Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Bir de okul gerçeğinin hiç değişmeyen, kemikleşmiş bir yanı var. Hani pek fazla dile getirmezsek, varlığını hissetmeyeceğimizi sandığımız şey... Tatsız, kahredici, bir özellik... Ne o?
Okul, öğretmez; öğrettiğine inandırır. Bir gram şeker için tonla keçiboynuzu çiğnemektir, okul. Okulun insanları birleştirdiği, ortaklaştırdığı iddiası bir tür "beyaz" yalandır. Okul ayırır, sınıflandırır, sınırlandırır.
Okul, kişilik kazandırmaz, kimlik verir. Okul, toplumsal merdivenin adaletsiz basamaklarına sorun çıkarmadan uyum sağlamamız için vardır.

Bakın, ne yapmalı, biliyor musunuz? Çocuklarımız; bir şeyler öğrenmeyi de geçtim, sevinç içinde okula gidiyorsa... Gidip öğretmenlerini alınlarından öpmeli! Nadirdir çünkü.
Çocuklarımız, kalabalığın ortasında yalnızlığın acısını çekmiyor; okullarında ayakta kalabilmek için bir "çete" veya "cemaat" battaniyesine sığınmak zorunda kalmıyorsa... Gidip o okulun duvarlarını bile okşamalı; müdüründen temizlik görevlisine, hepsini kucaklamalı! Ah, bir de çocuklarımızın kalbi tertemiz birkaç arkadaş edinmesi vardır ki...
Bunun için dua etmeli! Çünkü asıl "eğitim ve öğretim" oradan filizleniyor.

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 2
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Gerçekçi olmak lazım; Kılıçdaroğlu kısa süre içinde eski tas eski hamam bildiğini okumaya devam edecek! Meclisin açılıp siyasetin hız kazanması ile birlikte Yenikapı'da millete verdiği sözü unutacak ve bildiğini okuyacak. Hatta Kılıçdaroğlu çok bile dayandı denilebilir!

Kılıçdaroğlu aslına rücu edecek buna şüphe yok fakat Yenikapı Ruhu sapasağlam yaşamaya devam edecek. Neden ve nasıl mı? Kılıçdaroğlu Yenikapı Ruhu'nun asli unsuru değil dekoru olduğunu baştan ilan etti de ondan. 7 Ağustos'ta Yenikapı miting alanında Kılıçdaroğlu'nun platformda yaptığı konuşma bunun delili. Darbeyi püskürtmüş, canını kanını vermiş "sahip olduğumuz her şey vatan için feda olsun" demiş insanlara teşekkür edeceğine, onlara demokrasi dersi vermeye kalkmıştı Kılıçdaroğlu. Kim yaparsa yapsın şimdiye kadar siyasette hiçbir karşılığı olmamış ve şimdiden sonra da olmayacak bir tarz ile vatanına bağlılığını canı ile ortaya koymuş milyonların gözünün içine baka baka "demokrasi manifestosu" okumuştu Kılıçdaroğlu. Âdeta tutukluların yüzüne hakları okunurcasına, milyonların yüzüne "ilkeler"ini okudu. Bağıra bağıra "bakın buraya geldim ama şartlarım var…" dedi.

O zaman millet edebinden ve vakarından ses etmedi; "manifeston dâhil, kimin ne ezberi varsa 15 Temmuz gecesi hepsini hükümsüz kıldık" demedi. "Buraya geldiğin için biz sana değil, seni dinlediğimiz için sen bize minnet duymalısın" da demedi. Yenikapı bir söz ve bir kavilleşme idi. Evet, meydanları "ikinci bir emre kadar" dolduran milyonlar, o sözleşmeyi Kılıçdaroğlu ile yapmadılar. Söz ancak kendi kendilerine verdikleri, zaten bildikleri, içerisinde yaşadıkları bir hâlin dile getirilmesi ve hep bir ağızdan haykırılması oldu. Ve "biz"e kim dahilse sözleşmenin tarafları da onlar oldu. Siyasetçiler siyasetçi oldukları, Yenikapı'da platforma çıktıkları, konuşma yaptıkları, göz önünde oldukları için değil; "biz"e dâhil oldukları için Yenikapı Ruhu'nun bir parçası veya dekoru oldular.

Siyasetçilerin tutumları üzerinden Yenikapı Ruhu'nun akıbetine karar verilecekse, bakılacak yer Kılıçdaroğlu'nun açıklamaları değil, olsa olsa Binali Yıldırım'ın yakın bir zamanda başlayacağı 81 ildeki teşekkür mitingleri olur!

İsmail Çağlar/Türkiye

  • 3
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Bu yeni politikanın iki kritik boyutu var:
1- Fırat Kalkanı'nın Suriye'deki süreci hızlandırdığını daha önce söylemiştim. Bu tespite Türkiye'nin DAİŞ'le mücadele kartını ele almasıyla sahadaki aktörlerin ilişkilerinin de gerilimli bir dönüşüme uğradığı gözlemini eklemeliyim. ABD ve Rusya'nın uzlaştığı ateşkese rağmen ABD uçaklarının Deyr ez-Zor'da Esed güçlerini bombalaması ile oluşan kriz, ÖSO gruplarından bazılarının ABD özel kuvvetlerine tepkisi ve YPG güçlerinin ABD bayrağı altına sığınması yeni duruma sadece birkaç örnek.
Daha fazlası da beklenmeli. DAİŞ'in geriletilmesinin her aşamasında bütün aktörler arasındaki ilişkiler zorlanacak ve yeni gerilimler ortaya çıkacak. İki örnek vereyim. DAİŞ dışındaki Selefi eğilimli unsurların tasfiyesi ya da ılımlı muhaliflere entegrasyonu süreci ABD, Rusya ve Türkiye arasında tansiyonlar üretebilir. Hizbullah ve diğer Şii milislerin durumu ABD, Rusya, İran ve İsrail arasında ciddi gerilim konusu olabilir. Ne yazık ki Suriye masasında Sünni Arapların nitelikli bir şekilde temsil edilmediği durumda barış olamayacağını gören tek aktör Türkiye. Bu da bizi Ankara'nın bugünlerdeki en önemli diplomatik gündemine getiriyor: ÖSO kontrolünde güvenli bölgenin kurulması.
2- Fırat Kalkanı'nın askeri boyutu tahminlerin ötesinde hızlı ve başarılı biçimde ilerliyor. Asıl zorluk ABD, Rusya ve AB'yi güvenli bölgeye ikna etmek için yapılacak diplomaside. Son G-20 zirvesindeki gibi New York'taki BM toplantısında da Erdoğan'ın ana gündemi liderleri DAİŞ'ten temizlediği güvenli bölgeye uluslararası statü kazandırmaya ikna etmek. Türkiye'nin başarılı DAİŞ mücadelesinin Washington'daki Türkiye algısını değiştirdiğini söylemek yanlış olmaz. Zira bu defa ordusu Suriye'de etkili olan Erdoğan ile görüşmeler yapıyorlar.
Yine önceliği DAİŞ olan güvenlik bürokrasisinin görüşlerinin Obama'yı olmasa da yeni başkanı etkileme ihtimali yüksek. Kanaatimce bir tür güvenli bölgenin uluslararası koruma altına alınması sağlanmadıkça ve Halep üzerinde uzlaşmaya varılmadıkça Suriye'de hiçbir barış toplantısı başarılı olamayacak.
Bakalım aktörler bu gerçeği ne zaman kabul etmeyi seçecek.

Burhanettin Duran/Sabah

  • 4
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Cumhur-başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Birleşmiş Milletler'in "Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri: Dünyamızı Değiştirmek için Evrensel Hamle" temasıyla gerçekleştirilecek olan 71. Genel Kurulu'nun yapılacağı New York'a yüklü dosyalar ve kalabalık bir heyetle geldi.

Erdoğan'ın dün ABD gezisine çıkmadan önceİstanbul'da gerçekleştirdiği basın toplantısındaki sözleri önemliydi.

Erdoğan, gündemindeki başlıkları açıklarken "Bab'a doğru iniyoruz ama 'Oraya kadar niye iniyorsunuz?' Şimdi soru bu. Ya ineceğiz. Bizim buraları bize tehdit unsuru olmaktan çıkarmamız gerekiyor. Bunu biz daha önce görüştük. Dedik ki '90-95 kilometrelik enlemde, 40-45 kilometre boylamda biz bu bölgeyi güvenli bölge olarak ilan edelim'..." sözleriyle Fırat Kalkanı harekâtının süreceğini vurguladı.

Erdoğan, "Toplamda 5 bin kilometrekarelik bir alanı güvenli bölge noktasında değerlendirebiliriz" ifadeleriyle de hedefi ortaya koydu.

DAEŞ ve bölgedeki terörist yapılanma için "Bu pislikten kurtulalım" diyerek, DAEŞ'le etkin mücadele edildiğinin ve edileceğinin altını çizdi.

Cumhurbaşkanı, "Her tarafta örgütün inine girmeyi sürdüreceğiz. Şunu açıkça ifade etmek istiyorum. Bundan sonra dünyanın hiçbir ülkesi, hiçbir bölgesi FETÖ ve militanları için güvenli bir sığınak değildir, olmayacaktır" cümlesiyle de bu örgütle mücadelenin Türkiye sınırlarıyla sınırlı kalmayacağını vurguladı.

Erdoğan'ın basın toplantısı, aslında ABD gezisinin öne çıkan tüm başlıklarıyla ilgili bir özet gibiydi.

Serpil Çevikcan/Milliyet

  • 5
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Daha önce de hastanede yatılı olarak 2 kez daha tedavi görmüş. Devamlı ilaç alması gerekiyor. Almadığı zaman tehlikeli.." Yani, hukuken ceza alt sınırı 3 yılın altında bile olsa, serbest bırakılmaması ve ruh hastalıkları hastanesine gözetimli sevk edilmesi gerekiyor.
Onu dahi yapmıyor, Nöbetçi Savcımız.. Oysa, karar hukuk açısından da yanlış.. Mesele sadece şort giyen kıza atılan tekme değil.. Kanunların Ruhu, Hukukun Özü diye bir şey okutmamışlar mı, Sayın Savcı'ya..
Şort giydiği için uçan tekme yiyen genç kızın (Ki yaralanmak yerine, kafasını cama çarparak mesela, beyin kanaması geçirebilir, felç olabilir, ölebilirdi.
Ucuz kurtulması şans) bundan sonra ruh sağlığını koruması ne kadar mümkün acaba?. Hep saldırıya uğrama, hep ölüm korkusu içinde yaşayıp asıl ruh hastası o olabilir mi?.
Peki ya öteki şort ve mini giyen kızlar?. Asıl soru bu Sayın Cumhuriyet Savcısı.. Sadece o genç hemşireye değil, Türk kızlarının şort giyme özgürlüklerine atıldı o tekme..
Bu ülkede yaşayan herkesin inanç ve giyim özgürlüğüne atıldı..
Siz genç kız olsanız, şort giyenlere saldıran ruh hastalarının serbest bırakıldığı bir ülkede, artık eskisi gibi keyfinizce giyinebilir, sokaklarda eskisi gibi rahat, özgür dolaşabilir misiniz?. Ya da bir genç kızın annesi ve babası olsanız, ne düşünürsünüz?. O kadar da değil.. Madem ki, insanlar giyimlerini beğenmedikleri genç kızlara saldırabiliyorlar..
O zaman birileri de, örtülü kızlara saldırırsa.. Verdiğiniz kararın ucu nereye gidiyor, farkında mısınız Sayın Savcı.. Bunları, Mülkiye'de hukuk okumuş ben düşünüyorum da, hem de Hukuk Fakültesi bitirmiş siz nasıl düşünmüyorsunuz?. Türk kızlarının giyinme özgürlüğüne saldırının cezası 3 yılın altı mı?.

Hıncal Uluç/Sabah

  • 6
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Ne kolay, değil mi? Risk büyük ölçüde ortadan kalkmış, FETÖ'nün "operasyon birimleri" yaka-paça derdest edilip içeri tıkılmış... Ortalık sütliman! Kumpas korkusu yok.

Malınıza mülkünüze çökecek ve size ağır mali yaptırımlar uygulayacak "himmet çetesi" yok. Kolaydır Fetullah'a vurmak ve her cümlenin içine özenle FETÖ sözcüğünü yerleştirmek.

FETÖ'yle işbirliği yapmakla suçladıklarınız (yani AK Parti ve çevresi), daha yolun başındayken, 7 Şubat krizi ve İlker Başbuğ'un tutuklanmasıyla birlikte aydılar, zımni ortaklığı bitirip savaş düzenine geçtiler.

Siz, iki şarlatan polisin olay mahalline getirdiği iki ayakkabı kutusuna kanıp (üstelik "Ergenekon" ve "Balyoz"un günahlarını meşru hükümete yıkarak) FETÖ'yle aynı yatağa girmeyi tercih ettiniz. Ergenekon ve Balyoz'un bir kumpas olduğunu iddia ediyordunuz. Bu Fetullahçılar hep böyle şeyler yapardı...

Sahte delille operasyona kalkışırdı... Suçsuz insanlara suç isnat ederdi...

Devlet içinde kendi elemanlarına alan açmak için her türlü melanete başvururdu, her türlü takiyyeyi yapardı, her türlü tezviratta bulunurdu. Hep böyle şeyler yapan ve alamet-i farikası masum insanlara suç isnat etmek olan Fetullahçılar'ın aynı şeyi 17/25 Aralık'ta da yapmış olabileceğine (17/25'in aynı zamanda bir darbe girişimi olduğuna) inanmak istemediniz.

Biliyordunuz ama bilmezden geliyordunuz. Hedefte, "ortak düşman" Recep Tayyip Erdoğan olduğu için saf ayaklarına yatıyordunuz.

Bugün, FETÖ diye ağzınızı büzerek yaptığınız değerlendirmelerin hiçbir kıymeti yok. FETÖ'yle aynı yatağa giren midesiz siyasetçileri eleştirmeden, FETÖ'nün ürettiği kirli malzemeleri tüketen Kılıçdaroğlu'na itiraz yöneltmeden, uzunca bir süre aynı kirli malzemeler üzerinde tepinmiş Doğan Medya Grubu'nu "ahlak"tan sigaya çekmeden yapacağınız hiçbir değerlendirmenin, FETÖ'ye yönelteceğiniz hiçbir eleştirinin, bağrından Ömer Halisdemir'ler çıkarmış bu halk nezdinde bir itibarı olmayacaktır.

Geçenlerde bir mevkutede gördüm.

Midem bulandı. Bir zamanlar MİT TIR'larına yapılan baskını öven ve Erdoğan'ın DAEŞ'e silah yollarken suçüstü yakalandığını ileri süren bir Doğan Medya Grubu yazarı, köşesinde, "FETÖ'nün ettiği kötülükleri" sıralıyordu. Bu kötülüklerin arasına MİT TIR'ları baskınını ve 17/25 Aralık girişimini de serpiştirmiş.

Eskiden "cemaat" bile diyemezdi. Şimdi her cümlesinin içine mutlaka bir "FETÖ" sokuşturuyor. Kıymeti tabii ki yok... Bu cümleden olarak, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar'ın şehitler günü konuşmasını eleştiren ağzı bozuk tetikçinin söylediklerinin de bir kıymeti olmayacaktır.

Ahmet Kekeç/Star