Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Her terör saldırısının ardından aynı seremoni. Teröristler tetiğe basıyor, pimi çekiyor. Gerisini, yani eylemin kamuoyu üzerinde istediği etkiyi yaratması işini sosyal medyadaki "ortaklarına" bırakıyor. Önce ölü ya da yaralı sayısına dair abartılı rakamlar dolaşıma sokuluyor, panik havası körükleniyor. Başka ülkelerdeki terör saldırılarından ya da afetlerden montajlanan görüntüler, resimler dolaşıma sokuluyor. Halktaki korku ve çaresizlik hisleri büyütülüyor. Kan anonsları yapılıp hastane önlerinde kalabalıklar toplanmaya ve provoke edilmeye çalışılıyor. Tüm enerjisini yaralılara kanalize etmesi gereken acil servisler kilitleniyor. Daha bombanın sesi yankılanırken devletin, hükümetin saldırıyı bildiği halde engellemediği iddiası dillendiriliyor. Hatta bizzat ülkenin yöneticilerinin bu saldırıyı yaptığı bile söyleniyor.
Senaryo hiç değişmiyor. Artık pek çok kişi uyandı. Ne var ki oltaya takılanların sayısı hiç de az değil. İstanbul Atatürk Havalimanı'nda gerçekleştirilen terör saldırısının ardından da aynı psikolojik savaş taktiği kullanıldı.
Daha yaralılarımız hastaneye taşınırken, güvenlik güçleri operasyonuna devam ederken, "polisin teröristlerin havaalanına girişine izin verdiğini" iddia eden tweet'ler atılmaya başlandı. Koca koca gazeteciler de bu mesajları türlü çeşitli imalarla çoğalttılar. Aynı yalanı tekrar eden İngilizce tweet'ler de ihmal edilmedi tabii ki. Mesela o gece, savcı olduğunu iddia eden bir şahsın şu mesajı ortalıkta geziyordu:
"Ben devletin savcısı olduğum halde, havaalanına girerken x ray cihazında kemerimi bile çıkartmam isteniyor. Ama teröristlerin ellerindeki silahlarla ve üzerlerindeki bombalarlageçişine izin veriliyor. Nasıl oluyor, kafam almıyor..." Almaz tabii. Yahu henüz saldırı sürerken nerden hangi bilgiyi aldın da bunlarısöyleyebiliyorsun. Çocuk oyuncağı mı bu, 44 kişi hayatını kaybetmiş! Terör saldırısıyla ilgili görüntüler ortaya çıktı işte. Teröristler havaalanındaki x-ray'den ellerini kollarını sallayarak geçip içeride katliamlarına başlamıyorlar elbette. Bu noktadan geçmek isterken polis tarafından fark ediliyorlar ve çatışma çıkıyor. Hatta kahraman bir polisimizin, bir teröristi canı pahasına vurarak katliamın bilançosunun daha da artmasına nasıl engel olduğunu hep birlikte gözlerimiz yaşararak izlemedik mi? O gece bu ve benzeri provokatörlerin mesajları üzerinden insanları itham edenler acaba şimdi ne hissediyordur dersiniz? Bence çok ama çok üzülmüşlerdir.

Melih Altınok/Sabah

  • 2
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Terör saldırısının yaşandığı o ilk dakikadan itibaren "güvenlik zafiyeti" tartışmaları başladı.. Şunu söylediler; "Biz belimizde kemerle bile giremiyoruz havaalanına, adam bombalarla nasıl girmiş?"

Bu saçma sapan iddiayı anlı şanlı programlarda altına stratejist falan yazan adamlar da dillendirdiler.. Aklın tatile çıktığı analizler.. Acaba şöyle bir güvenlik sistemi mi düşlüyor bu zeki arkadaşlar; Beline patlamaya hazır bomba düzeneği sarmış, elinde kaleşnikof tüfek olan bir adam, duyarlı kapıdan geçiyor.. Kapıdaki görevli, 'lütfen elinizdeki tüfeği bırakın ve bir daha geçin' diye uyarıyor... Böylece kemerle bile geçemediğimiz kapıdan elbette kaleşnikof tüfekle de geçememiş oluyoruz..

Bak zeki çocuk.. Dersen ki; 'istihbarat zaafı vardır', bunu oturur konuşuruz.. Nasıl gelmişler İstanbul'a, nasıl ev tutmuşlar, silah edinmişler vesaire..

Bu nasıl oldu da istihbaratın bilgisinden kaçtı bunu sorgulayalım.. Ben de sorgulayayım.. Ama Havaalanı ilk check noktasında, görür görmez müdahale edilmiş üç terörist için, "güvenlik zafiyeti" suçlaması, çok insafsızca ve haksızca..

Gelelim havaalanının güvenliği meselesine.. Deniyor ki, havaalanındaki kontroller yeterli değil.. Acaba, kontroller en dışarıdan, "DHMİ" tabelasının bulunduğu dış nizamiyeden başlasın mı isteniyor acaba?..Arz edeyim;

1) Eğer ilk kontrol orada yapılır ve uçağa kadar toplam üç kontrolden geçilirse, 13:00'te kalkacak uçak için sabah 8:00'de alana gitmeniz gerekir..

2) İlk kontrolün yapıldığı yerde terör saldırısı oluyorsa, toplam sonuç değişmez, bu defa canlı bomba kendini o kontrol noktasında patlatır, o kuyrukta bekleyenleri katleder..

Meselenin kontrol noktalarındaki güvenlik tedbirleriyle ilgisinin olmadığı, şehit düşerken onlarca insanın yaşamını kurtaran kahraman memurlarımızın kanla yazdığı hikayelerinden de açıkça anlaşılacaktır..

Ersoy Dede/Star

  • 3
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Havalimanının ana giriş kapısında bir nizamiye olur. Burada sizi durduran olmaz. Aramalar check-in işlemlerinden sonra başlar. Hatta AHL bu açıdan Avrupa'dan daha iyi durumdadır.
Çünkü çifte X-Ray'den geçersiniz. (Brüksel'deki terör saldırısında bunun önemi anlaşılmıştı.) Bunlar gidiş katı...
Peki ya geliş katı? Dışarıda hiçbirimizin fark etmediği sivil polisler gezer. (AHL saldırısında, geliş katında teröristleri taksiden indiğinde ilk fark eden ve şüphelenerek kimlik soran kişinin bu sivil polislerden biri olduğu söyleniyor.) Bir de Avrupa'daki birçok havalimanında gördüğümüzelinde uzun namlulu silahları olan komandolar vardır. 2000'li yıllardan bu yana AHL'de bu tedbiri hissediyorduk.
Sonra bir ara kalktı. Neden? Çünkü vatandaşlar görüntüden rahatsızdı. Yanılmıyorsam geçen yıl yine getirildi. Ama önceki günkü saldırıda bunlar neredeydi bilmiyorum?
Bildiğim şey şu:
Havalimanlarında terör saldırılarını caydıracak bu tedbirin tekrar ve en sıkı haliyle geri gelmesi...
Tabii, güvenlik önlemlerinden vatandaş olarak şikâyet etmememiz gerektiğini maalesef bu acı tecrübeyle görmüş olmak da bizi yaralıyor. Hepimizin başı sağ olsun.

Dilek Güngör/Sabah

  • 4
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Kahramanmaraş Başsavcılığı, merhum genel başkan Muhsin Yazıcıoğlu'nun helikopterinin 'pilotaj hatasından' düştüğünü iddia ederek, 132 şüpheli hakkında takipsizlik kararı verdi. Benim bu karara itirazım var! Sadece benim değil, Yazıcıoğlu ailesinin de itirazı var. Aile, savcılığın takipsizlik kararını 'sipariş karar' olarak değerlendiriyor. Bu suçlama bence çok önemli ve altı dolu. Altı dolu, çünkü Yazıcıoğlu'nun ölümüyle ilgili çok ciddi şüpheler var. Var ki, istihbarat birimleri birkaç aydır bu konuyla ilgili çok detaylı bir çalışma yürütüyor. Örneğin; baz istasyon kayıtları detaylı bir şekilde incelenerek, o çevrede o gün ve öncesinde kimler olduğu tek tek tespit ediliyor.

Şunu söylemek istiyorum; Kahramanmaraş Başsavcılığı'nın takipsizlik kararı sonrası şöyle derin bir 'ohhh' çeken varsa, çekmesin! İstihbarat birimleri çok önemli detaylara ulaştı. Bu detayları, soruşturmanın güvenliği açısından, şimdilik sizlerle paylaşmıyorum. Tek bir ipucu vermem gerekirse, hem Hrant Dink, hem de Necip Hablemitoğlu cinayetlerinin arkasında olduğu gibi Yazıcıoğlu'nun ölümünün arkasında da 'paralel çete'nin izi gözüküyor.

'Her olayı paralele bağlıyorsunuz, tamam devlet içinde devlet kurmak istemiş olabilirler ama cinayet işlemezler' eleştirilerini duyar gibi oluyorum. Şunu sakın unutmayın! Türkiye'ye gözünü kırpmadan ihanet eden paralel çetenin son kirli işi Akçakoca'da patlak verdi geçtiğimiz günlerde. Pensilvanya'daki çete lideri aleyhine kitap hazırlamaya çalışan gazeteci Haydar Meriç'in cesedi denizde bulunmuştu. Bu cinayeti organize eden 30 istihbaratçı polis gözaltına alındı, 9'u tutuklandı.

Peki kimdi bu polisler? Hepsi 'paralel örgüt' bağlantılı çıktı!

Murat Kelkitlioğlu/Akşam

  • 5
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

DAİŞ sıradan bir radikal terör örgütü değil. Bir coğrafyayı elde tutmanın verdiği stratejik akıl ve kapasite ile davranıyor. Irak işgalinin yarattığı şiddet ortamından beslenen radikal selefi- harici bir ideoloji sahibi.
Şiddeti de Müslümanları bile rahatlıkla tekfir eden bir kibrin kesin inançlılığının uzantısı. Ancak asıl sorun yine de DAİŞ ile mücadelede yürütülen hatalı stratejide. Hatta bilinçli olarak uygulanan bir stratejinin bölgeyi ve Türkiye'yi derinden etkileyen tercihlerinde.
Evet, bugün Türkiye, ABD öncülüğündeki koalisyonun hatalı ama bilinçli DAİŞ ile mücadele stratejisinin ağır maliyeti ile yüzleşiyor. Obama Yönetimi Suriye krizinin başından itibaren ABD için maliyeti düşük ancak bölge için yüksek olan bir yöntem izliyor. Bir yandan DAİŞ'i en büyük tehdit olarak niteliyor, diğer yandan kapsamlı bir mücadele yöntemi geliştirmiyor. DAİŞ ile mücadelenin kritik rolünü (kara savaşı) yerel aktörlere vermesinin tehlikeli sonuçlarını önemsemiyor.
Irak'ta Şii milisler ve Peşmerge, Suriye'de ise YPG-PYD gibi yerel aktörlerin DAİŞ'i geriletmesine dayalı yöntemin yeni çatışma konuları yaratmasını umursamamakla kalmıyor. DAİŞ'le mücadelenin zamana yayılmış olmasının negatif etkilerini de bilinçli olarak ihmal ediyor. Yavaş yavaş geriletilen DAİŞ kendisiyle mücadele edenlere karşı intihar saldırıları planlama ve uygulama fırsatı buluyor. Elindeki toprakları korumak için sadece cephe savaşı vermiyor. Aynı zamanda savaşını, küçük organize timlerin yaptığı terör eylemleri ile "düşmanlarına" taşıyor. Coğrafi yakınlık ve son bir yıldaki etkin mücadelesi sebebiyle önce Türkiye'yi hedef alıyor.
Artık mesele, ABD'nin DAİŞ ile mücadele için kapsamlı bir stratejisi üretmemesi olmaktan çıktı. Bölge halklarının kayıplarını ihmal etmeyi "politika" sayan bilinçli tercih değişmek zorunda. Güya DAİŞ "birinci küresel tehdit" durumunda... Halbuki bu örgüte karşı "ortak topyekûn ve sahici bir kampanya" yürütülmezse Türkiye'yi ve Avrupa başkentlerini vuracak terör dalgasını minimize etmek hiç de kolay olmayacak. Türkiye'nin İsrail ve Rusya ile ilişkilerini normalleştirmesinin bu hedefi kolaylaştırması umulur. Yine de çözümün ilk adımı Washington'a DAİŞ politikasını değiştirmesi yönünde baskı yapılmasında vesselam.

Burhanettin Duran/Sabah