Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 20
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Sabah yataktan kalkar kalkmaz "bugün iktidara ne çamur atsam" diye düşünmeye başlayan postalcılar, şimdi de Binali Yıldırım Hükümeti'nin "kuruluş hızına" bozulmuşlar...
AKP kongresi sadece birkaç saat sürmüş, oyların sayılması bir saat bile sürmemiş, hemen ertesi gün Yıldırım'a görev verilmiş, o da yirmi dört saatten az bir zamanda bakanları belirlemiş, gene yirmi dört saat bile geçmeden cumhurbaşkanı onaylamış ve kabine listesi açıklanmış...
Fazla hızlıymış.
"Teamüle" uygun değilmiş.
Oysa eskiden hükümet programının hazırlanması, ne güzel, en az bir hafta kadar sürermiş...
Fena mı işte, başkanlık sisteminde işlerin ne kadar çabuk ve etkili yürüyeceği hakkında bir ipucu, bir fikir sahibi oldunuz!
Üzülmeyiniz, sırada güvenoyu var. Birkaç gün de bununla geçer, işler yavaşlamaz ama siz mutlu olursunuz.
Sonra "sizinkiler" ara ara gensoru önergesi falan verirler, reddedilir ama "muhalefetgörevi yerine getiriliyormuş gibi" bir hava doğar, ona da sevinirsiniz.
Böyle böyle geçinir gidersiniz, maaşınız işler.
Başkanlık sistemi olsa, o hükümet "akşamına" açıklanacak ve ne güvenoyu olacak ne de gensoru. Hopursanız da bopursanız da beş yıldan önce ne hükümeti devirebileceksiniz ne de erken seçim isteyebileceksiniz.
O zaman ne yazacaksınız?
Atatürk'ü anlatırsınız. Acaba Atatürk devrinde başbakan kaç günde belirlenir, hükümet kaç günde kurulur, programı kaç günde okunurmuş, öğreniriz.

Engin Ardıç/Sabah

  • 2
  • 20
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Bu süreçte, bu sayede hem güçlü bir orta sınıf ortaya çıktı hem de yoksul sınıflardan orta sınıfa geçiş hızlandı. Ancak AK Parti'yi iktidara taşıyan ve daha çok Erdoğan'la somutlanan kapsayıcı ve üretime dönük yatırımcı büyüme politikaları kurumsallaştırılamadı. Maliye tarafında yalnız faiz dışı fazla vermeyi başarı sayan, para politikası tarafında da enflasyonu tutmayı (düşürmeyi diyemeyiz) amaçlayan iktisat politikası bütünü "resmi" politika olarak varsayıldı.

Buradaki mücadele, çok açık söylemek gerekirse, Erdoğan'ın ısrarı ile mevcut resmi politikayı ısrarla sürdüren siyasetçi ve bürokratlar arasında geçti. Tabii ki Türkiye'nin birçok stratejik konusunda olduğu gibi bu konuda da muhalefetin bir dahli yoktu ve bu çok önemli mesele AK Parti'nin bir iç meselesi olarak sessiz ve derinden sürece damgasını vurdu. Bugün gelinen noktada Türkiye'nin ekonomide patinaj yaptığı, gerekli stratejik sıçramayı yapacak adımları atamadığı ortadadır. Tasarrufların düşüklüğünden, enflasyona oradan ısrarlı işsizlik ve cari açığa değin tüm temel sorunların kaynağı ısrar edilen para ve maliye politikası yanlışlarıdır.

Öncelikle, mevcut para ve maliye politikalarında köklü bir değişiklik gerektiği ortadadır. 2001 krizi sonrası, Derviş Programı denilen ve geleneksel IMF programlarının, dalgalı kur rejimi ile, revize edilmiş hali olan programı artık tümüyle geride bırakmamız gerekiyor. Bu program, istikrar adı altında para ve mali piyasalarında, faiz ve bütçe sıkılığı temel araçlarıyla, kontrolü öne çıkarmakta ve burayı temel başarı kıstası olarak görmektedir. Bu bakış açısıyla ortaya çıkan politika, belli bir dönem toparlanmayı sağlamıştır. Ama bu, sürdürülebilir (başarı) değildir.

Öncelikle Türkiye ekonomisinin önümüzdeki 10 yıl içinde hedeflediği büyüklüklere ulaşması için ihtiyaç duyulan yıllık ortalama yüzde 6-7 seviyelerinde bir ekonomik büyüme, iç tüketim ve ithalata dayalı olarak sürdürülemez. İhracatın yüksek katma değer içeren yeni bir küresel rekabet dinamiğiyle buraya en yüksek katkıyı vermesi gerekir. Kaldı ki, görülmüştür ki, mevcut programla ortalama yüzde 7'lik bir büyüme sağlasak bile, bu oran cari açık ve yüksek enflasyon gibi temel sorunları katlanılmaz ve sürdürülmez kılmaktadır.

"Bu noktada önemli olan husus; sadece sanayide üretim yapmanın bir ülkeyi sanayileşmiş ülke statüsüne taşımadığıdır. Sanayileşmiş ülke olmak için ülkenin kendi üretim ve ürün teknolojisine sahip olması, teknoloji yoğun ve bilgi yoğun sanayilerin payının, emek ve sermaye yoğun sanayilerin payının üzerinde olması gerekmektedir." Bu çerçevede; ülkemiz ekonomisinin hedeflediği 2023 yılı vizyonuna ulaşması için; "yüksek teknolojili ve katma değerli sektörlere, faktör verimliliği artışına ve yurtiçi tasarruflara dayalı" yeni bir büyüme modeline ihtiyaç vardır. Ribasız, üretime dayanan yeni bir ekonomi anlayışı burada temeldir. Bu programın temel başlıklarını yazmaya devam edeceğiz ancak işe mevcut para ve maliye politikalarını değiştirmekten başlanılacağının altını yeniden çizelim.

Cemil Ertem/Milliyet

  • 3
  • 20
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

İki gündür sosyal medyada Semiha Yıldırım hakkında sefil bir kampanya döndürülmeye çalışılıyor.
Hani öyle ki, insan şuracıkta yazı konusu etmeye bile utanıyor.
Artık alıştığımız "Başı örtülü First Lady olmaz!" itirazlarından "bu kadar köylü görüntü de olmaz" noktasına kadar gelindi.
Bu terbiyesizlikleri yapanlara kızanlar da laf yetiştireceğim diye yine "görüntü" üzerinden tartışmaya katılıyor.
Oysa bu bir bakıma tuzağa yakalanmanın ta kendisi!
Laikperest çakma elitlerin esas derdi görüntü değil ki!
Yalan bu!
Onlar dinden, dindar insanlardan ve Anadolu irfanından neredeyse tiksiniyorlar ve genç kuşakların toplumsal bilinçdışında bu tiksintinin iz bırakması için her fırsatı kullanıyorlar.
Hiç uymamak gerek ama öyle de zor ki!

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 4
  • 20
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Erdoğan düşmanlığı ile gözleri kör olanların, dimağları dumura uğrayanların ve vicdanları kararanların, AK Parti delegesinin iradesini anlamaları mümkün değildir. Evet, nedir bu Erdoğan sevgisi, bağlılığı ve sahiplenme?

Birincisi Erdoğan'ın şahsı ile ilgilidir. Sevip sevmeme önemli değil, bu insanda bir liderlik karizması var. Hitabetiyle, siyasete en alt basamaklardan gelip kendisini ispatlamasıyla, icraatlarıyla, bilhassa Gezi olayları, 17/25 Aralık darbe teşebbüsü ve 7 Haziran-1 Kasım sürecindeki liderliği ile AK Parti tabanı, fırtınalı sularda test ettikleri liderlerine sonuna kadar güveniyorlar. CHP tabanı, MHP tabanı öyle değil diye AK Parti tabanı niye küçümseniyor?

AK Partililer "Biz liderimizi bulduk, sonuna kadar ona sahip çıkacağız" diyorsa, bu duruş neden demokratik bir anlayış görmüyor, buna saygı duyulmuyor? Hani vicdan hürriyeti, fikir ve kanat hürriyeti?

İkincisi, yıllardır hasretini çektiğimiz kutlu yürüyüşün büyüyerek devam etmesi arzusudur. Bu ülkede manevi değerleri önemseyen ve İslam'ı yaşama adına gelecek endişesi taşıyan büyük kitle, özledikleri lidere ve hükümete kavuştuklarına inanıyorlar. "Kendi değerlerimize bağlı kalarak da ayağa kalkabiliriz. Batı'nın ilmini teknolojisini alalım ama bizim yüksek insanî hasletlerimiz, bir millet kardeşliğimiz var. AK Parti iktidarı ve Erdoğan'ın liderliği ile tarihi bir fırsat yakaladık. Biz bugünlerin hasreti içindeydik. Çok şükür bugünleri de gördük. Aman bu yürüyüş sekteye uğramasın. Aman yakalanan bu fırsat heder olmasın. Şahıslara, kimin başbakan, bakan olduğuna takılmayalım..." diye düşünüyorlar. "Bu kutlu yürüyüşte Erdoğan bize lazım, Türkiye'ye lazım..." diyorlar.

Hele terör saldırıları ile Türkiye'ye boyun eğdirmeye çalışanların Erdoğan'a baskılarını, yüklenmelerini ve içerdeki şer ittifakının direnmesini gördükçe... Hele küresel güç odaklarına taşeronluk yapanın Pensilvanya'dan kin ve nefret saçmasına ve Washington'dan, Brüksel'den artan yedi düvel saldırılarına içerledikçe, Erdoğan'a daha da sahipleniyorlar. Büyük ve güçlü Türkiye'nin hasretini çekmeyenler, Erdoğan bağlılığını anlayamazlar...

Hüseyin Gülerce/Star

  • 5
  • 20
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

MHP'de paralel yapı destekli bir siyasi ameliyat yapılmaya çalışıldığını defalarca söyledik.
Hiç kuşkusuz bu operasyonu yapanların birinci önceliği MHP'yi ele geçirmek. Zira Bahçeli'nin liderliğini yaptığı MHP "inatçı ve negatif bir muhalefet" yapsa da, paralel yapının kuklasına dönüşmemek için gayret sarf etti.
Bahçeli, talihsiz bir biçimde paralel yapı söylemlerini kullansa da, partisine paralel yapı unsurlarının sızmaması için uğraştı.
7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri öncesinde aday listeleri arasına girmeye çalışan paralel yapı mensupları ve işbirlikçilerine müsaade etmedi.
7 Haziran seçimleri sonrasındaki tavrıyla "yüzde 60'lık blok fantezisi"ni çökertti.
Temmuzda "devrimci halk savaşı" adı altında iç savaş ortamı oluşturmaya çalışan PKK'nın işine gelecek işler yapmaktan kaçındı. Sokağı ve gençliği işaret eden radikal sağcılaraalan açmadı.
Yapılmak istenen, paralel yapının güdümünde, HDP'yle ve yeni CHP'yle yan yana durabilecek ve operasyonlara açık bir MHP oluşturmak.
Peki ya başarılı olmazlarsa?
O zaman da B planı devreye sokulacak. Nedir o?
Yeni bir partiye doğru yol almak ve "sağdaki küskünler"i bu çatı altında toparlayarak AK Parti'ye karşı "güçlü bir alternatif" oluşturmak.
Zira bu planı yapanlar AK Parti'yi "soldaki oluşumlar" ve "sol tandanslı başkaldırılar"la alt edemeyeceklerini gördüler. Paralel yapının darbe girişimlerinden bir sonuç elde edilemeyeceğini gördüler.
Bu durumda sağdan bir alternatif çıkararak AK Parti'yi yerinden etmeye çalışıyorlar.
Bu hesap bugünün hesabı değil elbette. 2019'un hesabı.
Nihayetinde bu da bir siyasi mücadele biçimi ve iktidar stratejisi denebilir. Ne var ki sahici bir siyasetin gerçek bir toplumsal tabanı ve şeffaf bir politik ajandası olur.
MHP'de ve MHP dolayımında oluşturulan siyasi mühendislik çabası sahici bir sosyo- politik arkaplana dayanmıyor.
Suni ve yönlendirilmeye açık bir siyasi oluşum olarak emir bekliyor...

Fahrettin Altun/Sabah

  • 6
  • 20
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Ankara'da hükümet yenilenirken İstanbul'da aynı günlerde kritik ve sembolik bir zirve düzenlendi. Birleşmiş Milletlerin 73 yıllık tarihinde ilk kez bir 'Dünya İnsani Zirvesi' yapıldı, ev sahibi Cumhurbaşkanı Erdoğan'dı. 'Yer yerinden oynuyor' zannedilen yeni hükümet, Erdoğan için gerçekten de zamanı olunca bakıp kurulmasına onay verdiği bir şeydi. Dünya bugün, BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon'un da söylediği üzere, 2. Dünya Savaşı'ndan beri gördüğümüz en korkunç insani krizle karşı karşıya, 125 milyondan fazla insan yardım ve korumaya muhtaç durumda. Buna rağmen Türkiye, sadece üç milyondan fazla Suriyeli ve Iraklı mülteciye kapılarını açmasıyla değil, cüssesine oranla (yani GSYİH ile karşılaştırıldığında) yaptığı yardımlarla da en cömert ülke konumunda. Kendisi gelişir ve büyümeye devam ederken aynı zamanda cömert ve iyi olunabileceğinin bir modeli, somut bir göstergesi olarak yeni Türkiye, tüm saldırılara rağmen durmuyor, sömürgeci ve adaletsiz dünya düzenine de meydan okuyor aynı zamanda.

Gelgelelim Angela Merkel hariç hiçbir G7 ülkesi lideri katılmadı bu zirveye. Erdoğan'ın "Dünya Beş'ten büyüktür" diyerek her fırsatta eleştirdiği, hatta dünyanın bugün içinde bulunduğu durumun sorumlusu olarak işaret ettiği BM Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesinin liderleri de katılmadı. Neden katılmadılar sizce? Bu tür BM etkinliklerinde en önde fotoğraf vermeyi sevenler neden 'fotoğraf vermekten başka bir şeye yaramaz' deyip kaçmayı tercih ettiler dersiniz?

Bu uzun bir mücadele. Erdoğan, 'seni öldürmeyen şey güçlendirir' misali, her vurduklarında biraz daha büyüyor, "yansam da küllerimden doğan bir hisar vardır" diyor. Elbette "sondan bir önceki kabine"den bir günde devrim niteliğinde değişiklik beklemiyoruz. Ama adım adım, yorula yorula, kanaya kanaya yürütülen davada, bazılarının istediği üzere öyle çok da 'Batı'yla uzlaşma, pragmatizm ve pratiklik' değil, ama 'geri dönüşü mümkün olmayan hatalara yol açacak ve sonu yenilgiye gidecek agresiflikler' de değil, taşlar bir sonraki raunt için yuvalarına döndüğünde biraz daha mesafe kat etmiş olmalarını istiyoruz.

Merve Şebnem Oruç/Yeni Şafak