Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş da Irak Meclisi'nin Başika'daki Türk askeri varlığına ilişkin kararını değerlendirirken "Türkiye'nin Başika'daki varlığı, oradaki özellikle Musul'un DAEŞ tarafından işgali sonrasında ortaya çıkan bir zorunluluk dolayısıyladır" dedi... Ve Başika'daki Türk askerlerinin peşmergelerle ve yerel unsurlarla işbirliği içinde bulunduğunu hatırlattı.
Ne yazık ki özellikle ABD dış politikasındaki yeteneksizlikler yüzünden kaotik bir ortama mahkûm edilen güney komşularımızı, yetmezmiş gibi Bağdat ve Şam'daki yönetimler de her türlü akıl dışılığa konu etmektedirler. Bu akıl dışı davranışlar, Irak'ta Musul'un IŞİD'in eline geçmesine dayanmıştır. Suriye'de ise Şam yönetiminin uçaklarının attığı bombalar Halep'i yerle bir etmiş, binlerce insanın ölümüne neden olmuştur.
Bağdat'taki siyasetçilerin türlü ayıpları yetmezmiş gibi Başika'daki Türk askerlerini hedef almaları ise "Bu kadarı da olmaz" dedirten bir gelişmedir. Bu arada Misak-ı Milli kapsamında Türkiye'nin olması gereken Musul'un Lozan'da çözümlenmediğini ve Türkiye'nin üye olmadığı Milletler Cemiyeti'nin bir komitesinin 1925'te bugünkü sınırı çizip, Musul'u Türk toprakları dışında bıraktığını da hatırlayalım.

Mehmet Barlas/Sabah

  • 2
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Geçen günkü yazımızda Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Lozan çıkışını konu etmiştik ve bunun esasında Türkiye için bir paradigma tartışmasına tekabül ettiğini de yazmıştık. Bu, çok açık olarak, iki temel alanda bir paradigma değişikliği önerisi ve tartışmasıdır. Birincisi, Türkiye'nin dış politikasında ve buna bağlı stratejik ortaklık anlayışında önemli bir değişikliğe tekabül eder, ikincisi ise ülkenin izleyeceği ekonomi politikalarında da daha özgün ve dandik orta vadeli programlara, derecelendirme kuruluşlarının baskısına, dayatmasına sıkışmayan yeni bir yola tekabül eder. Burada Türkiye'nin yapması gerekenin, tamamen dış dünyadan ayrı, var olan durumu okumayan bir yol olacağını falan söylemek istemiyorum. Çok basit olarak, bundan sonra Türkiye gibi ülkelerin örneğin tam şimdilerde İngiltere'nin yaptığından farklı olmaması gerektiğini söylüyorum. İngiltere Başbakanı Theresa May'in geçen hafta yaptığı Brexit stratejisi konuşmasının -esasında- ne anlama geldiğini geçen yazıda anlattık. Şimdi bu konuşmaya bağlı olarak sterlin hızla düşmeye başladı. Sterlinin dolar ve euro karşısında düşmeye başlaması aslında May'in konuşmasında söylediği; "İngiltere, bundan sonra dış pazarlarda daha aktif olacak, Britanya kökenli şirketlerin pazarlara ulaşması konusunda daha fazla kolaylık sağlayacağız" cümlesinin ilk temel adımıdır. İngiltere, Brexit sürecini hızlandıracak ve bunu, hem ekonomik hem de siyasi yeni bir egemenlik anlayışının ve bu anlayışa bağlı olarak ABD ve AB ile rekabetinin sonucu olarak inşa etmeye çalışacak. Böyle olunca, İngiltere'nin seksenli yılların başından itibaren geliştirmeye çalıştığı ekonomi politikalarında önemli değişiklikler gözlemleyeceğiz. Pazar ve enerji alanlarında AB-ABD ve İngiltere rekabetinin yanı sıra, Çinmerkezli Pasifik Asya rekabetini de göreceğiz. Var olan ekonomik krizi aşmaya hatta krizi kendi lehine çevirmeye çalışan böylesi bir amansız rekabet ortamının bölgesel savaşlara, iç savaşlara ve beklenmedik siyasi değişimlere sahne olması da artık kaçınılmaz.
Bu durumda, Türkiye'nin AB ile ilişkilerinden ve AB sürecinden başlamak üzere dış politika temellerinde önemli değişiklerinin olması kaçınılmaz olduğu gibi, tıpkı İngiltere'nin kendi çıkarları gereği yaptığı gibi, izlediği ekonomi politikalarında temel değişikler yapması kaçınılmazdır.
Ayrıca bunları yapmaya da başladık; mesela şu Varlık Fonu adımı bile, geleneksel para ve maliye politikaları ve bunlara bağlı konvansiyonel özelleştirme mantığıyla hiç anlaşılamayacak ve başarılamayacak bir adımdır. Yine kapsayıcı ve dış rekabet, yüksek teknoloji öncelikli bir büyüme politikası da dışsallık oluşturacak, çok ciddi altyapı yatırımlarını karşılayacak daha etkin, yeni bir maliye politikasıyla mümkün olur. Tabii ki faizle her sorunu çözmeye çalışan çağ dışı para politikasının da mutlaka değişmesi gerektiğini de buraya eklemek gerekir.

Cemil Ertem/Milliyet

  • 3
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Aslı Enver (böyle bir hanım varmış), sevgilisi Murat Boz'un (böyle bir bey varmış) Acun Ilıcalı'nın kızı Banu'nun düğününde Hadise'yle dans ettiği haberlerine isyan etmiş... İki yıldır Burçin Terzioğlu'yla birlikte olan İlker Kaleli (bunlar dizilerde oynuyorlarmış), ayrılık haberleriyle ilgili olarak "özel ve değerli bir ilişki yaşıyoruz, ayrılmadık, gayet mutluyuz" demiş...
İrem Derici ve sevgilisi Lider Şahin (bunlar necidir?) önceki akşam Arnavutköy'de bir mekânda bir arkadaşlarının doğum günü partisine katılmışlar...
Göksel (bunu biliyorum, bu şarkıcı) önceki akşam Kuruçeşme'de "bakımsız durumda" objektiflere takılmış... Cansu Dere de aynı gece Zorlu'da görüntülenmiş... Gülsen Karatoprak ilk "single"ını çıkarmak için işi gücü bırakmış, otogarda büfe açıp köfte satmış, oradan kazandığı parayla Bodrum'dan İstanbul'a gelmiş... Burak Özçivit de arkadaşlarıyla Boğaz turu yaparken objektiflere takılmış, Bebek sahilinde tekneden inen oyuncu soruları yanıtsız bırakmış...
Ali Atay, doğum gününü kutlayan sevgilisi Hazal Kaya'ya sürpriz yapmış... Barış Murat Yağcı, "oyuncu koçu" Serkan Atar'dan haftada on saat özel ders alıyormuş... Tolgahan Sayışman Ömer Faruk'la biraraya gelmiş... İkiliye Ayşe Nur eşlik etmiş... Tuba Büyüküstün ile Onur Saylak ayrılmak üzerelermiş...
Esra Sönmezer köy hayatına alışmış... Seben Koçibey, Ece Sükan'ın erkek kardeşi Arslan Sükan ile görüntülenmiş... Ramon Motta eşi Naiana'ya ayakkabı almış... Kate Moss, sevgilisi Nikolai von Bismarck'la evlenmek için eşi Jamie Hince'ten boşanmış... Gwen Stefani'nin yeni şovu başlamış...

Engin Ardıç/Sabah

  • 4
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

O müezzin benim ve benim gibi düşünenler!.. Taşlarla camlarını kırdıkları cami de toplumun değerleri!.. Kendi payıma ben tarafım bu olayda. Toplumun geniş kesimlerinin de benimle aynı kanaatte olduğunu düşünüyorum. Altını çizerek tekrarlıyorum: Bu saldırı, sadece o müezzine karşı yapılmış bir eylem değildir. Hepimize yönelmiş bir kin ve düşmanlık hareketidir. O yüzden, sadece saldırıya uğrayanı değil, milletin büyük bölümünü ilgilendiren bir dava ile karşı karşıyayız.

Devam edelim mi?.. Bazılarına abartılı gelebilir. Ancak, iddianamede sanıklara isnat edilen suçlar ve istenen ceza belli: "Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs, basit yaralama, hakaret, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ni ortadan kaldırmaya veya görevini yapmaya teşebbüs."

Bu yüzden ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılmaları isteniyor. Buna karşılık alay eder gibi bir savunma yapıyorlar, "Biz darbecilere destek için sala okunduğunu sandık" diyorlar ve serbest kalıyorlar. Ortada son derece ağır bir suçlama var. Ancak, sanıklar hiçbir delil ortaya koymadan sadece yaptıkları bu savunma ile serbest!

Biliyorsunuz, kısa süre önce benzer bir olay yaşandı. Hemşire Ayşegül Terzi'ye şort giydiği için tekme atan saldırgan, önce serbest bırakıldı. Sonra itiraz üzerine "halkı kin ve düşmanlığa teşvik etme" gerekçesi ile yakalanıp, cezaevine gönderildi. Üstelik o saldırganın "normal olmayan, dengesiz bir kişi" olduğu iddiaları mevcut! İşte, kamuoyunun tepkisinin yoğunlaşmasına yol açan da "kin ve nefret öğelerinin" daha ağır bastığı bir olayda verilen tahliye kararları oldu.

Ayrıca, saldırıya uğrayan müezzin ve imamlar, sadece Mehmet Kuzgun'la sınırlı değil. Başkaları da var. Onları darp eden saldırganlar da serbest. Hepsi ellerini, kollarını sallayarak geziyorlar. Ben bu milletin bir ferdi olarak, İzmir'de "Türk Milleti Adına" yargılama yapan mahkemenin verdiği, Mehmet Kuzgun'a saldıranlarla ilgili kararı doğru bulmuyorum. Onlar hakkında, yeniden çıkarılan gözaltı kararını da destekliyorum.

Ayrıca, gerçekten merak ediyorum, mesela mensupları peş peşe saldırıya uğrayan Diyanet İşleri Başkanlığı ne diyor? Neden sesi çıkmıyor? Ve sadece "adalet" diyorum. Vicdanları kanatacak değil, rahatlatacak bir adalet!

Emin Pazarcı/Akşam

  • 5
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Şimdi dikkatle izleyin. Tarih 15 Şubat 2016. Altı senatör birden karar(!) veriyor ve John Kerry'e bir mektup döşeniyor. Mektupta önce Suriye sınırında Türkiye'nin yürüttüğü operasyonlardan rahatsızlıklarını belirtiyorlar. Sonra Türkiye'de demokratik hakların zedelenmesinden ciddi kaygı duyduklarını söyleyipmüdahale talebinde bulunuyorlar.
Belki de basbayağı darbe çağrısı bile denebilir. İfadeleri şöyle:
"Türkiye'yi yeniden evrensel hukuka uygun hale getirmek için yeni bir Amerikan politikası gerekmektedir." Yok! Burada bitmedi...
Dahası var... Mektubun, daha doğrusu çağrının asıl vurucu yeri şu: "İnanıyoruz ki, Türkiye'yi girdiği radikalleşme yolundan çevirmenin yolu itibarı yüksek bir ilahiyatçı olan Fethullah Gülen'i desteklemek olacaktır. Gülen uluslararası diyalog ve kültüre açık bir kişidir."

Kim bu senatörler? Marco Rubio, Tom Udall, Ron Johnson, Paul Rand, Bob Corker... Ve... Buraya dikkat!
Tim Kaine. Haydi Amerikan politika çevrelerinde Marco Rubio ve Paul Rand zaten Feto'nun "boys"ları diye tanınıyorlar; onları anladık ama bu Tim Kaine kim?
Artık Virginia senatörü deyip geçmek olmaz! Biliyorsunuz, değil mi? Tim Kaine eğer Hillary Clinton seçilecek olursa ABD'nin ikinci adamı olacak.
Malum Hillary'nin sağlık problemleri çok konuşuluyor.
Amerikan anayasasına göre Başkan görevinden çekildiğinde Başkan yardımcısı Başkanlığa yükselir. Yani öyle bir durumda Hillary Clinton başkan seçilir ve bir süre sonra çekilmek durumunda kalırsa, Tim Kaine ABD başkanı olacak. Ben bu kadar söyleyeyim, siz gerisini düşünün.
Boşuna "dünyanın sürati artıyor, şarampole yuvarlanmazsa, iyi!" deyip durmuyorum! Türkiye'yi her zamankinden daha tedbirli olmaya çağırmam boşuna değil.

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 6
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Ben, FETÖ'cülere işkence ve kötü muamele yapıldığı iddialarına çok yönlü cevaplar veriyorum. Ama CHP bu cevaplardan sadece işine yarayanı alarak hem beni olduğumdan farklı göstermeye, hem de FETÖ'cü teröristlerin değirmenine su taşıma yoluna gidiyor.

CHP'lilerin iddiasına göre ben işkence iddialarının araştırılmasına karşı çıkıyormuşum! Yalanın da, çarpıtmanın da bu kadarına pes! Dediğim şu:

Bir: Her türlü işkence ve kötü muamele konusunda son derece duyarlı bir partiyiz. Kim ki işkence ve kötü muamele yaparsa karşısında bizi bulur.

İki: FETÖ'cülere işkence ve kötü muamele yapıldığı iddiası, dışarıda kurgulanan bir tuzaktır. Bu iddia üzerinden FETÖ'cüler mağdur ve mazlum konumuna getirilmek isteniyor. FETÖ'cülerin kökünün kazınmak istenildiği bir dönemde, henüz soruşturmaları devam eden o teröristleri münhasıran cezaevlerinde ziyarete gitmek bu tertibe Meclis'i alet etmek anlamına gelir. Çünkü kendilerini bu şekilde gündemleştirmek istiyorlar. FETÖ'cü teröristlere bu süreçte mikrofon uzatmak ve onların iddiaları üzerinden mağduriyet/mazlumiyet edebiyatının gelişmesine imkan sağlamak bu FETÖ'cü tuzağa düşmek anlamına gelir.

Hendek/çukur üzerinden terörün estirildiği dönemde CHP ve HDP bir ağızdan bölgeye gidip inceleme/araştırma yapmamızı önermişti. İddiaları şuydu: Devlet bölge halkına zulmediyor, işkence ve kötü muamele yapıyor, evlerini başlarına yıkıyor vs... Amaç PKK'yı koruyup, kollamaktı.

Biz, AK Partili İnsan Hakları Komisyonu üyeleri olarak bu oyunu bozmuştuk. Ama CHP bölgeye giderek PKK tezleri doğrultusunda devleti/hükümeti suçlayıcı raporlar kaleme almıştı.

Şimdi aynı şeyi iki parti birden hem FETÖ, hem PKK için yapıyor. Kendileri izin alıp zaten ziyarete gidebiliyorlar.

Varsa işkence ve kötü muameleye dair delileri, sunsunlar gereğini hep birlikte yapalım. Ama sadece FETÖ'cülerin değirmenine su taşımak için onların oyun planlarının bir parçası olmak istemediğimi söylemem nedense CHP'lilerin çok ağrına gidiyor ve beni olduğumdan farklı göstererek itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Çok şükür itibarımızı CHP/HDP üzerinden alanlardan değiliz. Onların övgülerine mazhar olmak asıl bizi ölümden beter kılar.

Mehmet Metiner/Star