Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Erol Evgin'in Habertürk gazetesinde çıkan sözlerini okuyunca aklıma o ahbabım geldi. O da demokrasiden bahsedilince yüzünü buruştururdu. Eğitimlilerin iktidarı gibisi var mıydı? Sanırsınız, fakülteler bitirmiş, alim olmuş... Asıl dertleri iktidar (sivil-asker bürokrasi ve sermaye oligarşisi) seçkinleri tarafındansevilmek, okşanmak, onaylanmak; onların arasına "kabul" edilmektir. O "kabul" edilme konusunu hafife almayın!
Türk seçkinciliği bizatihi masonik bir yapı taşır. Yani birbirlerini görür, işaretleşir, karşılıklı pohpohlamalarla vakit geçirirler. Ciddiye alınacak bir tarafları var mıdır peki? Artık (ve şimdilik) yoktur. Baktım da, üç üniversite bitiren birinin oy hakkının daha fazla olması gerektiğini savunmuş Evgin. Hani insan nitelik konusunda hedefi tutturamayınca kafayı nicelikle bozar ya, burada dabiraz öyle olmuş!
Zaten üç üniversite bitiren adamı oy vermeye götürmek yerine hangi nevrotik rahatsızlığa duçar olduğunu anlamak için bir ruh bilimciye götürmek daha doğru olabilir.

Seçkinciliğin Evgin'inde gördüğümüz gibi naif ve azıcık da demode kalanına fazla takılmamalı. Fakat Robert Kolejlilerin bildirisinde gördüğümüz gibi "tilkilikler" tehlikelidir. Neymiş? "Herkese eşit, özgürlükçü eğitim hakkı doğmadıkça" susmayacaklarmış. E, o zaman yapılacak ilk iş o liseyi derhal terk etmektir! Var mı öyle yağma!

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 2
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Junker'in AB Komisyonu Başkanı olması ile AB'ye Almanya'nın stratejisi tam anlamıyla hakim oldu. Biz bu stratejiyi zaten, Türkiye olarak, çok iyi biliyoruz. Bu strateji, yutamayacağı kadar büyük olan ülkeleri dışarıda tutmaya ve zamanı gelince de onları yutacağı kadar küçük parçalara ayırıp Birlik içine almaya dayanır. Almanya ve onu takip ederek merkez Avrupa'yı oluşturan ülkeler, bu stratejiyi ilk önce Yugoslavya'da denediler ve başarılı oldular. Yugoslavya, yaklaşık yirmi yıl süren bir sürecin sonunda yedi küçük ülkeye bölündü. Doksanlı yılların başında başlayan ve 2000'li yıllara kadar süren bu sürecin sonunda ortaya çıkan ülkelerin ekonomik ve siyasi sorunları az olanlar hızla Birliğe alındılar. Öte yandan, Soğuk Savaş döneminde endüstrileşmesi en gelişmiş ülkelerden biri olan Çekoslovakya da Çek Cumhuriyetive Slovakya olarak bölündü. Çek tarafı hafif metal sanayii, otomotiv, demir-çelik gibi temel kontrol sanayilerinde avantajlı iken, Slovakya, silah sanayiine dönük ağır metal işleme sanayii gibi stratejik sektörlerde öne çıkıyordu. Almanya, özellikle Slovakya'yı Euro Bölgesi'nin de içine hızla alarak buradaki ağır sanayiyi denetlemeye başladı. Almanya, giderek 2. Dünya Savaşı öncesi yapmak istediği ama yapamadığı konuma geliyordu. Bütün Doğu Avrupa onun yutacağı kadar küçük-zayıf parçalara ayrılmış ve hem pazar hem de üretim gücü olarak ele geçirilmişti. Burada İngiltere'nin itirazı, hızla "Almanlaşan" bu sürece yönelik olduğu gibi, bu yolun esasında krizi derinleştiren bir yol olacağını saptamasıdır.

Dolayısıyla, İngiltere'nin bu hafta yapacağı referandum, sonuç ne olursa olsun, AB'nin bu haliyle bittiğinin ilan edilmesidir. İngiltere, büyük bir ihtimalle Birlik içinde kalacak. Ancak bu, AB'nin şimdiki yolunun devam edeceği anlamına gelmiyor. İngiltere, Birlik'te kalacak çünkü ayrılma halinde Britanya'nın da ticari birliği bozulur ve bunun çok ciddi siyasi sonuçları olur. Meselaİskoçya'nın bağımsızlığı yeniden gündeme gelir, İrlanda merkezli ticaret başta olmak üzere, şimdiye değin yapılan tüm ticaret anlaşmaları askıya alınır.
Yine ABD'nin (daha doğrusu, Obama yönetiminin) temel projelerinden biri olan Transatlantik Yatırım ve Ticaret Anlaşması'nın (TTIP) geleceği iyiden iyiye tartışılır hale gelir.
Dolayısıyla, İngiltere'nin Birlik'ten çıkması, bir noktadan sonra, yalnız İngiltere'nin sorunu olmaz, sistemin sorunu olur. Ancak yine de bu hafta -ne olursa olsun- AB'nin şimdiki halinin bittiği haftadır. Bu biten Avrupa, merkez Avrupa dışındaki büyük-sanayileşmiş ülkeleri ancak bölerek içine alan ve onları merkezin periferisi yapan ve kapılarını Türkiye'ye kesin olarak kapatan, mülteci sorunundan, enerji sorununa kadar her çözümsüzlüğü yalnız kendi çıkarları doğrultusunda çözmeye çalışan bir Avrupa'dır ve tabii ki şimdi Fransa örneğinde gördüğümüz gibi, zora geldiğinde, her türlü demokratik yolu tıkayan, rafa kaldıran faydacı bir anlayışın da temsilcisidir.
Ama bundan öte, burada Türkiye'nin dikkat etmesi gereken nokta, mülteci sorunu ortaya çıkınca Almanya'nın, "Tamam, Türkiye ile anlaşalım hatta içeriye de alalım ama bu haliyle değil, tıpkı Yugoslavya gibi 'Balkanlaştırarak' bunu yapalım" noktasına gelmesidir. Bunun işaretlerini de şimdilerde yaşıyoruz ve görüyoruz zaten.

Cemil Ertem/Milliyet

  • 3
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Saldırganın eşcinsel oluşu dışında, başka bir 'odadaki fil' de ABD'deki silah kontrolü yasaları; daha doğrusu bu yasaların 'yokluğu.' Silaha erişimin en kolay olduğu ülkelerin başında gelen ABD, sivil nüfusun silah sahibi olma oranlarına göre ilk üçte yer alıyor. Silah alırken bazı eyaletlerde ehliyetinizi göstermeniz, bazılarında da çok kısa bir sabıka kaydı kontrolü yeterli oluyor. Üstelik bahsettiğimiz tabanca tipi silahlar da değil. Ehliyetinizi göstererek yarı otomatik saldırı tipi otomatik silahlar alabiliyorsunuz. Bir gazeteci, geçtiğimiz günlerde AR-15 gibi yarı otomatik bir saldırı silahını sadece yedi dakikada edindiğini belgeledi. Yani tek seferde çok kişiyi öldürme 'imkânı' sunan silahlara ulaşım inanılmaz kolay.
ABD'nin anayasasındaki, ta sivil savaş döneminden kalma ikinci değişiklik maddesi sivil halka bu 'hakkı' veriyor. Maddeye göre, "Özgür bir devletin güvenliği için gerekli düzenli bir milis gücü ve halkın silah bulundurma hakkı engellenemez." Yani, devlet zalim olursa, halkın milis güçler şeklinde silahlı olup onu devirme hakkı engellenemez. İç savaş bağlamına göre tanınan bu hak, bugün dünyanın en gelişmiş ordusuna sahip olan ABD'de pek anlam ifade etmese de hâlen korunuyor.
Üstelik bağlamından koptuğu çok net olmasına rağmen değiştirilmeyen ya da kısıtlanmayan bu yasa, 1970'lerden itibaren Ulusal Tüfek Birliği'nin (National Rifle Association) öncülüğünde bireysel bir hakmış gibi de savunulmaya başlandı. Yani ABD'de silahlanma, aynı ifade özgürlüğünde olduğu gibi 'kutsal' olduğu geniş kesimlerce savunulan bir hak!
Terörist bağlantısı olduğundan şüphelenilen kişilerin bile ehliyetini göstererek büyük saldırı silahlarına erişebildiği ABD'de sadece 2014'te 33.599 silahla ölüm yaşandı. Sadece Obama döneminde, toplam 16 kitle katliamı gerçekleşti. Halkın %89'u evrensel sabıka kaydı kontrolü gerekliliğini savunsa da, Temsilciler Meclisi ve Senato'da güçlü olan Cumhuriyetçiler ve onları etkisi altına alan silah lobisi sayesinde bu yasa olarak geçirilemiyor. 'Özgür' Amerika'dan bildirdim!

Hilal Kaplan/Sabah

  • 4
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Hep aynı bayat gerekçe. Recep Tayyip Erdoğan'ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiği 1994'ten beridir "şeriat geldi geliyor-laiklik elden gidiyor", "mini eteklilerin bacaklarına kezzap atacaklar", "tiyatroları kapatacak, içkiyi yasaklayacaklar..." deyip duruyorlar.

Türkiye sıkıldı bu saçmalıklardan ama onlar sıkılmadı tutmadığı aşikar olan kabusa oynamaktan. Son "toplumsal muhalefet mühendisliği" nde bir tane yenilik var sadece.

Küresel sistemin ve Türkiye'deki uzantılarının var gücüyle desteklediği Gezi kalkışması 2012'de sonuçsuz kalınca; 30 yılda sinsice semirtilen Gülen devlet yapılanması kendisine verilen işi kaç denemeden sonra bile kotaramayınca; Siyasi yelpazenin iki ucundaki partilerin bile yan yana getirildiği "Erdoğan karşıtı fantezi blok" dört seçim sandığından da çıkamayınca; Hendek terörü ve devrimci halk savaşı talimatıyla birlikte yeni silahlar ve medya-akademi desteği de verilen PKK, tarihinin en ağır yenilgisini alıp halktan destek alamayınca...

...Görünen o ki ihale 14-18 yaş arasındaki liselilere kaldı. Bir de, kendi cinsiyle ilişki yaşadığını ve mahrem alan tecrübelerini ısrarla ilan eden eşcinsellere. Meral Akşener'in başını çektiği ve Türkiye karşıtlarını sevince boğan MHP'deki hareketliliği de ekleyebiliriz buraya.

Yalnız, bu tür toplumsal muhalefet mühendislikleri hep aynı siyaset ve medya çevrelerince denendiğinden, tutmuyor. Her tür tekinsizlik hemen kendini ele veriyor. Gerçi bu kez sahada değiller. Olur ya, tatlı canlarına zarar gelir diye bu kez maşa kullanıyor, klimalı ortamlarda medyadan-sosyal medyadan yaygara kopartmakla yetiniyorlar. Gezi'deki gibi Taksim işgal edilir, kaldırım taşları sökülüp polislere atılır ve ortalık istendiği gibi savaş alanına dönerse onlar da yakılıp ters çevrilmiş polis otolarının, belediye otobüslerinin önünde zafer işaretli fotoğraflar çektirmek için lütfederler tabii. Amaç ne? Erdoğan'ın şahsında Türkiye'yi pıstırmak. Zorunlu sistem değişikliğinin ve yeni anayasanın önünü kesmek. Terörün bitirilmesini, ekonominin büyümesini engelleyerek 2023 hedeflerini düşürmek.

Fadime Özkan/Star

  • 5
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

MHP'nin siyasi tarihinin en büyük krizini yaşadığına şüphe yok. Bu krizin görünür açıklaması 1 Kasım seçimlerinde yaşanan başarısızlık. Yani 80 milletvekilinin 40'a düşürülmesi. Bahçeli'nin tabanın "iktidarda olma" arzusunu önemsemeyerek her türlü koalisyon seçeneğine "hayır" demesi. Buna ek olarak, MHP'nin seçmenin sosyolojisinden koptuğu, liderin tabana yabancılaşan bir umursamazlık içinde olduğu da söyleniyor.
Haksızlık etmeyelim; MHP'nin "sıcak" olarak hissettiği kriz farklı görünümlerle bütün muhalefet partileri için geçerli aslında. HDP'nin marjinalleşmesi de CHP'nin Alevici sert söylemle ayakta kalmaya çalışması da aynı krizin yansımaları. Adı da "negatif siyaset sendromu." Yani AK Parti iktidarının manevraları karşısına sürekli savunmada ve suçlamada olma hali. Yeni politika önerileri yerine sürekli aşırı eleştirileri önceleme hastalığı. Bu hastalığın bütün vahim sonuçları 7 Haziran- 1 Kasım arası dönemde seçmene malum oldu. İşte bu yüzden 1 Kasım 2015 seçiminin yarattığı deprem yaygın etkisi açısından Kasım 2002 seçimininkine benzer bir konumda. Bu deprem siyasi coğrafyamızı değiştirecek daha uzun vadeli sonuçlar üretecek gibi. Muhalefet partileri bir çıkmazın içindeler. Yaşanan siyasi türbülans ortamında liderlik krizine girmeden değişmek durumundalar. Zira liderlik krizleri siyasi fay hatlarının bu kadar dinamik olduğu durumda bölünmeleri tetikleyebilir. Bunu engellemenin yolu tabanı daha da konsolide edecek sertlik yanlısı söylemler. Bu da iktidara alternatif bir değişim trendi oluşturmaya mani.
Görünen o ki, MHP için bu fırsat bile çoktan kaçtı. Yeni genel başkan kim olursa olsun MHP'nin klasik tabanını toparlamakta bile zorlanacaktır. CHP ve HDP için marjinalleşme pahasına klasik tabanı korumak şimdilik mümkün. Şimdilik kaydıyla diyorum çünkü; AK Parti, 7 Haziran-1 Kasım arasındaki istikrarsızlığın tehlikesini seçmene göstererek yeni bir siyasi sermayeyi elde etti: AK Parti'siz bir dönemde muhalefetin çözüm üretemeyen, çaresiz parçalanmışlığı. Bu farkındalık muhalefetin bütün sert, karşıt söylemlerini etkisiz kılan bir fonksiyon üstleniyor. Muhalefetin tek çaresi yeniden bir blok olmaya çalışmak. Ancak bunu neredeyse imkânsız kılan şey, Gezi sonrası netleşen fay hatlarını yönetmede üstünlük yine AK Parti'nin elinde. Bu yüzden yeni Gezi kalkışması denemeleri en çok muhalefetin meşru siyaset zeminini erozyona uğratacaktır.

Burhanettin Duran/Sabah

  • 6
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Ben de yıllardır bu sorunun konuşulacağı alanın üçüncü ülkelerin parlamentoları olmaması gerektiğini söylüyorum. Diyalog tek çare. Dink'in dediği gibi bir halkın bugünü ve geleceği sadece o talihsiz kesitten beslenerek yaşatılmaya çalışılıyorsa orada bir sorun vardır.
Üstelik ben de, Hrant da, henüz Türkiye'de bugünün pozitif şartları ortada yokken, 301 kılıcı tepemizde sallanır, AGOS'un kapısına tosuncuklardayanırken bunları söylüyorduk. Bugün, bizim bu yazıları yazdığımız günlerden çok farklı bir Türkiye var.
Türkiye'de hiçbir tezi savunmak hayati tehlike içermiyor. Her 24 Nisan'da ülkenin Cumhurbaşkanı 1915 için taziye mesajı yayımlıyor, kiliselerde anma töreni yapılıyor. Ermeniler hiç olmadığı kadar özgür. Vakıflar geri aldıkları ve artık yatırım yapabildikleri malları üzerinden zenginleşiyor. Meclis'te Ermeni üç vekil var. Yani nüfuslarının çok üzerinde temsil ediliyorlar. Türkiye on binlerce Ermenistanlı kaçak işçiyi bilerek konuk ediyor. Yasaları zorlayarak onların hayatlarını kolaylaştırıyor. Bu misafirlerimiz mesela Fransa'ya gitselerdi çoktan sınırdışı edilmiş olacaklardı. Üstelik tüm bunlar bir iane, bir lütuf tavrıyla değil, demokratik yurttaşlık ilkesi uyarınca ve telafi duygusuyla yapıldı.

Kamp Armen'in iadesi vakıf reformuna göre bile mümkün olmaktan çıkmıştı. Yıllar sonra belki nakdi tazminatı alınabilirdi, çünkü dördüncü, beşinci kişilere satılmış ve özel mülkiyet hakkına girmişti. Dönemin Başbakanı Davutoğlu'nun verdiği destek ile devreye girdim, Kadir Topbaş, Selim Temurci ve Şadi Yazıcı ile aylarca uğraştık formül yaratmak için. Sorunun çözülebileceğini fark edenlerin ne kadar rahatsız olduğuna, çomak sokmaya çalıştıklarına bizzat şahit oldum.
Hrant'ın rüyasını siyasi irade ve diyalog kanallarını çalıştırarak çözdük. Teşekkür bile edemediler.
Bir teşekkürün altında kaldılar, yapamadılar. Bunun yerine beni linç ettiler. Teşekkür beklediğimden veya linci umursadığımdan değil, bir ruh halinden bahsediyorum. 1915 metre, hatta çok daha derinlerde debelenmeye dair bir ruh hali bu. İşte soytarılık peşinde koşmanın ve siyasi dilencilik yapmanın bedeli, bu hallere düşmek. Şükür ki, Ermeniler içinde azınlığa denk geliyorlar. Ortalama sağduyu, uzlaşı ve iyi şeyleri takdir etmekten yana. Ancak, Ermenilerin, Ermenistan, diaspora ve Türkiyeli kısımlarıyla sıkıntılı hallerini görmek ve söylemek de boynumuzun borcu.
Hrant yaşasaydı, muhtemelen yukarıdaki satırları kendi gazetesinde bile yazamayacaktı. Bu bir gerilemedir, trajik bir gerileme. Ermenilere bunu yapmaya kimsenin hakkı yok.

Markar Esayan/Akşam