Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Kılıçdaroğlu, Genelkurmay'ın ve MİT'in cumhurbaşkanlığına bağlanmasına da karşı çıkıyor. Ordu, başkomutanına bağlı olmamalıymış! Çünkü cumhurbaşkanı sorumsuzmuş. "Sorumluluk ver öyleyse" diyorsun, yanaşmıyor. "Eskiye dönülmesini" istiyorlar. Kılıçdaroğlu 15 Temmuz gecesi neler olup bittiğini de tam olarak anlamış değildir. Beştepe'ye "barışmaya" gitmemiş, ayak sürüye sürüye, "yarım ağız" gitmek zorunda kalmıştır.
Şimdi muhalif basındaki akıl hocaları, "aman bari Yenikapı'ya git, bir fırsatı daha heba etme" diye neredeyse yalvarıyorlar. Kendisinde o feraset yoktur ki... Lider falan değildir ki...
Kendisinden köy de olmaz kasaba da olmaz ki... Kılıçdaroğlu'ndan hiç memnun olmasalar da kendilerini onun reklamını yapmakla görevli hisseden bazı Milliyet gazetesi kaşalotları da, onunla aynı dalga boyunda, "demokrasi" istiyorlar.
Tayyip Erdoğan, FETÖ örgütüne demokrat davranmıyormuş! Erdoğan'ın "sakinleşmesi" gerekiyormuş... FETÖ bahane edilerek demokrasi ortadan kaldırılmış! Bu, Avrupa Birliği'nin "zavallı darbecilere dokunmayın" tavrıdır. Türk burjuvaları, özellikle masonlar arasında da, "halk o gece zavallı darbecilere kötü davrandı" düşüncesi yaygın. Bu görüş, burjuva karılarının "yobazlar ırzımıza geçecekler" korkusuyla örtüşüyor.
Fetullah başarılı olsaydı da şeriat gelseydi neye uğrayacaklarını bilmiyor beyinsizler. Tayyip düşmanlığı, Tayyip nefreti bu çevrelerde zerre kadar azalmış, değişmiş, ortadan kalkmış değildir.
Bir dahaki sefere darbeyi "Kemalist çocuklardan" bekleyeceklerdir. Bunun ön şartı da "eski devlet yapısının" bozulmamasıdır. Sonunda gelecekleri noktada "zavallı darbecileri affedin" kampanyasını da, sonbahara doğru bekliyoruz, hadi bakalım.

Engin Ardıç/Sabah

  • 2
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Türk milleti 15 Temmuz gecesi kendi hakkında karar verme insiyatifinin kendisine ait olduğunu tüm dünyaya ilân etti. Bu hem hazin hem onurlu bir ilân edişti. Hazinliği, insanlar şehit oldukları için değil, tanıdıkları, bildikleri, eşleri, dostları, arkadaşları daha doğrusu bu vatanın evlatları olarak bilinen kişiler tarafından ihanete uğramaları sebebiyledir. Hazinliği, milletin canına ve vatana kast edenlerin- her nekadar dışarıdan güdümlü hareket etseler dahi -bu topraklardan devşirilen yurdum insanlarının alçakça saldırısına uğramamızdandır. Onuru ise milletin kendi insiyatifini düşmana teslim etmemek için gösterdiği yüce mücadele ve mukavemetten geliyor.

15 Temmuz gecesi ve sonrasında vatan için, demokrasi için, millet iradesi için, yarınlarımız için sokaklara, caddelere akın eden yüzbinlerin içinde her siyasi görüşten, her dünya görüşünden insanlar var iken, herkes elindeki kutuplaşma 'silahını' bir kenara bırakmanın sorumluluğunu taşıyor iken, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu 7 Ağustos Pazar günü Yenikapı'dan yapılacak olan "Demokrasi ve Şehitler" mitingine katılmayacağını ve orada millete konuşma yapmayacağını açıkladı. Kemal Kılıçdaroğlu aldığı bu kararla maalesef halkın gösterdiği milli sorumluluk bilincini gösteremedi. Milletin karşısına çıkıp "hepimiz Türkiye'yiz" diyecek kadar cesur olamadı.

Anlaşılan o ki Kemal Kılıçdaroğlu, yıllardır bıkmadan ve yılmadan "kutuplaşmalar" üzerinden yürüttüğü siyaset anlayışının ortadan kalkmasınan korkuyor. Türkiye'de kutuplaşma söylemlerini ve eylemlerini besleyerek siyaset devşirenler, 7 Ağustos'ta milletin yanında olmayı reddediyorlar. Hazin ama vakıa bu.

Kurtuluş Tayiz/Akşam

  • 3
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Ama yaşadıklarımıza sadece aldanmak/ aldatılmak ekseninden bakmak yanlış olur. Bir de şeytanla ortaklık yapanlar; düşmanımın düşmanı dostumdur diyerek Fetoculara güç veren çevreler var. Ağzından bir zamanlar "F tipi" deyimini düşürmeyen fakat 2012'den beri Fetocuların her çağrısına koşa koşa gidip "asker" yazılan "beyazlar" hani... Hiç utanıp sıkılmadan Fetocu tv kanallarına koşturan; üç yıldır her siyasi krizde Fetocularla dayanışan lafta sosyal demokratlar, liberaller, vesaire... Hâlâ Feto'yla aynı dili kullanıp darbe girişimine "tiyatro" diyecek kadar alçaklaşmış fırıldaklar... Onları böyle yapan şey ne? En derinde bu sosyal kesimlerle Fetocular arasındaki ortak zihinsel zemin neresi? Bu soruların cevaplarını da kavradık artık.

Nasıl mı? Dönün bakın! Fetocuların darbe girişiminden hemen önce ve sırasında kendi medya kanalları ve sosyal medyada yaptıkları konuşmalara, verdikleri mesajlara bakın, anlayacaksınız. Bu halk aptalmış, korkakmış, sinikmiş, sadece atıp tutarmış... Asıl şimdi mesela bir "albay" olmak varmış... Zaten halk tank görünce hemen evine kaçarmış. Türkiye için artık Batı'nın istemediği ve izin vermediği bir şeyde ayak diremek imkânsızmış...
Erdoğan devrilmezse, ülke için bir "çıkış" yolu kalmayacakmış... Bu sözler şehrin mutena semtlerindeki kafelerde siyaset üzerine laflarken bir taraftan da mojitolarını yudumlayan seküler aydıncıkların ifadelerine ne kadar da benziyor değil mi? Bir tür ruh akrabalığı! Halka bu üstten bakış; milletin değerlerine karşı bu uzaklık; bu eğitimli cehalet!

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 4
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Kelimelere dans ettirme becerisine sahip Ahmet Altan, Türkiye'nin kurtuluşunun, ancak, "darbe" ve "iç savaş" gibi büyük bir altüst oluşla mümkün olabileceğini söylüyordu.

Kardeşi de (ikinci cumhuriyetçi, liberal ve darbe karşıtı geçinen Mehmet Altan da) fırsat buldukça "benzeri düşünceleri" dile getirdi. Doğrudan "darbe"yi ima etmedi ama daha kötüsünü, "iç savaşın kanlı cehennemini" önerdi. Mesele Erdoğan'dan kurtulmaksa, en ehven yolun bir iç savaş olduğunu ima eden, hatta bunu özendiren yazılar yazdı.

Başka? Bizi sürekli "militarizmlerin" yaydığı tehlikelere karşı uyaran karşılaştırmalı edebiyat uzmanı Profesör Murat Belge de, "Bir darbeyi istemem ama..." şerhini düşerek, en ehven yolun darbe olabileceğini düşünmemizi sağlayacak çıkışlar yaptı.

Murat Belge'nin ötekilerden farkı şu: Darbeyi hiç istemiyor... Temenni etmiyor... Ama "güvence" olarak görüyor. Neyin güvencesi? "Şeriat devleti tehlikesi"nin güvencesi... Laikliğin tehlikede olduğunu düşünenlere de sürekli bunu hatırlatıyor: "Ordu izin vermez..."

Bitmedi... Murat Belge'nin "temenni etmem ama" ifadesiyle kararttığı en önemli düşüncesi de (dileği de) şu: "27 Mayıs benzeri bir müdahale olabilir..." Önce "olabilir", sonra "Erdoğan otoriterleşmesini sürdürürse böyle bir müdahale kaçınılmaz olarak gündeme gelebilir..."

Bu arada bir "özel bilgi"yi paylaşayım: Darbeyi hiç temenni etmeyen Murat Belge, Erdoğan ismini duyduğunda hafakanlar geçiriyor. Öğrencileri, "Çıldırmış durumda" diyorlar, "Murat hocayı hiç böyle görmedik. Erdoğan'ı assalar bile içi soğumayacak..."

İçi soğumayan, soğumayacak darbe karşıtlarından biri de, Murat Belge'nin çok değer verdiği bir isim: Birikim dergisinin entelektüel genel yayın yönetmeni Ömer Laçiner...

Laçiner, 7 Haziran seçiminden önce, paralel cenahın televizyon kanalına çıkmış, "Erdoğan'ın, demokrasi dışı yollarla da olsa, mutlaka indirilmesi gerektiğini" söylemişti.

Bir örnek de, Wolfowitz'in arkadaşı olmakla övünen Cengiz Çandar'dan sunalım.

Cizre'yi, Rus birliklerinin harabeye çevirdiği Dresden'e benzeten ve "Bu görüntülerin sorumlularının sadece 'sandıkta mı hesap vereceğini' zannediyorsunuz?" diyerek işi tehdide döken Cengiz Çandar, ötekiler gibi kıvırmıyor. "Bodoslamadan" dalıyor ve darbe dışında bir seçenek kalmadığını (artık bu yola girmiş bulunduğumuzu) söylüyor.

Kendisi anlatsın: "(Elde) kala kala, bir TSK, bir de Anayasa Mahkemesi kalmıştı. TSK, kurumsal olarak, siyasi iktidar bakımından 'özerk' konumunu her şeye rağmen koruyor olsa da, son yıllarda yaşanan gelişmelerden ötürü 'checks and balances' rolünü bugüne dek uyguladığı biçimde, şu sırada oynamayacak durumda. (Oynayamayacak demiyoruz, 'şu sırada oynamayacak' diyoruz.) Bu rolü, artık, bir kez oynayabilir. Düdüğü çalar. Oyunu durdurur. İlerde olur mu olmaz mı, bilemeyiz. Ama buna imkân veren bir yola girilmiş olduğunu görebiliyoruz."

Beyleri dinlediniz... Erdoğan'dan kurtulmak için "darbe" dışında bir yol görünmediğini söylüyorlar. Problem, her şeye rağmen özerk konumunu koruyan TSK'nın, kendisinden beklenen rolü "şu sıra" oynamak istememesi.

Ahmet Kekeç/Star

  • 5
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Erdoğan, Türkiye Cumhurbaşkanı olduğu için hedef Kemal Kılıçdaroğlu, 7 Ağustos'ta Yenikapı'ya sadece bir heyet göndermekle yetinme kararını şöyle gerekçelendirdi:
"Erdoğan'ın dışarıda azalan şahsi itibarının muhalefet liderleri üzerinden yükseltilmeyeçalışıldığı kuşkumuz var." Yapmayın Kemal Bey! ABD'deki birtakım çevrelerce desteklendiği gün gibi ortada olan bu Fetullahçı darbe girişiminin Ak Partilisi, MHP'lisi ve CHP'lisiyle tüm Türkiye'yi hedef aldığını siz de bizler gibi çok iyi biliyorsunuz.
Allah korusun, eğer darbeciler hedeflerine ulaşsaydı, yalnızca Erdoğan mı bu işten zarar görecekti sanki? Erdoğan, Türkiye Cumhurbaşkanı olduğu için bu ülkeyi temsil ettiği için ilk hedefti. Ama esaret altına alınmak isteyen 78 milyondu; işgale hazır hale getirilmek istenen de Türkiye! Eğer Türkiye Cumhurbaşkanı Fetullahçı çetenin yaygın lobi ağıyla yurtdışında saldırı altındaysa, yalnızlaştırılan Türk halkıdır. İtibarına göz dikilen de Türkiye. Bunu anlamak zor olmamalı. Sokakta karşılaştığım CHP'li vatandaşlarımız tüm bunların farkında. Tavsiyem, çevrenizdeki "kolera günlerinde particilik oynayanlara" değil, tabanınıza danışmanız. Sizi de "doğruya" ikna edeceklerine eminim.

Melih Altınok/Sabah

  • 6
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Diğer gözaltılar için Türkiye'de Guantanamo ve Ebu Gureyb benzeri dev temerküz kampları kurulacak, buradaki kişiler, ABD, İsrail, Almanya, Fransız istihbarat elemanlarınca sorgulanacak, kendilerine inanılmaz suçlar isnat edilecek, isbat için sahte tanıklar ve belgeler üretilecekti. Ama kimse bunların kim olduklarını, kaç kişi olduklarını, kimin hangi kampta tutulduğunu kimse öğrenemeyecekti..

Sonuçta halk ne olup bittiğinden haberdar olamayacaktı.. Zaten her gün yapılan dış ziyaretler, kutlamalarla televizyonlardan sürekli güzel haberler verilecekti.. Bu arada Gülen Hocaefendi Hazretleri alayu vala ile İstanbul'a gelecek,Mekke ve Medine ziyaretinden sonra Kudüs'ü ziyaret edecek, Türkiye'de bazı cami, cemevi, Ermeni, Rum, Süryani kiliselerinin açılışlarından sonra Patrikleri de yanına alarak Vatikan'a gidecek hem bölge ve hem de dünya barışı için önemli mesajlar verecekti..

İsrail, Mısır ve Suriye'den arkası arkasına ziyaretler gerçekleşir ve dörtlü zirvede bölge barışı için yeni bir deklarasyon yayınlanırdı. Filistin, Suriyeve Kürt sorunu çözülürdü. Mesela Güneydoğuda yerel yönetim özerklik şartı kabul edilir. Musul BM ve NATO'nun gözetiminde uluslararası bir komisyonca yönetilir.. Irak Kürdistanı, Suriye Kürt Kantonu ve Türkiye Kürt özerk bölgesi kendi arasında bir birlik kurardı..

ABD ve NATO ile bölge barışı işin yeni ve kapsamlı bir askeri işbirliği anlaşması imzalanır, Mısır ve İsrail de bu yapıya katılırdı. Fetullah Gülen hocaefendi, bir yandan Nobel barış ödülüne aday gösterilirken, öte yandan İstanbul'da dinler ve medeniyetler arası diyalog ve işbirliği konseyi kurularak BM, AB, Arap Birliği ve Afrika Birliği'nden akreditasyon gerçekleştirildi. Öte yandan İstanbul Uluslararası İslam Şûrası düzenlenirdi. Ve tabii ki, hocaefendi kainat imamı tayin edilirdi. İşte o noktada Şii dünyası ile ciddi bir sorun yaşanmaya başlardı..

Abdurrahman Dilipak/Yeni Akit