Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Evet, Gannuşi'nin partisi seçimlerden birinci çıkmasına rağmen koalisyon hükümeti kurdu, Cumhurbaşkanı'nın başka partiden seçilmesine izin verdi, Nahda kökenli Başbakan ilk protesto gösterisi karşısında istifa ederek geri çekildi. Ve oylarına sahip çıkılmadığını hisseden taban ya küstü ya da başka partilere kaydı. Nitekim 2014 seçimlerinde Nahda değil, seküler elitin temsilcisi olan ve Batı'nın kendilerine desteğini âdeta Demokles'in kılıcı gibi Nahda üzerinde sallamayı vazife bilen Nida Partisi birinci çıktı.
Peki, Gannuşi yanlış mı yaptı? Hayır. Ülke istikrara hâlen kavuşmamışken, sokaklar hâlâ hareketliyken, seküler muhalefet Mısır'dakinden bile güçlüyken, yanı başındaki ülke darbe ile sallanırken 'maslahat' olarak doğru gördüğünü yaptı.
Şayet Gannuşi, Erdoğan olmaya çalışsaydı, Mursi olacaktı. Ancak bir diğer gerçek de şu ki; Erdoğan Gannuşi olmaya çalışsaydı, o da Mursi ile aynı sonu, belki de daha fenasını yaşayacaktı.
Dolayısıyla neymiş, ülkeler birbirinin karbon kopyası değilmiş. Elmalar ile armutları ayırt edebilecek kadar siyasî analiz yeteneğine sahip olmak çok gerekliymiş.
Ha unutmadan, Gannuşi'nin Fareed Zakaria'ya geçen sene verdiği röportajda, eğer Tunus istikrarlı bir demokrasi olsaydı, iktidarı paylaşmak zorunda kalmayacaklarını söylemesi de koalisyonu -doğal olarakboyun eğilmesi gereken bir zorunluluk olarak gördüğünü ortaya koyuyor.
Gannuşi'nin o röportajdaki şu sözleri, koalisyonu âdeta İslâmi bir vazife bilincinin gereği gibi yansıtanlara gelsin: "Eski rejim bekçileri seçimi kaybetmiş olabilirlerdi ama hâlâ çok güçlülerdi. Onlar, ülkenin elitleriydi. O yüzden onlarla anlaşmak zorundaydık. İstikrarlı bir demokraside seçimi kazanırsan, belki de her şeyde kendi yolunu çizebilirsin. Ama genç birdemokraside seçimi kazanırsan, tavize ve konsensüse ihtiyaç var."
Hülasa, Gannuşi'yi 'mesaj kaygılı' yazılarınıza alet etmeden iki kez düşünün derim.

Hilal Kaplan/Sabah

  • 2
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Dün uçakta yaptığım araştırmaların sonucunda Cumhurbaşkanının yemek zevki ile ilgili bulduğum bilgileri sizinle paylaşmıştım. Yalnızca yemek değil, sağlıklı yaşamla ilgili de ne yaptığını merak ediyordum.
Öyle ya, biz birkaç günlük gezilerde üstelik sadece onu takip ederek pert oluyoruz, o bu tempoya nasıl dayanıyor, enerjisini nasıl bu kadar yüksek tutuyor?
Öğrendiğim kadarıyla düzenli beslenmenin yanı sıra Cumhurbaşkanı Erdoğan düzenli spor da yapıyor. Futbol, basketbol ve yürüyüş. Bir de her akşam bir kase ceviz ile bir kase yaban mersini yiyor. Ceviz kısmı tamam da yaban mersinini ben de deneyip, sonucu size en kısa zamanda bildireceğim…

Nagehan Alçı/Milliyet

  • 3
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Siyasi rakiplerimiz veya bizim gibi düşünmeyenler için en aşağılayıcı kelimeleri ararken, dilimize renk ve zenginlik katan şiirleri unuttuk... Eskiden insanlar şiir de okurdu toplantılarda. Radyolarda şiir saatleri vardı. Yasaklı olduğu dönemlerde bile hepimiz Nâzım Hikmet'in şiirlerini ezbere bilirdik. Fuzuli'ye de, Yahya Kemal'e de, Oktay Rıfat'a veya Metin Eloğlu'na da tutkunduk bu topraklarda yaşayan bizler. Mümkün olsa da, o eski güzel günleri de yeniden hayatımıza sokabilsek. Bu Ramazan'da, iftar sofralarında şiirler de okunsaydı.
Mesela İstanbul denilince Orhan Veli'yi de hatırlasaydık ve "Bu Şehri Bırakmak"ın dizelerini seslendirseydik...
"Bu şehirde yağmur altında dolaşılır Limandaki mavnalara bakıp Şarkılar mırıldanılır geceleri. Bu şehrin sokakları boştur, Binlerce insan gelir gider sokaklarında...
Her akşam çayını getiren Ve bir Beyaz Rus olmasına rağmen Hoşuma giden garson kadın bu şehirdedir." Belki de Ahmet Haşim'i hatırlardık İstanbul'u düşününce ve onun dizelerini seslendirirdik...
"Akşamdan kalma İstanbul Öyle güzel bir akşamdan kalma ki Sen de orada kal diyor şeytan Bitmesin diye bitmiş olan bu akşam." Mübarek Ramazan'ın yaşamımıza barış,uzlaşma, karşılıklı anlayış getirmesini diliyorum. Yitirmeye başladığımız bu değerleri hiç olmazsa şiirlerde aramayı deneyebiliriz.

Mehmet Barlas/Sabah

  • 4
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Önce anlaşmamız gereken şudur. Türkiye, "komşularla sıfır sorun" stratejisi ile yola çıkmış bir yönetim anlayışına sahip. Karşılaştığımız olaylar ise, bizim için geleceğin yol haritasını belirlemekte önemli.

1. Türkiye, İran ve Suriye ile ikili ilişkilerini emperyalist odaklardan gelen "eksen kayması" propagandasına karşın dostluk zemininde yürüttü. Bugün, "Türkiye Suriye'de yanlış yaptı, Sünnici politika izledi, oysa Beşar'la ilişkiyi kesmemeliydi" diyenlerin tamamı, o süreç yaşanırken emperyalizmin "eksen kayması" iddiasını sütunlarına taşıyorlardı!.. "Reel politik" Türkiye'nin Beşar'a karşı politikasından bu zevatın memnun olmasını gerektirir, hayır, onlar, kendilerine söyleneni tekrarlayan papağanlar oldukları için, Türkiye'nin Suriye politikasının yanlış olduğunu, hatta ülkelerinin DAEŞ'le işbirliği yaptığını savunuyorlar.

2. Türkiye, Suriye'nin bu hale gelmesini önlemeye çalışan tek küresel ve bölgesel güçtür. 2011 Ağustos ayı. Davutoğlu Şam'da Beşar'a tam 6 saat demokratikleşmenin önünün açmasını, aksi halde Suriye gibi bir ülkenin kalmayacağını anlattı. O, İran ve Rusya'nın sözünü dinlemeyi tercih etti, sonuç ortada.

3. Oysa Beşar, Türkiye'nin bölge barışına dönük kararlı duruşunu çok iyi biliyordu. Türkiye 2004-2007 arasında gizli arabulucukla Suriye-İsrail arasında bir barış metnini imzaya hazır hale getirmişti. Lübnan Savaşı önledi. Devamında yine yaptık, tam imzalanacağı gün, İsrail ordusu Gazze'ye saldırdı!.. Erdoğan'ın Davos'taki "one minute" çıkışının bir perde arkası var, bugün, "İsrail ile ilişkileri düzeltmek lazım" fikrini sanki dünya diplomasisini yeniden keşfediyormuş gibi söyleyen kelaynaklar, bunu bilmiyor mu?

4. Türkiye, empeyalist kuşatma altında kalmış iki büyük komşusuna, bütün riskleri göze alarak yardım elini uzatmış bir ülkedir. İran. Erdoğan'ın, Brezilyalı Lula'yı ikna ederek üç ülkenin dışişleri bakanlarına imzalattığı 17 Mayıs 2010 tarihli Tahran Deklarasyonu. Lafı uzatmaya gerek var mı? Var. İran'ın bize karşı sergilediği ihanetten kütüphaneleri dolduran kitap çıkar.

5. Ukrayna Savaşı ve Kırım'ın ilhakından sonra nefes alamayan Putin'in, 1 Aralık 2014 Ankara ziyareti, AB'ye, Erdoğan'ın yanında "Türk Akımı" projesi ile bilinen resti. O ne yaptı? Suriye'ye girdiği gün, 1.300 yıllık Türk toprağı Bayırbucak ve Türkmendağı'nda katliam!..

6. Avrupa ile ilişkilere hiç girmiyorum. AB üyeliğini "ulusal stratejisinin merkezine oturtmuş" Türkiye'yi, nasıl İslamofobi hareketlerinin içine çektiklerini, Almanya örneğinde olduğu gibi nasıl hırpalamaya can attıklarını birlikte izliyoruz.

Samimi dostluk eli uzatmanın karşılığının ne olduğunu gördük. Eğer "dostları çoğaltma" kavramının arkasında bu yaşanılanları unutma ve "yalancılıkları denenmiş" insan ve yönetimlerle yeniden el sıkışma eğilimi varsa, orada durun.

ABD ile ilişkinin yeniden tarifi gerekli...

Bırakın, Diyojen gibi elimize feneri alıp yeni dostluklar aramayı, önümüzdeki en önemli görev, ABD ile ilişkilerin yeniden tarifidir. "Türk-Amerikan stratejik ittifakı" cümlesi artık tarihin çöp tenekesindedir. Çünkü öyle bir ittifak yok, bunu bi'tek biz açıklamalarımızda zikrediyoruz. Amerika öyle bir ittifakın olmadığını bildiği için Suriye'de Türk ulusal güvenliğine aykırı hareketleri kolay yapıyor. Hedef: Erdoğan'ı vesayet politikacısına çevirmek...

ARDAN ZENTÜRK/STAR

  • 5
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Ali'nin Müslümanlığını biz Türkiye'de önemseriz. Anlaşılabilir. Ama o hamle şu yukarıda tanımladığım çerçeve içinde ele alınınca o derecede önemli değildir. İkincildir. Evet,Vietnam savaşına gitmeyi Müslümanlığı bağlamında reddetmiştir ama gerek Müslümanlığı gerekse savaş ve devlet karşıtı tutumu son kertede 'zencilik' bağlamında öne çıkar.
Milyonlarca insan onun tutumundan ırkına, kimliğine ait bir bilinç geliştirir. Bu Müslüman olmayan siyahlar için de geçerlidir.
O nedenle gelmiş geçmiş en önemli maçı, budala Ernie Terrell ile yaptığı maçtır.
Kendisine 'Cassius' diyen Terrell'e, 'seni nakavt etmeyip dövüp adımı öğreteceğim' dedi, ringde 15 raunt boyunca gerçekten de Terrell'i dövdü ve her yumruk sağanağından sonra 'What's my name' dedi -'adım ne?' Bunun ne olduğunu düşünebiliyor musunuz?
İlginç olanı şudur ki, bu gibi işlere girdikten ve seçkinleştikten sonra insanlarkariyerlerinde geriler. Oysa Ali'nin büyük başarısı asıl ondan sonrasıdır. Her gün deli gibi çalışmanız gereken bir alanda yaklaşık dört yıl spor yapmayacak, ondan sonra unvanınızı, gören insanların korktuğu devlerden, dişe diş mücadelelerle geri alacaksınız. Onu asıl 'büyük' yapan budur: bu iradesidir. Asıl mitolojik figürler iradeleriyle devleşenlerdir. Bütün maçlarını eşsiz bir zekânın, sınırsız bir özgüvenin, görülmemiş bir gücünbirleşmesiyle kazandı. Strateji kurmak, onu iradeyle uygulamak nedir diye soranlarForeman'la olan son maçını izlesinler. Yeryüzünün en güçlü adamını birkaç dakika içinde o şekilde yere sermek ancak o derecede olağan dışı bir zekânın eseri olabilirdi. ÜstelikAli, düşmekte olana yumruk vurmayacak kertede asildi.
Onu yeryüzünün gelmiş geçmiş en büyük sanatçılarının, siyasetçilerinin, eylemcilerinin,devrimcilerinin estetlerinin yer aldığı kişisel Pantheon'umda en önde gelen bir sıraya yerleştiriyorum! Amerikalılar, 'hayattan büyük' derler, Muhammed Ali, hayat ne kelime, asıl kendinden bile büyüktü!

Hasan Bülent Kahraman/Sabah

  • 6
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

"Ermeniler, 1915 daha dün olmuş gibi bir yüzyıl daha yaşayamaz." Hatırlamak, sonra da onu artık hafızalarımızdaki saygın yerine yerleştirerek geleceğe doğru ilerlemek. Ermenilerin asıl ihtiyacı olan buydu. Bir yüzyıl sonra beklenen ne olabilirdi? Yasını başlatıp bitirmek isteyenler, bunun gerçekleşmesi için ne olmasını bekleyebilirdi? Bir Alman parlamentosu kararı mı? Ya da ABD, Fransız, Uruguay, Paraguay? Ermenilerin atalarına saygı borcunu, parlamento kararları mı ödeyecekti? Acıyı "soykırım mı, değil mi" kayıkçı kavgasına meze etmek mi Ermenileri rahatlatacaktı?
Hrant Dink'in dediği gibi, 1915 metrelik bir kuyuda debelenmek mi? Ya da Cem Özdemir gibilerinin, bu vesileyle, "Türkiye'deki Hıristiyanlar, Irak ve Suriye'deki Hıristiyanların bugün uğradığı zulümlerin aynısını yaşıyorlar" yalanlarını savurabilsin, Gezi artığı operasyonlara Tehcir'in acılarını garnitür olarak kullanabilsinler diye mi?
Bir yüzyıl daha? Bundestag, Türkiye'de son 15 yılda hiçbir şey değişmemiş gibi davranıyor ve bizlere arabuluculuk yapmayı öneriyor.
Bu kadar densiz, bu kadar ikircikli, bu kadar olan bitene ilgisizler. Eğer niyetleri Erdoğan'a biriken öfkeyi bu vesileyle boşaltmak olmasaydı, taziye açılımının alacakları karardan çok daha değerli olduğu teslim ederlerdi.
Yüzyıl önceki kötücül böl/yönet oyunu bunca trajediye neden olmuşken, şimdi de ölenler üzerinden, yaşananı "soykırım" ihtilafına indirgeyerek Türkiye'yi dizayn etmek için Ermenilerin acısını kullanmak.
Dün yapılmak istenen bugün de PKK/HDP üzerinden denendi de, ne oldu?
Taşnak/Hınçak ve İttihat/Alman ittifakının önce Sultan Abdülhamid'i devirip, sonra memlekete ödettikleri bedel ortada. Üstat Necip Fazıl kendi hükmünde bunu çok güzel anlatır. O ittifakın bugünkü versiyonunun Gezi'den beri yaptıklarını görüyoruz. Yine siviller, masum halklar bedel ödüyor. Erdoğan direnmese, Türkiye'yi Suriye'ye çevireceklerdi. İyi mi olacaktı?
Hadi bu kötücül yöntem yüzyıl önce yeniydi. Ancak yüzyıl sonra da aynı bayat tuzağa düşmenin bir âlemi var mı? Ama kime söylüyorum! Küfe Türkiye'nin sırtında. Sorumlu davranmak Türkiye'nin üzerine düşüyor.
Birileri bu oyuna bir son vermeli. Bu da Türkiye olacak. Türkiye ancak güçlenirse, Türk'ü, Kürt'ü Ermeni'si sırt sırta verip araya parlamentoları, sözde medya ve STK'ları sokmazsa bu dönem kapanacak.
Bunu 1. Dünya Savaşı'nda hayatını yitiren tüm atalarımıza borçluyuz. Türk'ü, Kürt'ü, Ermeni'si, Çerkez'i, kim varsa. Bizim atalarımız Taşnak veya İttihatçılar değil, o mazlumlar çünkü.

Markar Esayan/Akşam