Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Atatürk, hem Cumhurbaşkanı hem de CHP Genel Başkanı'ydı. İnönü, hem Cumhurbaşkanı hem de CHP Genel Başkanı'ydı.
Üstelik İnönü, Atatürk'ün ölümünden hemen bir buçuk ay sonra "değişmez genel başkan" ilan edilmiş, bu durum taa 1946'ya, bu durumun "çok partili sistemde ayıp kaçtığı" farkedilene kadar sürmüştü... Demin eksik söyledim, 1927'den itibaren Atatürk de "değişmez" genel başkandı tabii. Memlekete demokrasi gelmişti ya, şimdi evinde dolma saran bazı bayan köşe yazarlarının deyimiyle. 1946'da İnönü'nün değişmezliği değiştirildi ama parti başkanının öyle kurultayda falan değil "milletvekileri tarafından" seçilmesine karar verildi. (Bu partinin şimdi de "değişmez" değil ama "kolay kolay değişmez" bir genel başkanı vardır maşallah.) Demek ki neymiş efendim, bu memlekette "partili cumhurbaşkanı" hiç görülmemiş bir şey değilmiş!
Asıl partisiz devlet başkanlarımız, padişahlardır. Fakat bir Reşat'ın İttihat yanlısı, bir Vahdettin'in İtilaf yanlısı oldukları da bilinir. Demek ki orada bile mutlak tarafsızlık yokmuş. Daha sonra Celal Bayar DP'nin cumhurbaşkanı oldu. Fakat "partili gibi" davranması muhalefet tarafından hiç de hoş karşılanmadı. İnönü yapınca oluyordu, Bayar yapınca olmuyordu. İnönü'nün yakasında altı oklu rozetle dolanması helal, Bayar'ın topuzunda DP amblemli bastonla dolanması haramdı.
1960 darbesinden sonra "cumhurbaşkanı seçilenin partisiyle ilişkisi kesilir" ilkesi getirildi.
Bu seçilen "emekli memur" olduğu sürece mesele yoktu. Bir Ahmet Necdet Sezer'in (ki tarihimizde en çabuk unutulan cumhurbaşkanıdır) eğilimleri görmezden gelinecekti. Gürsel, Sunay, Korutürk, Evren, maşallah çok tarafsızdılar. Örneğin birinin 12 Mart darbesini, ötekinin 12 Eylül darbesini bilip de meşru hükümete haber vermeyeceği kadar... Hele Evren, "şu partiye oy verin, bu partiye vermeyin" diyecek kadar. Fakat bir Özal, bir Demirel...
Mis gibi partili kimlikleri ön plandaydı ama bir komedi oynanıyordu işte...
Tuhaftır, Abdullah Gül'ün "parti kökeni" de, seçilirken çok gürültü kopardı ama sonra, yedi yıl boyunca alerji yaratmadı. İş Recep Tayyip Erdoğan'a gelince suratlar haset ve nefretle karardı. Şimdi iktidar, yeni anayasadan önce, eskisi üzerinde bir "ön değişiklik" tasarlıyor, partili cumhurbaşkanı ilkesi geri gelecekmiş. Muhalefet kızıp köpürüyor. Hayrola efendiler, yoksa Atatürk ilkelerine karşı mı çıkıyorsunuz? Bu işi Atatürk'ten iyi mi bileceksiniz? Cumhurbaşkanının partisi sizinki olunca iyi de öteki olunca mı maraza çıkıyor? "Çaktırmadan partili" olunca makbul ama Atatürk gibi "adını koyalım" deyince mi sorun?

Engin Ardıç/Sabah

  • 2
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Siyasetin doğal akışıyla değil de siyaset mühendisliğiyle bir yerlere geliyorsanız, o yeri hak etmediğiniz gibi hakkını da veremezsiniz. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun durumu tam da böyle. Partisini bir adım ileri götüremediği gibi giderek irtifa kaybettiriyor. CHP'nin 6 yıldır yaşadığı bu.
Tabii bunun ceremesini sadece CHP'liler değil tüm Türkiye çekiyor. Daha da çekecek gibi çünkü CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, 1 Kasım seçimlerinden sonra başka bir ruh hali içinde ve tam bir dibe vuruş yaşıyor. Ankara'da, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Genel Kurulu'ndaki şu konuşmaya bakın:
"Darbe hukukuyla beraber ele alacaksak Anayasa'yı değiştirelim. Darbe hukuku kalsın, biz bu Anayasa'yı değiştirelim; ne için? 'Başkanlık sistemini getireceğiz.' Bir kişi konuşacak,Türkiye susacak. Bir kişi konuşacak, hâkim ona göre karar verecek. Bir kişi konuşacak, ona göre milletvekili listeleri hazırlanacak. Böyle bir başkanlık sistemini kan dökmeden bu ülkede gerçekleştiremezsiniz. Açık ve net."
Bu sağlıklı bir siyasi aklın ürünü olamaz. Bir partinin "başkanlık" önerisini beğenmeyebilirsiniz. Ama şu denebilir mi: "Böyle bir başkanlık sistemini kan dökmeden gerçekleştiremezsiniz."
Ayrıca kimse referandumsuz, seçimsiz bir sistem değişikliğinden söz etmiyor. Karar verecek olan da toplum. Peki, nasıl oluyor da, bu zeminde Kılıçdaroğlu'nun aklına "kan dökmeden" sözü gelebiliyor. Kılıçdaroğlu darbe mi yaptıracak yoksa iç savaş mı çıkartacak? Sağlıklı bir aklın ürünü değil bu yaklaşım. Kılıçdaroğlu'nun bu sözlerini rahmetli Necmettin Erbakan'ın 90'ların ortasında söylediği ve yanlış yorumlanan o sözleriyle de kıyaslamamak gerekiyor.
Çünkü Erbakan'ın kapalı bir grup toplantısında söylediği "Türkiye, muhakkak bir geçiş süreci yaşayacak. Bu kanlı mı olacak yumuşak mı olacak? Buna, bu millet karar verecek" sözü "vesayet rejimi"nin tavrına ilişkindi. Aslında Kılıçdaroğlu'nun bugün söylediği de onu doğruluyor. O sözü, dönemin ANAP Başkanı Mesut Yılmaz Refah Partisi'nin iktidara gelişiyle ilgili "Kanlı mı, kansız mı olacak?" gibi sunmuş öyle de akıllarda kalmıştı. Dahası o söz Refah Partisi'nin en önemli kapatılma nedeni olmuştu.

Mahmut Övür/Sabah

  • 3
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
  • 4
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Türkiye öz topraklarına dahi müdahaleyi ima eden Sevr'i parçaladı attı ama, mesela Sykes-Picot'ya gücü yetmedi. Yetmesi için ya Sultan Abdülhamid'i hal etmemiş ve 1.Dünya Savaşı'na girmemiş ya da bu savaşı Almanya ile kazanabilmiş olması gerekiyordu. İttihatçı troykanın hayalperst hedeflerle 1.Dünya Savaşı'na girmesinin ne kadar yanlış olduğunu, Çanakkale ve Kut'ül Amare savaşlarını kazandıktan kısa bir süre sonra İstanbul ve Kut'ül Amare'yi elimizle İngilizlere teslim ederken anlamıştık. Almanya'nın piyadesi olmanın bedelini acı bir şekilde ödedik. Bugün bu düzenin artık kendi cüssesini taşıyamıyor olması, yeni bir dünya düzeni kurmayı zorunlu kılıyor. Ortadoğu ve Türkiye hâlâ coğrafya olarak iktidar üretilen bir yer. Sadece petrol ve doğalgaz yatakları nedeniyle değil; dünyayı birleştiren bir merkez olma özelliğiyle de.

Artık ne Ortadoğu, ne Asya, ne Güney Amerika ne de Türkiye eskisi kadar kolay kontrol edilebiliyor. Türkiye'yi 2002'ye kadar laikçi elit ve bürokratik vesayet ile uzaktan yönetebilmişlerdi. Hangi siyasi meşrepten olursa olsun, milli ve halkçı liderlerin ataklarını da darbelerle kestiler. Ancak, bilgi tekelinin kırılmasından, enformasyon devriminden tutun da küreselleşmenin etkileri ve çok kutuplu dünyaya geçiş ile açıklanabilecek pek çok faktör, artık dünyayı 20. Yüzyıl kuralları ile yönetmeyi imkânsız kılıyor. Bir çatlak oluştu ve o çatlaktan Brezilya, Çin, Hindistan, Endonezya, Güney Kore ve Türkiye gibi ülkeler başlarını uzatıyorlar.

Türkiye ise 2023 hedeflerini eğer gerçekleştirebilirse, bölgesinde tarihi bağları ile birlikte karşı konması zor bir çekim merkezi oluşturacağını fark ettirmiş durumda. PKK'sından tutun paralel örgütüne kadar uzaktan kumandaya tabi yapılanmaların harekete geçirilmesi, CHP ve HDP'nin buna ayak uydurması, medyanın da bu kavgada merkezi rol oynaması bundan. Brezilya'da ve Türkiye'de eşzamanlı şekilde seçilmiş siyasi aktörlere karşı yaşanan operasyonlar ve ilginç bir benzerlikle bunlara yolsuzluk ambalajı giydirilmiş olması, halkın kafasını karıştırmaya, bir oldu bittiyle bu sıçramayı tersine çevirmeye dönük. Modern demokrasilerin parlak argümanlarını, düşünce, ifade ve medya özgürlüğünü birer Truva atına dönüştürüp, yaşanan müdahalenin bir halk hareketi veya meşru bir demokrasi talebi olduğunu göstermeye çalışıyorlar.

İşin karıştığı yer ise, bu ülkelerin gerçekten demokratik sorunları olması… Ama bizzat dün yeğe göğe sığdıramadıkları Batı destekli diktatörlerin veya askeri yönetimlerin günahlarını temizlemeye çalışan sivil siyasi aktörleri diktatörlük söylemleri ile yıpratmaya çalışmak, el altından terör örgütlerine göz kırpmak halkın dikkatinden de kaçmıyor. Medya, STK ve insan hakları örgütleri üzerinde tekel oluşturdukları için bu ülkeler aslında ne yaşandığını anlatmakta zorluk çekiyorlar. Yüzlerce yıl emek vererek oluşturulmuş dünya düzenini yapısöküme uğratmak sabır, cesaret, kararlılık ve özgüven istiyor. Ne iyi ki bunlar bizlerde fazlasıyla var.

Markar Esayan/Akşam

  • 5
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Özellikle siyaseti tartışırken "Nedensellik" (Causalite) kavramına pek önem vermeyiz. Siyasette işimize gelmeyen ya da istemediğimiz bir durum gerçekleştiğinde bunun nedenlerine eğilip tahlil etmek yerine, sonuca hiç etkisi olmayan nedenlere takılıp, kendimizce suçlular ararız. Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun nöbeti devretmesinin zamanı geldiğinde de bu duruma öfkelenenler "Neden bu noktaya gelindi" sorusuna cevap aramak yerine sorumlu olarak sosyal medya mesajlarının yazarlarını ilan edip, onları suçlamaya başladılar.
Hukuk Fakültesi'nde eğitim görürken bize "Nedensellik" kavramını somut örneklerle anlatmışlardı. Bu örneklerden birini hatırlatayım... Bir adam uçakla yapacağı yolculuk için bir taksiye binip hava alanının yolunu tutar. Yolda taksinin lastiği patlar. Adam başka bir taksiyi çevirip onunla uçağa yetişmeye çalışır. Ama bu arada vakit kaybettiği için biletinin olduğu uçağı kaçırır. Bir sonra kalkan uçağa biner ve o uçak düşer. Adam da uçaktaki yolcularla birlikte hayatını kaybeder.
Burada "Nedensellik" kavramının devreye gireceği sorunsal şudur: Adamın ailesi kayıplarından ötürü lastiği patlayan ve adamın ilk uçağı kaçırmasına neden olan taksinin şoförüne mi, yoksa uçağın ait olduğu havacılık şirketine mi dava açmalıdır? Davutoğlu'nun nöbeti devretmesine yol açan nedenleri de bu açıdan tahlil etmek yerine, bu durumu sosyal medya mesajlarına bağlamak da "Nedensellik" kavramını göz ardı etmek durumundan farksızdır.
Kimse Ahmet Davutoğlu'nun canla başla Başbakanlık görevinin gereklerini yerine getirmeye çalıştığını inkâr etmiyor... Ama bazıları kendilerini "Hocacı" konumunda gördükleri için, görev değişimi noktasına neden gelindiğini tahlil etmeye gerek görmüyorlar. Daha da ötesi bu bazıları Davutoğlu sanki Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın alternatifiymiş gibi yaklaşıyorlar olaya. Oysa Erdoğan da Davutoğlu da, aralarındaki dostça ilişkilerin bundan sonra da devam edeceğini vurgulayan açıklamalar yapmaktalar. Yani olay kişisel egoların çatışmasının bir sonucu değil. Sadece karar mekanizmalarının oluşması sürecindeki uyumsuzluklardan ötürü, nöbet değişiminin gerçekleştiği noktaya gelindi.

Mehmet Barlas/Sabah

  • 6
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Canlı yayında söyleyinceye kadar "Düşük Profilli" kelimesi öyle kendi halinde, sessiz, sakin, samimi, vakur, mütevazı, işine odaklanmış, dikkat çekmeden ilerleyen, yani düşük profilli bir kelimeydi. Her kelime anlam kaymasına uğrar. "Düşük Profilli" kelimesi de birden bire Türkçe'nin en galiz hakaretlerinden birine dönüştü. İnsanlar birbirlerini artık düşük profilli olmakla suçluyor, "bizim içimizde düşük profilli yok" açıklamaları yapılıyor. İngilizce "Low Profile" kelimesinin çevirisi olarak Türkçe'ye geçmiş "Düşük Profilli" kelimesi henüz sözlüklerimizde yer almıyor; ancak bu aşamadan sonra bir hakaret ifadesi olarak anlamlandırılacağına şüphe yok. Öncelikle bu talihsiz kelimeye, manasının değişmesine vasıta olduğum için özür borçluyum.
Low Profile (düşük profil) isimli Türkiye'de de faaliyet gösteren uluslararası bir marka var. Marka değerlerine zarar verdiysem onlardan da özür dilerim.
"Kanlı mı olacak kansız mı olacak" ifadesi bağlamından koparılmış ve rahmetli Necmettin Erbakan'a son derece haksız biçimde yapışıp kalmıştı. Mekanı inşallah Cennet olsun.
Bugün rahmetli babamın Hakk'a vuslatının birinci ayı doldu. Çocukken marangozluğa başlamış, bir gözünü ve parmaklarını bu meslekte kaybetmişti. 80'lerin ortasında bir gün işten eve erken ve mutsuz döndü. Müdürüyle tartışmış, ona "teessüf ederim" demiş, marangozluktan alınarak temizlik işlerine verilmişti. "Oğlum şu sözlüğü getir" dedi, birlikte manasına baktık, "yazıklar olsun" demekmiş.
Yanlış anlaşılma nedeniyle Fransa'nın bir hapishanesinde kısa süre tutuklu kalan bir arkadaşım anlatmıştı: "Gardiyan sabah geldi ve Fransızca bir kelime söyledi, anlamadım ve "no" dedim, gitti. Ertesi gün yine geldi, yine aynı kelimeyi söyledi, yine "no" dedim ve gitti. 3. gün de aynısı oldu. 4. gün 'bakalım ne olacak' diyerek bu anlamadığım kelimeye 'evet, yes' dedim. Hücrenin kapısını açtı ve beni bir saatliğine havalandırmaya çıkardı.
"Düşük Profilli" tanımlamasının muhalefet tarafından çarpıtılmasını anlarım. Ancak, en yakın dostlarımın dahi anlamını bilmedikleri bu kelime üzerinden linç girişimleri beni incitti. Yine de canları sağ olsun. "Bizim mahalle başkanımız bile yüksek profillidir, ilçe başkanlarımız arasında bile düşük profilli kimse yoktur" sözleri haklı ve yerinde sözler. Ancak aynı arkadaşların, Türk Hava Yolları uçaklarında yapılan "iniş için alçalmaya başlıyoruz" anonsu karşısında hosteslere "sensin alçak" ya da "siz alçalın, bizim yerimiz yükseklerdir" demelerinden ciddi ciddi korkuyorum.
Canlı yayında söyleyinceye kadar "Düşük Profilli" kelimesi öyle kendi halinde, sessiz, sakin, samimi, vakur, mütevazı, işine odaklanmış, dikkat çekmeden ilerleyen, yani düşük profilli bir kelimeydi.
Kelimelerin manaları değişir. Hata ettiğimi kabul ediyor, faydası yok biliyorum ama, istemeden de olsa verdiğim rahatsızlıktan dolayı herkesten özür diliyorum.

Aydın Ünal/Yeni Şafak