Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

AK PARTİ KADRO DEĞİL KİTLE HAREKETİDİR!

Binali Yıldırım'ın partinin başına gelmesinin ardından kimilerinin mantıklarını kızgınlıklarına kurban etmesini üzülerek izliyorum. Onlardan biri şöyle buyurmuş: "AKP artık bir kadro hareketi değil, lider hareketi." Hiç kafanızı karıştırmayayım. "Diktatör" diyecek de, dün Erdoğan'a danışman olmaya çalıştığını, hatta onu "babasına benzettiğini" hatırlatan çıkar diye adaplı davranıyor. Öyle ya beyefendinin daha dün sarf ettiği şu sözler nasıl unutulur ki?
"O bir lider zaten. Otoriterleşme ihtiyacı olmayan biri zaten. Zaten orada o adam."(CNNTürk, 9 Mart, 2015)
Ne diyeyim, geçelim. Beni asıl düşündüren, "zaten otoriterleşme ihtiyacı olmayan bu adamın" hiçbir zaman kadro hareketi olmayan AK Parti'yi nasıl olup da lider hareketine çevirdiği tespitinin sosyolojik dayanağı!
Öyle ya, AK Parti'nin alametifarikası, daha öncekiler gibi bir kadro hareketi değil, kitle partisi olması ve mücadele sürecinin kendi dinamikleriyle Erdoğan gibi doğal bir önder çıkartması değil mi?
Bir iddiadan bahsetmiyorum. Sözünü ettiğim organik ilişki, liderliğini Erdoğan'ın yaptığı AK Parti'nin kurulduğu günden bu yana 10 seçimden zaferle çıkmasıyla da defalarca kanıtlandı işte.
Peki, o halde, eskiden, kaç seçimdir sandıkta karşılığı olmadığını gördüğümüz Cemaat gibi yapıları tanımlamak için kullandığımız "kadro hareketi" eleştirisinin, şimdi AK Parti için ideal bir hedefmiş gibi sunulmasının anlamı ne?
Hemen söyleyeyim. Bu tespit, sadece, Başbakanlık danışman kadrosundan yaş haddi nedeniyle emekli olan birinin kaybettiği ayrıcalıklarının ardından ortalığa saçılan kişisel hezeyanları değil.
Bu hedef, yani AK Parti'nin arkasındaki yegâne güç olan halktan kopartılıp, diğerleri gibi bir kadro partisi seviyesine indirgenmesi, Türkiye'nin tüm rakiplerinin, ABD'nin ve AB'nin de arzusu.

Melih Altınok/Sabah

  • 2
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

ŞEHİR SAVAŞLARI EFSANESİNİN SONU!

Kobani'deki gibi sonuç alabileceklerini düşündüler ve tüm güçleriyle "şehir savaşlarına" yüklendiler. Ancak sonuç alamadılar.

Güvenlik güçlerinin geçtiğimiz temmuz ayından bugüne kadar sürdürdüğü mücadele sonucunda Güneydoğu'da açtıkları cephede büyük kayıplar verdiler ve "Çekiliyoruz" açıklaması yaptılar. Son olarak Nusaybin'de görüldüğü gibi büyük gruplar halinde güvenlik güçlerine teslim olmaya baladılar.

Kandil'in "şehir savaşlarına" girerken Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın, hükümetin, askerin ve polisin bu mücadeledeki kararlılığını öngöremediği anlaşılıyor.

Nitekim Kandil'i yöneten Murat Karayılan ve Cemil Bayık bunu tahmin edemediklerini açıkça ifade ettiler. PKK'nın "şehir savaşları" efsanesi Güneydoğu'da yaklaşık bir yıllık bir süreç sonunda çöktü.

PKK geride harap olmuş ilçeler, evsiz barksız kalmış yöre halkı bırakmış oldu. Yanlış hesaplarından biri de yöre halkının sokak çatışmalarına katılacağı, PKK'ya destek olacağı ve silahlı çatışmanın bir "iç savaş"a dönüşeceği, kaos ortamında devlet otoritesinin etkisiz kalacağıydı.

Böyle olmadığı gibi aksine canından bezen yöre halkından tepki görmeye başladılar. Evlerini terk edenler PKK'ya, Kobani'ye, Kamışlı'ya doğru değil, şehir merkezlerine, Anadolu'nun içlerine, Batı'ya doğru göç ettiler.

Kobani'deki koşullarla, Güneydoğu'daki koşullar; Suriye'deki merkezi yönetimle, Ankaraarasındaki farkı göremediler. Bu sonucun PKK içinde şehir savaşları taktiğini savunan ve uygulayanlar açısından bir iç tartışmayı tetiklemesi muhtemeldir.

ABD ile yaptığı işbirliği nedeniyle Suriye'de askeri ve siyasi güç kazanan PKK/PYD, Güneydoğu'da büyük güç kaybetti ve ilçelerde tutunamadı.

Serpil Çevikcan/Milliyet

  • 3
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

NEDEN BU KADAR RAHATSIZ OLUYORSUNUZ? HANİ ELEŞTİRİ ÇOK KIYMETLİYDİ?

"2002 Ruhu" lafını ilk kez Ankara'da, üst düzey bir AK Partilinin ağzından duymuştum. Gezi kalkışmasından hemen önceydi. "Erdoğan'ın partideki belirleyici pozisyonu"nu eleştiriyordu. Kamuoyu önünde değil, kapalı kapılar ardında yapıyordu bu eleştiriyi. "2002 ruhuna geri dönülmeli" diyordu. "Eski, güzel günler"den bahsediyordu. Artık kendilerine danışılmadığından şikâyet ediyordu.
Halbuki Erdoğan'ın partideki ağırlığı 2002'de nasılsa o gün de aynıydı. Erdoğan, AK Parti'nin kurulduğu günden o güne tartışmasız lideriydi. Aynı oranda istişare ediyor, inisiyatif alması gerektiğini düşündüğü noktada inisiyatif alıyordu. Peki sorun neredeydi? Sorun, Erdoğan'ın onunla artık eskisi gibi istişare ettiğini düşünmemesiydi.
Halkanın dışına çıktığına kanaat getirmesi, kendisini dışlanmış hissetmesiydi. Gezi kalkışması olduğunda, birçok AK Partili gibi o da sustu. Ortamı seyre daldı, arazi koşullarına uyum sağladı. "Erdoğan'ın siyasi olarak miadını doldurduğu"nu, "tarihsel misyonunu yerine getirdiği"ni düşünüyordu. Erdoğansız bir AK Parti fikri ona da sıcak geldi.
Ha bugün, ha yarın diyerek beklemeye başladı. 5 Mayıs tarihi o ve onun gibiler için bir milat oldu. Erdoğan'ın liderliğinin ne anlama geldiğini gördüler. AK Parti'nin bir "Erdoğan hareketi" olduğunu kavradılar. Kavramak zorunda kaldılar. Şimdi de sanki bir dönem "Erdoğansız AK Parti" projesine ortak olmamışlar gibi konuşuyorlar.
Bizi millete kapıyı göstermekle itham ediyorlar. AK Parti'de kimin içeride kalıp kimin kalmayacağının kararını verecek olanlar bellidir. Bu, benim ya da bir başka yazarın haddi değildir. Fakat müsaade edin de, olan biteni kendi zaviyemizden tahlil edelim. Neden rahatsız oluyorsunuz? Hani "eleştiri" çok kıymetliydi! Şimdi karşımıza geçmiş zekâmızla alay edercesine, "ne oldu ki, niye böyle şeyler söylüyorsunuz" diye yorum yapıyorlar.

Fahrettin Altun/Sabah

  • 4
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

ERDOĞAN'A SEVGİNİN SEBEBİNİ ANLAYAMIYORLAR ÇÜNKÜ…

Yolunu halkın taleplerine bakarak buluyor. Tarihi, toplumu, muarızlarını, büyük hikâyeyi iyi biliyor. Devrimci değil, reformcu. Sahici ve sağduyusu güçlü… Bu manada ilk post-modern sonrası politik liderlerden. Köhnemiş ideolojik ezberleri yok. Evrensel değerlerden besleniyor. Kendisini halka korutuyor. Nasıl mı yapıyor bunu? Halkın içinden çıkmıyor. Hem fiziken, hem de ruhen onların arasında duruyor. Onlara göre, bu millileşme, yerlileşme süreci intihardan farksız. "Türkiye ancak Batı'ya biat ederek, onun vesayeti ile hayatta kalabilir. Bu sınırları aşmak maceracılıktır. Batı, insan tekâmülünün son noktasıdır. Batı'nın fikri ve dolayısıyla fiziki vesayetinde kalmak Türkiye için en hayırlısıdır."

"Tamam, ulusalcı eski vesayeti aşalım ama, orada duralım" diyorlar. Peki, biz yanılıyor olabiliriz değil mi? Karşılıklı bir fikir tartışmasına girmekten daha güzel ne olabilir ki şu hayatta? Tartışır, daha doğrusunu, daha yumuşak hakikatleri bulabiliriz. Ama bakıyorsunuz, o anlamda ortada yoklar. Erdoğan'ı Külliye'de hapsetme umutlarını yitirdiklerinde bile "Benim fikrim şudur" diye açıkça ortaya çıkmıyorlar. Erdoğan'ı doğrudan eleştiremiyorlar. Neden ki? Başına gelmedik kalmayan bir hınç paratoneri oysa Erdoğan.

Erdoğan bizleri gerçekten bir felakete sürüklüyorsa, hiç mi acımıyorlar bu millete? Neden ortaya çıkmıyorlar? Neden Erdoğan'ı açıkça, dürüstçe eleştirmek, hatta bir siyasi hareket oluşturmak yerine, güya Erdoğan'ı ayrı tutup, onun fikirlerini savunanları linç etmeye kalkıyorlar?
Yoksa içeride mi kalmak istiyorlar?
Söyleyeyim; doğrusunun Erdoğan'ın yolu olduğunu biliyorlar. Davanın bağımsızlaşma olduğunu da. Buna karşı çıktıklarında halkı karşılarına alacaklarını da. "Erdoğan'ı ilahlaştırıyorlar" diye mızmızlananların gayesi açık; ya bu hikâyeye yabancılar, ya da bir türlü Erdoğan dönemini bitirememenin öfkesini bu şekilde yansıtıyorlar. Tabii bu bir tür taktik ama tutmuyor. Onları yenen ve bundan sonra da yenecek olan Erdoğan'dan önce bu hikâyenin gerçekliği halbuki.
O yüzden sahteler. Ve anlaşılır nedenlerle ışıktan kaçıyorlar.

Markar Esayan/Akşam

  • 5
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

KILIÇDAROĞLU'NUN ÜSLUBU VE BİZ BU FİLMİ DAHA ÖNCE GÖRMÜŞTÜK

Bu tür atışma örnekleri yanında 1979'un 14 Ekim seçimleri öncesinde Başbakan Ecevit'in ve ana muhalefet lideri Demirel'in birbirleri hakkında söylediklerini hatırlatmak da, Kılıçdaroğlu'nun ufkunu açabilir. Bazı örnekleri hatırlatalım mı?
- Hükümetin başı bölücülük yaptı. Türk devletini ülkeye sadakatle bağlı Doğu'dakivatandaşlara jurnal etti... Bölücü maceracılara cesaret, cüret ve gerekçe verdi. Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel
- Kanlı elleri ve faşist militanları ile bu hükümeti yıkmaya çalışıyorlar. Başbakan ve CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit
- CHP'nin sınırsız ihtirası ülkeyi bir maceranın eşiğine getirmiştir. Tetik çeken parmakların manevi sorumlusu, memleketin her köşesine kan sıçramasına sebep olan laf ebeleridir.Süleyman Demirel
- Bazı kişiler gençleri cinayete teşvik ediyor. Bu kişilerin cezaevine girenlere "Siz korkmayın, bu hükümet düşecek siz kurtulacaksınız" şeklindeki mektupları elimizdedir.Bülent Ecevit
- Hem gidecekler, hem de kırıp döktüklerinin hesabını verecekler. Millet bunlarınkötülüklerini unutmayacaktır. Süleyman Demirel
- Bazı siyasi kesimler ve iş çevreleri hükümet bunalımı çıkarmak, hükümet bunalımını rejim bunalımına çevirmek tertip ve çabası içindedirler. Bülent Ecevit
- Yolsuzluklar ayyuka çıkmış, milletin geleceğine olan güveni sarsılmıştır. Zalimin uşağı olanlardan hesap sorulacaktır. Bu hükümet Türk milli eğitimini her vicdan sahibini dehşete sevk edecek hazin ve elim bir duruma düşürmüştür. Süleyman Demirel
- Bunlar CHP'yi hükümetten indirebilmek uğruna demokrasiyi yıkmayı bile göze almaktadırlar. Vurguncu yazıhanelerinde, otel lobilerinde hazırlanan tezgâhları, Türk halkı tarlalarda, fabrikalarda bozacaktır ve 14 Ekim seçimlerinden CHP de, hükümet de, halk da güçlenerek çıkacaktır.
Görüldüğü gibi Türk demokratik siyasetinin eğitim sistemi "Benin oğlum bina okur; döner döner yine okur" çizgisi ve "Dön baba dönelim, hacılara gidelim" felsefesi üzerindeki süreçte ilerliyor. Kısacası Kılıçdaroğlu da bu eğitim sisteminin bir ürünü değil mi?

Mehmet Barlas/Sabah

  • 6
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

CHP GRUP TOPLANTISINDA O KÜFÜRLERİ EDEN GENÇLERİ KİM REHABİLİTE EDECEK?

Başörtülü kadınlara saldıran, bir kadının çarşafını parçalayan CHP'li "çağdaş-laik" kadınları da atlamayalım. Onlar Meclis'te ağız dolusu küfredenlerin anaları, teyzeleri.

Genellikle CHP seçmeni ya da solcu olan bu "modern sarışınlar"ın ruhen ve fikren ne kadar sefil durumda olduklarını her vesileyle görebilme imkânı bulduğumuz için aslında şanslı sayılmalıyız.

Onlar sadece CHP'nin değil, Türkiye'de -bir daha Allah göstermesin- olası faşist-darbeci rejimlerin de kitlesel tabanı aynı zamanda.

İşin tuhaf yanı Kılıçdaroğlu'nun hakaret yüklü sloganları gülümseyerek dinlemesiydi.

"İşin tuhaf yanı" demem lafın gelişi inanın. İçinden muhtemelen "İyi yetiştirmişim bunları, benden daha iyi küfrediyorlar" diye geçiriyor olmalıydı.

Hatırlarsanız Baykal'a düzenlenen porno kaset skandalıyla ilgili 27 Mart'ta "Arkadaşlar kaseti getirdi, ben de görüntüleri izledim" diye bir açıklama yapmıştı. Sözleri epey konuşuldu. Çünkü Baykal'a yönelik komploya Kemal beyin de dâhil olduğuna dair zaten yaygın bir kanaat vardı, böylece pekişmiş oldu.

Kılıçdaroğlu'nun karakterini (Bu kelimenin bir de olumsuz manada kullanılışı var, isteyen onu tercih edebilir) artık hepimiz biliyoruz ve kaset komplosuna dâhil olduğu fikri kimseyi şaşırtmıyor nedense. Kendi de bu açıklamasıyla komplonun içinde yer aldığının ortaya çıktığını düşünmüş olmalı ki 26 Mayıs'ta"arkadaşlar"ı aniden unutup demans moduna geçti ve "Kaseti kimin, ne zaman getirdiğini hatırlamıyorum" deyiverdi.

Ne hoş. Biz de inandık.

Tarih, konuşmalarında başkaları için sık sık "şerefsiz, komplocu, sahtekâr, karaktersiz, alçak, namussuz" gibi hakaretleri kullanan bir siyasetçinin hep kendini ihbar ve işaret ettiğini, aslında yine kendisi için yardım istediğini yazacak ileride. Keşke yukarıda tarif ettiğimiz güruhtan müteşekkil olmadığını hâlâ umduğumuz CHP'liler, Kemal beye yardım edebilseler ve onu genel başkanlıktan azat edip bir rehabilitasyon merkezinde tedaviye alsalar.

Yoksa kendilerine de yazık olacak bu gidişle.

Fuat Uğur/Türkiye