Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 18
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Hâlâ aynı önem veriliyor mu, bilmiyorum? Ta ilkokuldan lise sona kadar tarihsel çağlarınaçılış ve kapanışlarını ezberleyip hatasız sıralayacağız diye canımız çıkardı. Tabii Yeni Çağ'dan emindik, İstanbul'un fethiyle açılıvermişti işte. O hep aklımızdaydı. Çok değer verdiğimiz Batı'da bu teze pek de iltifat edilmediğini çok sonraları öğrendik.
Fransız ihtilali (1789) ile başlatılan Yakın Çağ'ın hâlâ devam ediyor sayılmasındaki hinliğianlamak da öyle, yıllar aldı. Hatırlıyorum, tahtaya kalkar Orta Çağ'ı anlatırdık. Öğretmenimiz de tutkulu bir jakoben edasıyla "karanlık çağ" diyerek biz eşlik ederdi;
"orta çağ karanlıktır."
Niye? Din gündelik hayata egemen olduğu için mi diye soracak halimiz yoktu. Çocuktuk çünkü. Ama bir başka derste aynı öğretmenin Abbasilerin ve Endülüs Emevilerinin aynı tarihlerde ne kadar "aydınlık" bir medeniyet oluşturduklarını anlatmasıyla kafamız iyice karışırdı. Kimindi bu tarihsel çağlar? Niye bu kadar önem verilirdi? Öğretmenlerimiz bunun sebebini bilir miydi? Bu nasıl bir teslimiyet ve ezbercilikti!Nihayetinde "tarihsel çağlar" denilen şey bizim tarihimizin değil; bize empoze edilen, bizi yakan, bizi dağıtan, en uslu zamanında bile bizimle içten içe çatışan bir tarihin kategorize edilmesinden ibaret.
Şunu da bilmeli! Avrupa için Yeni Çağ denilen dönem "insan"ın merkezileştirildiği rönesansın doğuşu ise... İstanbul'un fethinin yanı sıra coğrafi keşifler gibi bambaşka dinamikler de bunda rol oynuyor. Hatta bu yüzden Amerika'nın keşfini Yeni Çağ'ın başlangıcı sayan tarihçi ve ansiklopedistlerin sayısı artıyor. Artık okullarımızda tarihi tartışmalı, kıyaslamalı, sorgulamalı okuyup öğrenmeye başlamalıyız. Bunun için geç bile kaldık. Fakat daha önemlisi, tv'lerde falan İstanbul'un fethini överken sürekli Batı'nın Yeni Çağ'ına atıf yapmanın pek de anlamlı olmadığını anlamalıyız.

Sonuç olarak... Fetih, bir çağ açımıdır, doğru! Fakat çapı Avrupa'nın çizdiğinden çok daha geniş bir dünya için bir çağ açımıdır. Bize ait bir dünya tasavvuru ve gelecek için... "Müjdelenmesi" de bundandır.

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 2
  • 18
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Evet, Türkiye'nin Rusya'ya, Rusya'nın Türkiye'ye gerekli olduğundan daha çok gereklidir. Nedeni basit! Türkiye'ye yaptıkları ciddi yatırımlar ve yeni enerji hatları konusu. Ayrıca nükleer santral projesine dair çalışmalar. Çekilen boru hatları. Ciddi parasal bağlantıdır bu. Her ne kadar da Rusya meyve sebze konulu aşağılama siyasetini gütse de, nihayetinde Türkiye, Rusya için alternatif enerji hattı ve ikinci ciddi alıcısıdır. Ve tabii ki Putin farkındadır, yaptığı haylazlığın getirisinden çok götürüsünün olduğunun.

Şimdi Putin yeni hamle yapmakta. Özür bekleyerek, Türkiye'deki siyasi fay hatlarını harekete geçirmek istiyor. Türkiye içerisinde "özür dileyelim, bakın Putin de razı barışmaya" noktasına getirerek, Erdoğan'ı hedef almakta. Ayrıca Türkiye'nin özür dilemesi halinde, Putin'in kindar tavrından dolayı ilişkiler beklendiği yöne giremeyecek. Uçak krizi, Türkiye sınırlarını ihlal eden Rusya uçağının düşürülmesi yüzünden oldu. Sınır ihlali yapanın özür dilemesi gerekirken, onun yerine sınırını ihlal ettiğinden özür beklemesi, başka bir hayasızlığın örneğidir.

Kriz çıktığından beri Rus medyası ve başta Putin olmak üzere; Türkiye'ye, onun seçilmiş hükümetine ve lideri Erdoğan'a karşı yapmadığı hakaret, atmadığı çamur kalmadı. Özür dilemesi gereken tarafın Rusya olduğunu hatırlatarak, öncelikle bu hakaret ve çamurlarla aşağıladığı Türkiye ve halkına yönelik tutumundan dolayı özür beklenilmelidir.

Aylardır Putin ve ekibi, Erdoğan ve ailesini DAEŞ ittifakıyla suçlamaktadır. Türkiye'nin terör örgütü destekçisi olduğunu, neredeyse tüm toplumuna inandırmaktadır. Rusya içerisindeki Müslüman toplumların, Türkiye'ye sempatiyle bakan Türk halkları nezdinde bile, Türkiye'nin terör bağlantılı olduğuna dair yalanlarına, neredeyse inandırabilmiştir. Şimdi bu yalanlarıyla, bir milleti ve Türkiye gibi önemli bir devleti hedef alan Putin, öncelikle bu tutumunu yalanlasın. Özür dilesin; hakaret ettiği Türkiye'den ve bir zamanlar sıkıştığında paçasını kurtaran, kimsenin "adamdan saymadığı" zamanlarda, kimseye aldırmadan ve saygıda kusur etmeyen, "adam gibi adam" dediği Erdoğan'dan.

Putin'in bu çıkışı, ne samimi, ne de kalıcıdır. Evet sıkıştı. Bırakmak gerekiyor, kendi hatalarıyla birlikte sıkışıklığında boğulsun. Putin kendi gerçekleriyle yüzleşe yüzleşe, kendi yolsuzluklarıyla birlikte, Rusya toplumu tarafından hesaba çekilecektir. Ondandır ki; sorunu dışarıya taşımaya gayret ediyor. Bizim meselemiz, bundan sonra Rusya ile ve oradaki aklı selim akımla bir ilişkiler zinciri kurabilmektir. 20 milyon Müslüman kardeş ve akrabalarımızın farkına vararak, hesap kitap yapmak zorundayız.

Sevil Nuriyeva/Star

  • 3
  • 18
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

İnstagram'a koyduğum fotoğrafın altına da mizansene uygun olarak "Nasılsın asker" yazdım. Sanki asker de bana cevap vermiş gibi de "Sana ne" diye ekledim. Askerlere teşekkür edip vedalaştıktan sonra uçağa bindim. Fotoğraf instagram'da binlerce beğeni aldı. Herkes heybetli bir şekilde duran askerlerimiz karşısında kendimi tiye aldığım bu pozumu sempatik bulmuştu. Diyarbakır ziyaretimizin ardından dönüş için Ankara'ya hareket ettik. Yolda, PKK'lı hesapların 16 köylünün katledildiği Tanışık'a askerlerle gittiğimiz için beni ve heyettekileri "devlet gazetecisi" olmakla suçlayan tweet'lerini okuyordum. Tam bu esnada ekranıma, bu gruptan olmayan ancak "Şehitlik diye bir makam yoktur" şeklindeki mesajlarla Twitter'de sivilcilik oynayan bir trolün mesajı düştü.

PKK'lılar katliam yaptıkları Tanışık'a destek için gitmemi eleştirirken, bu trol ve ekibi, Selamlama heyetiyle çektirdiği fotoğrafı paylaşıp askere saygısızlık yaptığımı iddia ediyorlardı! Anında Twitter'da bir linç kampanyası başladı. Karanlık oda internet siteleri, Cemaatçiler bu çarpıtmayı "gazeteciden askere saygısızlık" diye haberleştirdiler. 7 Haziran öncesi Kandil'e muhabir gönderip "PKK'lılar yere sigara izmariti bile atmıyor. Çok çevreciler" manşetleriyle HDP'ye oy toplayan Dündar'ın Cumhuriyet'i falan da boş durmadı tabii.
Evet, hafta sonundan beri özellikle sosyal medyada tartışılan resmin net hikâyesi budur. Sevgimi gösterdiğim karşılama heyetindekiler de kendilerine bir saygısızlığımın olmadığının şahididir. Zaten içlerinden biri de bu haksızlığa dayanamayıp instagram'a bir mesaj attı. Fotoğrafta "Hazır ol"da olmadıklarını, bana resmi selam vermediklerini, zamanzaman vatandaşların benim gibi fotoğraf çektirmelerine izin verdiklerini tüm açıklığıyla anlattı. Okumuşsunuzdur.
Her gün ekrandayım, yazılarımı okuyorsunuz. Sokakta karşılaştığım, askerlerin, polislerin ve ailelerinin "ekranlardaki tek sesimizsin" iltifatlarını sıralamayacağım. Teröre, PKK'ya, askerimize, polisimize karşı tavrımı sizlere bir daha anlatmama gerek yok sanırım. Peki, niçin terör örgütlerinin tehditleriyle yaşadığımız halde bu iftiralara, çarpıtmalara maruz kalıyoruz? Aslında cevap sorunun içinde. Evet, tam da bu sebepten, terör örgütlerinin hedefi olduğumuz için!

Melih Altınok/Sabah

  • 4
  • 18
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

27 Mayıs darbesi deyince akla ilk olarak Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan geliyor. Sadece idamları değil; uğradıkları işkence ve aşağılamaların haddi sınırı yok.Ancak 27 Mayıs darbesi ve Yassıada suikast düzeneğinin kurbanı sadece bu üç değerli politik kimlik değildi. Bu süreçte 10 milletvekili ile bazı bürokratlar da işkence sonucu öldürüldüler...

27 Mayıs'ın sene-i devriyelerinde neden bu isimleri layıkıyla anmaz, neden onlara borcumuzu ödemeyiz, hiç anlamam. Peki kimler öldürülmüştü darbeciler tarafından?

"Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı Lütfi Kırdar, duruşma sırasında kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Yusuf Salman, Lütfi Şaylan, Gazi Yiğitbaşı, Emekli Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut, Yümnü Üresin ve Kenan Yılmaz, Anayasa davasında yargılanırken, Yassıada'da 'vefat' ettiler. İçişleri Bakanı Namık Gedik, Ankara'da Harp Okulu'nda hayatını kaybetti, ölüm nedeni 'intihar' olarak açıklandı. Herkesin ortasında askerlerden dayak yemeyi gururuna yediremeyen Cemil Keleşoğlu bileklerini keserek intihar etti. İstanbul Emniyet Müdürü Faruk Oktay da 30 Eylül 1960'ta, işkence sonucu hayatını kaybetti."*Öncellikle ifade edelim ki, bu şahsiyetlerin ister intihar süsü verilmiş, ister işkence edilip raporlara kalp krizi şeklinde üstü kapatılarak geçirilmiş olsun, ölümleri cinayettir, infazdır.
Bu infazlarda hayatını kaybedenlerden birisi de Ermeni'ydi. Kendisi Demokrat Parti İstanbul milletvekiliydi. Yassıada'ya camları gazeteyle örtülmüş vapurla dövülerek gitti, 19 Eylül'de adadan cenazesi çıktı. Ağır şekilde dövülerek öldürülmüştü.
1894 Eğin doğumlu Zakar Tarver'in asıl adı Rupen Zakar Zakaryan. Soyadı kanununda isimlere CHP'ce yasak getirildiği için adını Zakar Tarver olarak değiştirmişti.

Merkar Esayan/Akşam

  • 5
  • 18
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Türkiye ürküntü verici bir gerilimin, kutuplaşmanın, ayrışma noktasına varmış, kimsenin kimseye kulak vermediği insanların ülkesi.
Metro Turizm'de meydana gelen olay bu bakımdan bana göre bir turnusol kâğıdı.

Bir yanda aklın almayacağı bir olay var. Onu hazırlayan bir ilkellik birikimi var. Aynı şekilde aklın almayacağı, yanlış ve çarpık bir erkeklik düşüncesinin gelip dayandığıtükenme noktası var. Dünya tarihine geçecek ölçüde çarpık ve saçma bir sapkınlıkla karşı karşıyayız. Bilmiyorum, Fellini'nin, Sade'ın veya Bataille'ın muhayyilesi bu kadarına yeter miydi?
Hafifsemek, görmezden gelmek ne demek çok ağır, çok sancılı bir olayın karşısındayız ve bu tek başına, tekil, yakın bir olay değil. Bütün o çocuk tacizleri, kadına karşı şiddet, homofobik davranışlar bununla birlikte düşünülmeli.
Çok yazdım ve söyledim: Türkiye'nin ne derecede şiddete batmış, bulaşmış bir ülke olduğunu bilmeden, cesaretle bu gerçeğin üstüne gitmeden bir yere varamayız. Şiddet,cinsel konulardan trafiğe kadar her alanda bizi felç etmiş durumda. Bütün sosyal psikologlarımızla ve kim bu hadiselere katkıda bulunacaksa onlarla birlikte aile hayatımız, kişisel davranışlarımız, insan yetiştirme düzenimizi baştan sona deşerek, bu'erkeklik/ erillik' meselesini ameliyat ederek bu işlerin üstüne gitmeliyiz.
Bu ertelenemez, geciktirilemez bir konudur. Gece gündüz birlikte yatıp kalktığımızdemokrasi ve diğer siyaset meseleleri kadar önemlidir

Hasan Bülent Kahraman/Sabah

  • 6
  • 18
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Kılıçdaroğlu'nun gitmesi konusunda kimsenin itirazı yok ama, yerine getirecekleri biri konusunda görüş birliği de yok.. Zaten Kılıçdaroğlu o göreve getirilirken, zayıf bir kişilik olduğu için gönderilmesi kolay olacağından düşünülmüştü.. CHP böyle devam edemez. Öte yandan; Kılıçdaroğlu'nun yerine yeni bir isim gelirse, parti en az 3'e bölünür..

İşte tam da bu noktada Paralel hayaller devreye giriyor. CHP'den kopacak bir kanat var. MHP'den de böyle birileri var. HDP'de de dokunulmazlıklar çerçevesinde benzer bir kriz yaşanacak. Birileri bu süreçte HDP'den ayrılmayı düşünebilir.. AK Parti içinde de nereden baksan birkaç AKP'li Paralel çıkar.. Hem zaten kaset operasyonu ile para konuşunca susacak birkaç kişi daha, bu şartlarda Paralel yapı yeni bir siyasi oluşumla mecliste grup kurabilir.

Ara seçim sürecinde, hem AK Parti'ye gidecek isimler, hem de ara seçimde kazanılacak sandalyelerle AK Parti, bu yıl, parlamentoda anayasal çoğunluğa ulaşabilir.. Yıl sonuna gelmeden parlamentodaki grup sayısı 4'den 5'e çıkabilir.. Hatta 6'ya da çıkabilir.. HDP dağılırsa 3'e de düşebilir.. Yani, önümüzde asude günler yok. Siyasi gündem fırtınalı, sisli, çalkantılı..

Bölge de öyle, dünya da.. Muhalefet cephesindeki dağınıklığa inat iktidar cephesinde işler yolunda.. Önce MHP'de durum ne olacak onu görmemiz gerek.. CHP ve HDP'nin akıbeti yargı sürecinde belli olacak. Paralel Parti; CHP, MHP ve HDP'deki kongre sürecinde şekillenecek..

AK Parti'de Gül adı üzerinden spekülasyonlar üretenler vardı, olmadı. Sonra Arınç üzerinden aynı şeyi denediler, o da olmadı.. Son olarak Davutoğlu üzerinden parti içinde kriz çıkartmak isteyenlerin hevesleri kursaklarında kaldı..

Aslında bu saatten sonra Paralel yapının siyasi alanda varlık göstermesi mümkün değil. Basınları yok. Sermaye grupları ve STK'lar da sinmiş durumda. Halkın önüne çıkacak yüzleri de yok. Bu şartlarda kim bu sürekli şimşek toplayan şemsiyenin altına girmek ister ki.. Eğer diğer partilerdeki adamlarını ortak bir çatı altında toplayacak olursa, hep birlikte batabilirler. İktidar kanadında sükûnet hakim. Yoğun çalışma temposu ile yoluna devam ediyor. Muhalefet ne yapacağını bilmiyor. Kendi içinde sorunlar yaşıyor. Gideceği yeri bilmeyen bir kaptana hiç bir rüzgâr fayda sağlamaz.

Sahi bu muhalefetçilik oynayan partilerin iktidarın yaptıklarına "hayır" demekten başka bildikleri bir muhalefet şekli yok mu? AK Parti muhalefetsizliğin verdiği yalnızlık içinde yoluna tek başına devam etmek zorunda.

Abdurrahman Dilipak/Yeni Akit