Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği köşe yazılarından…

  • 1
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazılarından…
Editörün seçtiği köşe yazılarından…

İsrail ve Rusya ile eşzamanlı normalleşme süreci dış politikada "revizyon" tartışmasını başlattı. AK Parti iktidarını ideolojikdogmatik dış politika yürütmekle eleştirenler şimdi de "U dönüşüyle," "çark etmeyle" ve "fırıldaklıkla" suçluyorlar. Bu suçlamaların altında sıkıntılı iki varsayım var: Birisi, Türkiye'nin 2009'dan itibaren İran devrimi gibi "ideolojik" bir bölgesel dış politika yürüttüğü. Diğeri ise şimdi bundan vazgeçerek statükoya, büyük güçlere "teslim olduğu" ya da "ilkelerini sattığı." Son dönem dış politikamızda yaşanan dönüşümü anlamlandırmak için polemiğe değil analize ihtiyacımız var.
Dış politikada revizyonu üç boyutta analiz edebiliriz: a) bir bütün olarak revizyonun bölgesel düzlemi ve diğer aktörlerin tavırları b) dış politikanın dilindeki retorik ve rasyonel menfaat çelişkisi c) Erdoğan'ın siyaset tarzı.
İlk olarak dış politikadaki revizyon bölgesel denklemlerin geldiği yeni duruma verilen bir cevap. Ve diğer aktörlerin değişen stratejik değerlendirmeleri ile örtüşen bir mahiyete sahip. Teslimiyet ya da zafer değil; karşılıklı adaptasyon gerçekleşiyor. Denklemlerin değiştiği bölgemizde her devlet pragmatik, esnek ve konu temelli yaklaşım gösterme ihtiyacında.
Suriye krizi bu değişen denklemin merkezinde duruyor.
Denklemin formülü de netleşti: DAİŞ ve YPG'nin geleceği Suriye'yi, Suriye'nin geleceği de Yeni Ortadoğu'yu şekillendirecek.
Bölgesel fırtınanın gözüne en yakın ülke olarak Türkiye'nin de yeni değerlendirmeler yapmakta ön alması kaçınılmaz. Bu yüzden "normalleşme" aslında önce bölgedeki demokratik dalgayı boğan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile başladı. Sonra da bir süredir beklemede olan İsrail ile ilişkiler Rusya ile eşzamanlı şekilde toparlanma dönemine girdi.
Anlaşılan bütünlük arz eden bu sürecin Mısır ve Suriye ayaklarının şartları da olgunlaşmakta. Türkiye'nin Suriye politikası da normalleşme sağlanan ülkelerin tercihleriyle etkileşerek revize edilmiş bir forma bürünecek gibi.

  • 2
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazılarından…
Editörün seçtiği köşe yazılarından…

Hamas ve Gazze'nin hesabına da bir muhasebe düştü. Bir yanda Türkiye'nin İsrail ile anlaşmasının duygusal yükü, öbür yanda tekrar açılabilecek insani yardım kanalları. Hamas ve Gazze halkı, "terk edilmiştik" duygusuna kapılıp anlaşmadan memnuniyetsiz olabilirdi. Neredeyse yegâne destekçileri olan Türkiye'nin de onları terk ettiği vehmine kapılıp, anlaşma karşıtı açıklamalar yapabilirlerdi. Ama öyle olmadı. Türkiye'nin şimdiye kadar olduğu gibi şimdiden sonra da elinden geleni yapacağına inandılar, anlaşma ile Gazze'ye insani yardımın girebilmesinden ve Türkiye'nin Filistin meselesinde İsrail üzerinde tekrar baskı kurabilecek pozisyona gelmesinden memnun oldular!

Mavi Marmara meselesinin birincil aktörlerinden birisi olan İHH'nın bir muhasebe yaptığını söyleyebilir miyiz? Mavi Marmara tipi aksiyonerliğin ülkeye ve Filistin'e ne kazandırıp ne kaybettiğini hesapladılar mı?

Gazze'ye tekrar nitelikli insani yardım ulaştırabilmenin önemini düşündüler mi? "Kahrolsun İsrail ve yerli işbirlikçileri" diye bağırarak İsrail'in kahrolmadığını gördüler mi?
İsrail'in duygu yoğunluğu ile değil akıl ve fikir yoğunluğu ile geriletilebileceğini fark ettiler mi?
Bir toplumun (Gazze) ve bir ülkenin (Türkiye) kaderini etkileyebilecek sonuçları olan eylemler hakkında, "Biz bağımsız bir sivil toplum örgütüyüz" demenin sorumsuzluk olabileceğini anladılar mı?

Hayır, kocaman bir hayır! Çünkü muhasebe yapmaya, şapkayı önlerine koyup düşünmeye hiç yanaşmadılar. Filistin'in en büyük destekçisi olan ülkeye ve onun liderine hain demeye varan laflar ettiler de "acaba biz yanlıyor olabilir miyiz" demediler. "Hükümet kendi sorumlulukları gereği, kendi baktığı yerden doğrusunu yapıyor, biz de kendi sorumluluklarımız gereği kendi baktığımız yerden doğrusunu yapıyoruz" demeye bile yanaşmadılar. Kendilerini Filistin davasının yegâne savunucusu zannettikleri için davanın haklılığının kendilerine de sirayet ettiğini zannettiler. Kendilerini Filistin ile kendilerini eleştiren herkesi de İsrail ile özdeşleştirdiler. Kimseye yakışmayan bu keskin tavır, bir sivil toplum örgütüne hiç yakışmıyor. Herkesin yapması gereken muhasebeyi, en fazla sivil toplum örgütlerinin yapması gerekiyor!

  • 3
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazılarından…
Editörün seçtiği köşe yazılarından…

Türkiye ile İsrail'i yeniden ortak payda kurmaya zorlayan reel politik şartları ise hep akılda tutmak gerekecek. Bu normalizasyon sürecinin, ikili ticaret, askeri teknoloji, turizm ve doğalgazda işbirliği gibi hemen yarın fark edilecek yönleri söz konusu. Lakin bunlar kadar önemli ve hatta acil olan mesele, "güvenlik!" Türkiye'yi açık hedef ilan eden DEAŞ terör örgütü ile mücadele noktasında İsrail'le yeni ve etkili görüşmeler, istihbarat paylaşımları gerçekleşebilir. DEAŞ'ın, Suriye-İsrail sınırında yapılanma çabası ne ise Türkiye sınırında tutunma uğraşısı ve bu yüzden terörist eylemlere yönelmesi de aynı. Yani... İsrail ile Türkiye gerek Suriye'deki iç savaştan doğan risklerin azaltılması gerekse DEAŞ terörünün önlenmesi için modelite geliştirebilir. Ki bunun altyapısının da kurulduğu anlaşılmakta.
Kim ne derse desin... Ankara-Tel Aviv ilişkilerinin normalleşmesi, Gazze ve Hamas gerçeği karşısında kırılgan çizgide ilerleyecek. Beklenti o ki İsrail tarafı, harekete geçmeden önce eskisine göre çok daha fazla düşünecek, Ankara ile çok daha fazla görüşecek. Özetle, çok değişik gelişmelere açık günler bizi bekliyor.

  • 4
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazılarından…
Editörün seçtiği köşe yazılarından…

Türkiye ile İsrail'i yeniden ortak payda kurmaya zorlayan reel politik şartları ise hep akılda tutmak gerekecek. Bu normalizasyon sürecinin, ikili ticaret, askeri teknoloji, turizm ve doğalgazda işbirliği gibi hemen yarın fark edilecek yönleri söz konusu. Lakin bunlar kadar önemli ve hatta acil olan mesele, "güvenlik!" Türkiye'yi açık hedef ilan eden DEAŞ terör örgütü ile mücadele noktasında İsrail'le yeni ve etkili görüşmeler, istihbarat paylaşımları gerçekleşebilir. DEAŞ'ın, Suriye-İsrail sınırında yapılanma çabası ne ise Türkiye sınırında tutunma uğraşısı ve bu yüzden terörist eylemlere yönelmesi de aynı. Yani... İsrail ile Türkiye gerek Suriye'deki iç savaştan doğan risklerin azaltılması gerekse DEAŞ terörünün önlenmesi için modelite geliştirebilir. Ki bunun altyapısının da kurulduğu anlaşılmakta.
Kim ne derse desin... Ankara-Tel Aviv ilişkilerinin normalleşmesi, Gazze ve Hamas gerçeği karşısında kırılgan çizgide ilerleyecek. Beklenti o ki İsrail tarafı, harekete geçmeden önce eskisine göre çok daha fazla düşünecek, Ankara ile çok daha fazla görüşecek. Özetle, çok değişik gelişmelere açık günler bizi bekliyor.

  • 5
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazılarından…
Editörün seçtiği köşe yazılarından…

Malum çevreler yaygarayı bastı tabii. Hemen Mavi Marmara'nın gidişine Erdoğan'ın izin verdiğini yaymaya başladılar. Bu da tıpkı "Türkiye İsrail ablukasını tanıdı" lafı gibi yalanın daniskasıydı. Oysa ta o zaman, hepimiz biliyorduk Tayyip Erdoğan'ın bu girişimden rahatsız olduğunu, "Sırası mıydı şimdi, biz zaten yardım ediyoruz" dediğini. İsrail de habire "vururuz" mesajları yayınlıyordu. Erdoğan tam o sıralarda Gazze'ye büyük bir ziyaret gerçekleştirecekti. Bu yüzden de Bülent Yıldırım ve çevresine laf dinletilemeyince gemiye binecek AK Partili 15 vekil geri çekilmişti.

Ama "Dünya çapında muhteşem bir kahramanlığa imza atma hırsı" o kadar galebe çaldı ki bu acı olayyaşandı. İsrail, barbarlığını bir kez daha gösterdi ve gemideki masum insanlara silahlarla saldırıp on kişiyi katletti. Doğal olarak Türkiye ve Erdoğan doğrusunu yapıp vatandaşına sahip çıkarak bugün kabul edilen üç şartı reddeden İsrail'le ilişkileri kesti. Ve hem de epey bedel ödemeyi göze alarak. Aslında hep birlikte ödedik. Tayyip Erdoğan o zaman Fethullah Gülen'in "İsrail'in devlet otoritesini tanıyacaktınız"demesine bile tepki göstererek "O otoriteyse ben de otoriteyim, ben otorite olarak izin veriyorum"dedi. Şimdi "Bak zamanında sen izin vermiştin" diye Erdoğan'ın bu sözlerini kullanıyorlar.

İnsan biraz utanır. Başta sen biliyorsun ki bu sözlerin niçin söylendiği gün gibi aşikâr. Ayıptır hakikaten, size yıllardır destek vermiş bir hükümete, onun Başbakanına bu yapılır mı?

Bence Cumhurbaşkanı Erdoğan çok kırıldı ve haksızlığa uğradığını düşündü. Daha doğrusu İHH'nın nankörlüğü çok yaralayıcıydı. Hatırlayın, Paralelciler "Türkiye DAEŞ'e yardım ediyor" yalanını üfürmeye başladıklarında bir yandan da"Türkiye bu yardımları İHH üzerinden yürütüyor" haberleri köpürtülüp servis ediliyordu. Paralel polisler İHH şubelerine baskınlar yapıyordu. İsrail İHH'yı terörist örgüt ilân etti. Erdoğan o zaman da İHH'ya sahip çıkmıştı, unutmayın.

Hani bazen hafıza tazelemek iyi gelir. İHH bugün ben de dâhil on binlerce yardımseverin karınca kararınca desteklediği bir kuruluş. Hükümetin onlara her konuda desteği de sır değil. Yaptıkları çalışmalar gerçekten takdire şayan. Ama başarının ve büyümenin ego büyümesini değil tevazuyu tetiklemesi gerekirdi. İşte bu yüzden İHH bence artık asli işine dönsün. Devletlerarası ilişkileri devletler yürütür, vakıflar değil.

  • 6
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazılarından…
Editörün seçtiği köşe yazılarından…

Kuşkusuz Mavi Marmara katliamında öldürülen vatandaşlar sadece bir grubun, vakfın, cemaatin değil Türkiye'nin şehitleri. Dolayısıyla onların haklarını savunmak, acılarını paylaşmak hepimizin görevi.
İsrail bile geri adım attığına göre, ortada bu düstura aykırı bir durum da yok.
Ama o dramatik zamanları birebir yaşayanların şahitliğine kulak vermek gerek. Bu yüzden, onlardan birinin, İHH çevresinin de çok iyi tanıdığı Ayhan Altıntaş'ın tartışmalar üzerine yazdıklarını aynen aktarıyorum:
"Biz Mavi Marmara'yı kaldırmaya çalıştığımız günlerde bize 'Hükümetin talimatıyla kaldırdınız gemiyi' diyenlere 'Hayır bu gemi sivil bir harekettir parası tamamen dünyanın farklı ülkelerindeki halklardan toplanmıştır' diyorduk.
'Yalan söylüyorsunuz' diyorlardı.
Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan gemiyle giderken 'Bana mı sordunuz gittiniz' diyor. 'Giderken de engellemedim' diyor Gene millet isyanlarda 'vay nasıl böyle bir şey söyler..." Evet, Tayyip Bey doğru söylüyor. Biz Başkana sormadık yola çıktık onlar da engellemedi. Başımıza sıkıntı gelince de sahip çıktılar. STK'lar devlet kuruluşu değildir sivil harekettir. Bunda anlaşılmayan konuyu anlamadım. Evet, biz sivil olarak yola çıktık, İsrail askeri olarak vurdu. Başbakandan haklarımızı savundu."