önüne yatarak önleyen halk artık ''eskisi gibi'' eğittiği, techizatlandırdığı ve maaşını ödediği kendi memurlarının siyaset hakkındaki fikirlerini merak etmiyor. Yok öyle bir şey. Bir avuç darbe heveslisi dışında hiç kimse bu çabalara zerre kadar değer biçmiyor.

7- Söyler misiniz; bu ülkede profesyonel asker olmak için kişilerin başına silah mı dayatılıyor? Bu kişiler zorla mı subay yapılıyor? Eğer bu doğru değilse o zaman bu kadar imtiyaz talebi neden? Mahkemesi, hastanesi ve denetlenemeyen harcamalarıyla bu yapı bir ordu mu yoksa devlet içinde başka devlet mi? Bu toplum, bu halk güvenlik sorunlarını çözmek için orduyu görevlendirir. Diğer devlet kurumları nasıl sadece kendi alanlarından sorumluysa ordu da sadece güvenlikten sorumlu olmak zorundadır. Bu bakımdan Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü ile TSK arasında ne fark var? Peki DSİ neden darbeci bir güruh üretmiyor da TSK üretiyor?

İlhami Işık/Star