Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 13
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

MHP'de iç savaş yaşanıyor
Aslında MHP'nin 1 Kasım seçimleri sonrası sert bir kongre yarışı yaşaması, sadece parti içibir ihtiyacın sonucu değil, daha çok MHP dışı odakların tercihi. Nasıl ki 7 Haziran öncesi HDP bir proje olarak desteklendiyse şimdi de MHP destekleniyor. Bu dış faktör, zaten sert geçen parti içi mücadeleyi daha da sertleştiriyor. Bu durum, MHP'yi de aşarak herkesi ilgilendiriyor. Çünkü sadece MHP değil, MHP üzerinden Türkiye siyaseti dizayn ediliyor.
CHP'de 4 koldan muhalefet
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun son kurultaydan başlayarak, sürekli dozu arttıran biçimde demeçler vermesi sadece iktidarı değil, muhalefet partilerini ve CHP'lileri de rahatsız ediyor. Kılıçdaroğlu'nun bunu neden yaptığına ilişkin CHP'lilerin iki tahmini var; Biri merkezingerilim siyaseti istemesi, ikincisi de CHP içi muhalefetin gölgelenmesi... CHP içi muhalefet korkutuyor çünkü birkaç koldan harekete geçilmiş durumda. Baykalcılar her zamanki gibi fırsat bekliyor. Bu kez Şahin Mengü daha iddialı bir hazırlıktan söz ediyor: "Kötü yönetiyorsunuz, çekilin" sloganıyla yola çıkan ekip içindeGüldal Mumcu adı da geçiyor. CHP'de rotasını sokağa çeviren ve ses getiren isim ise Muharrem İnce... İnce, siyasetin delege pazarlıklarıyla değil, halkla yapılmasını istiyor ve Anadolu'dan merkeze yürümede kararlı... CHP içinde Kılıçdaroğlu'ndan rahatsız olanlar sadece Baykal-Muharrem İnce hattı değil, onları da şaşırtacak olan sol-Alevi siyasi aktörlerin hareketliliği... İki ay önce "Bu işKılıçdaroğlu ile gitmez" noktasına geldiklerini şu sözlerle yazmıştım: "CHP'de ilk kez hem parasal gücü olan hem de belli bir tabana seslenen Alevi siyasi aktörlerin Kılıçdaroğlu yönetimine karşı muhalefet etmeye hazırlanmaları her açıdan dikkat çekici."
Korkunun esir aldığı parti HDP
7 Haziran başarısını heba eden HDP'de de derin bir rahatsızlık var. İradesini PKK'ya teslimettiği için kimse de sesini çıkaramıyor. Bu rahatsızlık da basit bir hareketlenmeyle değil bir patlamayla sonuçlanır. Ancak henüz o noktaya gelinmiş değil. Siyasi partilerimizdeki manzara böyle...
Hepsi de çalkantılı. Ancak şu ayrımı da yapmak gerekiyor. AK Parti dışındaki tüm partilerin yerinde saymalarının iki önemli nedeni var; statükoyu savunmaları ve küskünlerden oluşmaları. Dünyada statükocular ve küskünlerin umut verdiği de görülmüş değil.

Mahmut Övür/Sabah

  • 2
  • 13
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Sırbistan, Karadağ, Makedonya, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Moldova ise AB ile yaptığı GKA karşılığı vizesiz seyahat hakkı elde etmiş ülkeler. Ukrayna, Gürcistan ve Kosova bizim gibi, yani Komisyon'dan tavsiye kararı çıktı, Konsey ve Parlamento oylamalarının yapılması bekleniyor.
Bu süreçte söz konusu ülkenin gerçekleştirmesi gereken bir yol haritası ortaya konuluyor. Komisyon bu yol haritasının uygulanmasından tatmin olunca Konsey ve Parlamento'ya vizelerin kaldırılmasını öneriyor. Bu aşamaya kadar Türkiye üzerine düşeni yapmış olmalı ki Komisyon tavsiye kararını açıkladı. Peki, ama neden şimdi iş tıkanıyor?
Normalde Komisyon kararını açıkladıktan sonra Parlamento ve Konsey'de oylamalar yapılır. Parlamento'nun salt çoğunlukla tasarıyı onaylaması şart, onaylamazsa Konsey'e gidiyor ve Konsey'in görüşü alındıktan sonra yine Parlamento'ya geliyor.
Türkiye için şu aşamada süreç dondu, zira terör tanımında birtakım değişiklikler yapılması kriterlerin tamamlanması için şart gibi sunuluyor. Yalnızca o kadar da değil, bu aşılsa dahi kişisel verilerin korunması, yolsuzlukla mücadele ve şeffaflık, polis ve yargı teşkilatlarının AB ile koordineli çalışması başlıklarında da ciddi pürüzler çıkabilir. Tüm bunlar aşıldıktan sonra oylamaya gidilmesi isteniyor.
Türkiye ise böyle bir süreçte teröre yaklaşımını değiştirmemekte kararlı. Kararlı olmakta da haklı zira AB'nin terör tanımı Türkiye'deki mevcut tanımla uyumsuz değil, üstelik bu bir hava meselesi. Konuştuğum tüm uzmanlar şayet çözüm süreci devam ederken bu noktaya gelinse AB'nin kâğıt üzerinde hiçbir değişiklik talep etmeyeceğini söylüyorlar.
AB, Türkiye Devleti'nin fiilen kendini yok saymasını istiyor
AB'nin Türkiye'den istediği 'Organize suçlarla ve terörle mücadelede temel insan haklarına uyulması'. Ve terör tanımının buna göre yapılması. Bu başlık altında PKK ile mücadele kapsamında sokağa çıkma yasakları ve Güneydoğu'da uygulanan politikanın değiştirilmesi isteniyor. AB aynaya hiç bakmıyor. IŞİD saldırılarından hemen sonra hem Brüksel'e hem Strasburg'a gitmiştim. Sokaklarda eli silahlı askerler sıkıyönetim havasında kimseye göz açtırmıyorlardı. Türkiye'nin bir bölgesinde topyekun ayaklanma ve savaş çıkaran bir terör örgütüne karşı hangi devlet eli kolu bağlı kalabilir?
AB'nin Türkiye'nin terör tanımını niye eleştirdiği de bir muamma, zira 2002'de kendi çizdiği çerçeveye göre PKK tam bir terör örgütü. AB ise bu örgüte karşı Türkiye güvenlik güçlerinin mücadelesini kınıyor ve onların yargılanmasını istiyor. Acil ateşkes ve müzakereye davet ediyor. Kısacası, AB'nin istediği şey bir anlamda Türkiye'nin terörle mücadele etmemesi. Bu olabilir mi?
Elbette PKK salt askeri tedbirlerle bitmez, yıllardır bitmiyor. O nedenle temelde çok cesur veradikal bir adım olan çözüm süreci başlamıştı. Yıllardır yakalım, yıkalım ve bu iş bitsin diyen, çözüm sürecine de bu mantıkla karşı çıkanları tabii ki alkışlayacak halim yok, yıllardır dediklerim ortada. Ancak çözüm süreci ilkesizce PKK tarafından bozulmuşken, her gün masum mecburi hizmetini yapan gencecik askerler ölürken 'devlet mücadele etmesin' demek 'ey devlet sen fiilen kendini ortadan kaldır' demektir. AB bu tutumu değiştirmezse geri kabul anlaşmasının da yürürlüğe girmesini beklemesin...

Nagehan Alçı/Milliyet

  • 3
  • 13
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Rejim sorunu yok sistem sorunu var. Merak etmeyin Türkiye'de bir rejim tartışması başlarsa bu tartışmaya ilk önce "makul çoğunluk" yani muhafazakar dindarlar karşı çıkar. Aslını sorarsanız, adamlar "sosyal iktidarın" nasıl da ellerinden kayıp gittiğini görüyor olmanın telaşıyla eski müttefiklerini harekete geçirmek için, içinde "kan" geçen cümleler kuruyor. Çünkü biliyorlar, küçük alanlarındaki küçük iktidarlarını sürdürmelerinin de imkanı kalmayacak, "sistem değişikliği" olduğunda. Bunu bildikleri için sistem değişikliğini "rejim değişikliği" diye pazarlamaya, sunmaya çalışıyorlar. "İyi saatte olsunlar"ı göreve çağırıyorlar, "kan" diyerek.

Oysa Türkiye'de cumhuriyet projesi tutmuştur. Bu milletin rejim ile bir sorunu yoktur. Ve bu sorunun oluşmamasında, Adnan Menderes'ten, Necmettin Erbakan'a, Turgut Özal'dan Recep Tayyip Erdoğan'a uzanan siyasi düşüncenin katkısı büyüktür. O halde Türkiye'de bir rejim sorunu yoktur. Fakat bir sistem sorunu vardır. Her ne kadar "parlamenter sistem ile yönetiliyoruz" desek de şu anki sistemin parlamenter sistem ile hiçbir ilgisinin olmadığını dağdaki çoban bile bilmektedir. Hem güçler arası dengeden bahsedeceksiniz, hem de şu anki mevcut sistemden şikayetçi olmayacaksınız… Şaşırtıcı!

Cumhurbaşkanı hem sorumsuz hem neredeyse bütün yetkileri elinde toplamış olacak, üstüne üstlük bir de millet tarafından doğrudan seçilecek… Parlamentoya gerektiğinde (Anayasa Mahkemesi'nin 367 kararı gibi) yüksek yargı eliyle müdahale edilecek… İç Tüzük ile gerektiğinde Meclis kilitlenecek… Bütün bunlarla birlikte en son MHP'nin kurultay sürecinde olduğu gibi yargı erki keyfiliğin dibini bulacak. Ve biz hala "Türkiye'de sistem sorunu yoktur" diyeceğiz öyle mi? Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Ak Parti yürümeyen sisteme karşı bir öneri getirmektedir: BAŞKANLIK.

"Alternatifi olan çıkıp söylesin, tartışalım" diyen de aynı çevredir. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'nun temsil ettiği zihniyet ise tartışmayı, "kan" ile boğma eğilimindedir. Çünkü zihinlerinin arkasında "Türkiye, sadece Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir ülke" cümlesi yatmaktadır.

Hasan Öztürk/Yeni Şafak

  • 4
  • 13
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Bireylerin de toplumların da doğalarında var olan "Üst değerler"le bunları yok sayan ve kendilerine benzemeyeni yok etmeyi, aşağılamayı amaçlayan kötü alışkanlıklar sürekli çatışırlar. Ama geniş kitleler, ahlakın, dinin hukukun simgelediği üst değerleri benimsedi. "Laiklik" ve "Özgürlükçü demokrasi" gibi araçlar gelişmiş insanlık anlayışının sahip çıktığı üst değerleri kurumsallaştırdı. Ama yine de en gelişmiş toplumlar bile dönem dönem kendileri gibi düşünmeyen, farklı inançlara sahip ya da değişik etnik kökenlerden insanları "Ötekiler" veya "Tehdit" olarak gördüler. Avrupa kültürünün önemli bir kaynağı olan Almanya'nın 20'nci yüzyılda Yahudi ırkından olanlara uyguladığı Genosit buna bir örnek değil midir?
Ama artık herkesin anlamış olması gereken bir gerçek var. Tek tip insana dayalı toplum yaratmak mümkün değildir. Amerika'nın egemen beyazları, Amerikan siyahlarını beyazlaştırmadılar. Avrupa'nın Katolikleri, ne Yahudileri ne de Protestanları Katolik yapabildiler. Farklılıklar korunarak bu farklılıklara sahip bireyleri ve toplum kesimlerini asgari müştereklerde birleştirecek uzlaşmaları aramak en akılcı yoldur. Biz Türkler, 21'inci yüzyılda hâlâ kendi içimizdeki farklılıkları, asgari müştereklerdeuzlaştırmak konusunu çözebilmiş değiliz. Kendilerini "Yerleşik kentliler" yahut "Beyaz Türkler" ya da "Cumhuriyet Muhafızları" olarak gören kesimlerin, bu konuda bir durumdeğerlendirmesi yapmalarının zamanı gelmiştir.
Kırsaldan kente göç eden köylülere karşı "Halk geldi vatandaşın huzuru kaçtı" tepkisi koyan, iktidarı belirleyen seçmen çoğunluğunu "Göbeğini kaşıyanlar" şeklinde niteleyen sözde kentsoylu söylemler, bu kesimin sahip çıktığı "Çağdaşlık" olgusu ile çelişki halindedir.
Sayıları ve etkileri giderek azalan bu kesimin görünümünü Herkül Millas şöyle tasvir etmişti:
"Halktan kopmuş, halkı aşağı gören, Batı'nın temel gerçeklerini ne anlamış ne de benimsemiş, büyük oranda özenti bir yaşam biçimi yaşamaya çalışan, Osmanlı yöneticisi bozması bir tür memur aristokrasisi... Bu sınıf burjuva değil, bu sınıfın karikatürüydü..." Özetle "Kültür üreten ve Batı'yı yüzeysel kopya etmekle yetinmeyen, kimlik açısından ezik olmayıp özgüvenli olan, zenginliğini devlete yamanarak sağlamayan ve asalakolmayan" Beyaz Türk modeli özlemi içindeyiz.

Mehmet Barlas/Sabah

  • 5
  • 13
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Millete değil.. Milletvekillerine soruyorum.. Lafa geldi mi, vatanı, milleti kimseye bırakmayan MHP'li, Ak Partili vekillere.. 8 vatan evlâdını cennete uğurladığımız gün,

TBMM'nin başkanlık koltuğunda Pervin Buldan'ın oturduğunu gördüğünüzde ne hissediyorsunuz?.. Gazi Meclis'in koridorları, bebek katili övgüleriyle inlerken, PKK marşları söylenirken mecliste, hiç rahatsız olmuyor musunuz?..

Şimdi geçen hafta görüşülemedi teklif.. Bu çarşamba görüşülme umudu var.. Bakın orada yapılacak olan propagandaları görün..

Defalarca yazdık.

Komisyonu böyle terörize eden örgütün genel kurulda neler yapacağını bilmiyorum.. Temennim odur ki, 367'yi geçsin ve dallanıp budaklanmadan bitsin bu iş..

Yanlışlıkla referanduma gitmesin..

Eğer referanduma gidecek bir sayıda kalırsa, o zaman B planına geçilmeli.. Yani?.. Teklif bizzat Ak Partililerce düşürülmeli ve komisyon gündemine HDP'lilerin dokunulmazlığını içeren teklif getirilmeli.. Yani en başından yapılması gereken yapılmalı..

Ersoy Dede/Star

  • 6
  • 13
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Suriyeli deyince çoğumuzun aklına İstanbul'da sokakta çaresizce yardım bekleyen Suriyeliler geliyordur. Ancak Antep'e gelirseniz bu fikrinizin epeyce değişeceğini garanti ediyorum. Yalnızca, Antep'in sokaklarında dilendirilen Suriyeli çocuk göremememizden falan bahsetmiyorum.
Daha somut veriler var elimde. Örneğin kentteki kayıtlı Suriyeli işletme sayısı, Gaziantep Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı Eyüp Bartık'ın verdiği rakamlara göre çok kısa bir sürede 25'ten 750 civarına dayanmış durumda. Yani Antep'in orta sınıfına, ekonomimize katkı yapmaya başlayan, vergi ödeyen Suriyeli misafirlerimiz hızla dahil oluyor. Yüzlerce yıldır, bölgenin en güvenilir ve başarılı ticaret erbabı olarak nam salmış Suriyeli girişimciler Antep'e ve Türkiye'ye çok şey katacak.
Gaziantep Türkiye'nin yedinci büyük sanayi kenti. Dolayısıyla yalnızca Suriye ve Irak'taki karmaşa değil, uçak düşürme krizinin ardından Rusya'nın Türk mallarına ambargo uygulaması da hayatı etkilemiş. Ancak yaratıcılık adeta genlerinde olan kentin sanayicileri ve tüccarları alternatifler bulmakta gecikmemişler.
İhracatçılar Putin'in ambargosunun zararının Türkiye'den çok Rusya olduğunu söylüyorlar. Şöyle ki. Türk malları, "arka kapılardan" yani Belarus gibi ülkeler üzerinden yine Rusya'ya ulaştırılıyor. Artan sadece lojistik maliyeti. Ancak bu maliyeti yüklenen de Türkiyeli ihracatçılar değil, Rus halkı.
Çünkü ülkeye ulaştırılan malların fiyatlarına bu ek maliyet de yansıyor. Yani Putin kaş yapayım derken yine göz çıkartmış durumda. Pireye kızıp zaten yoksul olan Rusları tükettikleri ürünlere daha fazla bedel ödemek zorunda bırakıyor. Kızdığı ülkenin işadamlarına da daha fazla kazandırıyor.

Melih Altınok/Sabah