Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Cumhuriyet, özellikle Can Dündar orada çalışmaya başladı başlayalı eski Cumhuriyet'e has niteliklerini kaybetmişti. FETÖ ve PKK gibi terör örgütleri, klasik Kemalist reflekslerin temsilcisi Cumhuriyet tarafından dışlanması gerekirken, bilakis Cumhuriyet onlara hamilik edip kol kanat gerdi. Dündar, 17 Aralık 2014'te, Cumhuriyet'in kült Genel Yayın Yönetmeni İlhan Selçuk ve eski Ankara Şefi Mustafa Balbay'ı da tutuklatan, FETÖ'cü Emniyetçi Nazmi Ardıç'la gizli bir toplantı yaparken yakalanmıştı. Ardından Dündar, 17-25 Aralık darbe girişimi savcısı Celal Kara'yı bizzat röportaj yaparak aklamış, FETÖ'nün tezlerine meşruiyet kazandırmaya çalışmıştı. Bunu izleyen günlerde, Cumhuriyet'in Genel Yayın Yönetmeni oldu. Onun yönetimindeki Cumhuriyet'te, MİT TIR'larını durduran FETÖ'cü savcı Aziz Takçı ve Reyhanlı katliamındaki ihmalinden bildiğimiz FETÖ'cü savcı Özcan Şişman tek tek manşetlere taşındı ve 'temize çekildi'. Ayrıca Cumhuriyet ve Zaman gazeteleri, FETÖ ortaklıklarını âdeta ifşa edercesine, altı ay içinde tam iki kez aynı manşeti atmışlardı. Bunlardan biri, PKK'nın Ankara'daki terör saldırısının dehşetini artırmayı amaçlayan "Devletin kalbine bomba" manşetiydi.
Cumhuriyet'in demirbaş yazarlarından Hikmet Çetinkaya, 90'lardaki anti-FETÖ çıkışlarını 2011'den itibaren bir yana bırakıp, en son Zaman'a 31 Ekim 2015'te yayınlanan ve "40 yıldır izliyorum, Gülen Hareketi terör örgütü değil" şeklinde manşete çekilen bir röportaj vermişti. FETÖ'cü savcılarla röportaj yapmaktan arta kalan zamanlarında Cumhuriyet, Şehit Savcı Selim Kiraz'ı başından kurşunlayarak katleden DHKP-C'li teröristlerle 'röportaj' yapmış ve onların söylediklerini, menfur cinayeti aklarcasına, "Bu eylem mecbur bırakıldığımız yöntem" şeklindeki başlıkla vermişti.
PKK'nın çözüm sürecini çöpe atmasına bir ay kala Cumhuriyet Kandil'e gidip, PKK'yı öven içerikle bir röportaj yayınlamıştı. "Yerlere izmarit bile atmayan çevreci PKK'lılar" imajına aracılık etmesi, Cumhuriyet'in tarihi boyunca silemeyeceği lekelerden biri olarak kaldı. Geçtiğimiz günlerde, öğretmen olmasına rağmen evinde 250.000 dolardan fazla parayla tutuklanan, takiye ile kendini tüm Kemalistlere takip ettiren 'FETÖ trolü' jeansbiri'nin başlattığı "Ak Silahlanma" etiketiyle iç ve dış basına sanki Ak Parti taraftarları silahlanıyor gibi bir algı çalışması yapılmıştı. İşte Cumhuriyet, iç savaş kışkırtıcısı bu mesnetsiz algı çalışmasını "Ak Silahlanma Provokasyonu:
Sosyal medyadan yapılan çağrılara yargı da hükümet de sessiz" şeklinde manşete çekmişti.
Nitekim Cumhuriyet'in asıl okur kitlesi olan Kemalistler ve Atatürkçüler, yukarıda özetlediği yayın çizgisine isyan edip, Kasım 2015'te, TÜYAP fuarındaki Cumhuriyet standı önünde protesto düzenlemişlerdi. Cumhuriyet Okurları grubu açıklamalarında, "İmralı görüşmecileri, HDP, PKK, Barzani, Fetullahçı Terör Örgütü kaynaklı iddia ve tehditler süslenerek yazı ve fotoğraflarla her gün sofranızdadır" gibi cümlelerle PKK-FETÖ ortaklığında çıkan Cumhuriyet'e isyanlarını dile getirmişlerdi.
Yine yıllarca Cumhuriyet'in Ankara temsilciliğini yürüten yazarı ve CHP milletvekili Mustafa Balbay, Şubat 2016'da gelinen noktayı şöyle özetlemişti: "Cumhuriyet'te FETÖ'cülükten Kürtçülüğe her şey serbest, CHP milletvekili olarak yazı yazmak yasak." Cumhuriyet'le özdeşleşen yazarlardan Uğur Mumcu'nun ağabeyi de, "Ben kardeşimin yazdığı Cumhuriyet'i şimdi okumuyorum ama Nazlı Ilıcak Cumhuriyet'i çok beğeniyor. Ilıcak, Cumhuriyet'i neden beğeniyor? Cemaatin medyasına el konduğu için ve Cumhuriyet'e de cemaat hakim olduğu olduğu için. Fetullah Gülen; Atatürk'ü ve Cumhuriyet'i normal şartlarda çok mu sever?" diyerek esas sorunu teşhis etmişti.
Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay yurtdışına kaçtı.
Geriye onların yönetiminde PKK ve FETÖ'ye hizmet edenler kaldı. Dün hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş, soruşturmanın tüzel kişiliğe yönelik olduğunu ifade etti. Soruşturma sürecinin, Cumhuriyet'in tüzel kişiliğinin FETÖ yancılarından ve PKK destekçilerinden temizlenerek, asli sahibi Atatürkçülere iadesini hedeflediği anlaşılıyor. Bu sadece Cumhuriyet için değil, Türkiye'deki basın özgürlüğü adına da bir kazanım olur.

Hilal Kaplan/Sabah

  • 2
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

ABD ekonomisindeki bu belirsizlik, yaklaşan ABD seçimleri bağlamında siyaset tarafında da var. Başkan adayları, yaklaşan büyük küresel fırtınayı omuzlayacak potansiyeli taşımıyor. Ancak sistemin hakim gücü konumundaki ABD'deki bu belirsizlik, 2. Dünya Savaşı sonrası bu hakimiyeti yürüten tüm sistemik kurumlarda da var. Geçen hafta sonu gelen ikinci haber de bize bunu anlatıyordu. Petrol üreticisi ülkelerin çatı örgütü sayılan OPEC, petrol fiyatlarının istikrarı için üretici ülkelerin kısıntıya gidebileceğini, bununla ilgili anlaşmaların gündemde olduğunu epeydir duyurup duruyor. Ancak geçen hafta sonu Viyana'da yapılan toplantıda somut bir anlaşmaya -yine- varılamadı. Çünkü artık OPEC gibi sistemik küresel yapıların böyle kararlar alacak bütünlükleri yok. İkinci savaş sonrası kurulan sisteme bağlı olarak yetmişli yıllarda ortaya çıkan petro-dolar mekanizması da çökmüş durumda. Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri artık ABD'den bağımsız başlarının çaresine bakmak zorunda.

Ancak, aynı zamanda, gelişmekte olan ülkelerin de ekonomi-politikaları konusunda "eski" çaresiz konumlarından çıktığını da görmeye başlayacağız. Bu çaresizliği gelişmekte olan ülkeler öyle yoğun yaşadılar ki... Mesela Sonia Gandi, 2004 yılında Hindistan'da Kongre Partisi lideri olarak seçimi kazandığında Mumbai Borsası, 129 yıllık tarihinin en düşük seviyesini görmüştü. Bunun da nedeni Kongre Partisi'nin iktidarında neo-liberal politikaları uygulamayacağı endişesiydi. Bunun üzerine Gandi, "İktidara geldiğimizde farklı bir şey yapma imkânlarımız sınırlı, hatta yok" diyerek başbakanlığı reddetti. Sonia Gandi, bugün olsa benzer bir davranışı sergilemezdi mutlaka; ama o günkü koşullar ve neoliberal kuşatma başarı şansını sıfıra indiriyordu. Gandi, eski ezberlerin artık geçerli olmadığını biliyordu.

Bu öngörü özetle, kısa dönemde ve tek ülkede bir şey yapılamayacağı kanısına dayanıyordu. Çünkü Hindistan gibi dinamizmi güçlü ülkelerde Kongre Partisi gibi partilerin dengeleri, halka zarar vermeden değiştirmesi gerekir. Gandi'nin Hindistan'ın tek başına kendini dünyadan yalıtarak bu değişimi yapamayacağını tespit etmiş olması, bir sezgiden çok bilimsel bir gerçekti. Çünkü öylesine katı bir kuşatma vardı ki dünyanın güneyinde ya da doğusundaki ülkelerin bu kuşatmayı aşarak adım atması imkânsızdı.
Benzer dramı 2003'te Macaristan'da Başbakan Frenc Gyurcany yaşadı. Ama o, Gandi kadar öngörülü olmadığı için, bu dramı iktidardayken yaşama şanssızlığına yakalandı. "Yalan söyledik" diyordu, Gyurcany, istifa ederken, "Halka yalan söyledik ve böyle giderse yalan söylemeye devam edeceğiz" diye de devam ediyordu... Avrupa'nın ortasında Macaristan'ın tek başına değişim şansı yoktu tabii.

Türkiye ise, bugüne değin, bu örnekleri defalarca yaşadı. Bu kuşatılmışlığı aşmaya çalışan tek lider ise Erdoğan'dı. Aslında Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, "Yaptığım mücadelede milletimden başka kimseyi yanımda göremedim" diye dile getirdiği tarihi serzeniş bu gerçeğin en özlü anlatımıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan yalnız FETÖ ile mücadelede yalnız kalmadı, ranta dayalı, dışarıya kaynak aktaran yeni sömürgeci ekonomi politikalarıyla mücadelede de yalnız bırakıldı. Ama tam şimdi yalnız Türkiye'nin değil, Hindistan'ın, Avrupa'nın ortasındaki Macaristan'ın da değişim şansı var. Erdoğan haklı çıktı. Tam bugün gelişmiş ülkelerin krizi, onların bitmeyeceği sanılan hegemonyasına ciddi delikler açıyor. Bu, tarihsel bir fırsat ama bu fırsatı ancak kararlı bir siyasi liderlik, mazlumlardan yana kapsamlı ve büyük bir dönüşüme, değişime çevirebilir. Ama bu değişim, yüzyılın başında belirlenen sınırları da değiştirecek bir altüst oluşu beraberinde getirecek. Bu anlamda bugün yaptığımız tartışma bir harita ya da sınırların tek başına değişmesi tartışması değildir. Bugün yaptığımız tartışma, yeni bir küresel sistem tartışmasıdır. Başkanlık sistemi tartışması da böyledir, Musul-Kerkük kaynakları, Lozan tartışması da böyledir ve bu büyük değişimin ana başlıklarıdır.

Cemil Ertem/Milliyet

  • 3
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Türkiye'yi bir iç savaşa sürüklemek ve Türk kentlerini "Bizim" olmaktan çıkartmak için çaba harcayanların bu duyguyu anlamaları mümkün değildir... Yüzlerce yıl "Bizim" olan Selanik'in, Halep'in, Musul'un kaybedilmesi şokunu yaşayan kuşakların neler hissettiklerini o kadar iyi anlıyorum ki.
Bu nedenle evrensel ölçüde "Özgürlüklerin kısıtlanması" olarak görülen uygulamaları, tutuklamaları, gazetelerin polis tarafından aranmasını evrensel ölçüde değerlendiremiyorum...
15 Temmuz darbe girişimini yaşamış bir Türk vatandaşı olarak, savcıların ve polisin söylediklerine de kulak veriyorum. Örneğin Diyarbakır'da tutuklanan HDP'liler hakkında Savcının, "Silahlı terör örgütüne üye olma (TCK m.314/2) suçu"nu iddiasına konu ettiğini de görüyorum.
Tabii ki burada da İsviçre'de olduğu gibi yaşasak çok güzel olurdu. Ama biliyoruz ki İsviçre'nin sınır komşuları arasında ne Suriye, ne de Irak var.
Tarih ve coğrafya ülkeleri zorluklarla birlikte yaşamaya mahkûm eder. Keşke herkes bu zorlukları artırmaya değil de azaltmaya dönük çaba harcasa...

Mehmet Barlas/Sabah

  • 4
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

"Beyefendi Marmaris'te tatildeyken, Meclis bombalanıyordu" diyordu Kılıçdaroğlu. Doğru. Beyefendi Marmaris'teydi. Ve Meclis bombalanıyordu. Ama Meclis'in bombalandığı saatlerde Beyefendi, çocukları ve torunlarıyla çıktığı "ölüm yolculuğu"nu tamamlamış, Atatürk Havalimanı'nda "darbeye karşı halk direnişi"ni yönetiyordu. Kaldı ki, Beyefendi Meclis'in bir üyesi değildi... Marmaris'e gitmeseydi de Meclis'te bulunmayacaktı.

Kendisi neredeydi? Meclis'in bir üyesi olarak nerelerde eğleşiyordu, hangi güvenli evde darbenin ne yöne doğru evirileceğini bekliyordu? Niçin darbe haberini alır almaz Meclis'e koşmadı? Niçin bombacılara karşı göğsünü siper etmedi?

Beyefendi Marmaris'te suikastçilerle köşe kapmaca oynarken, kendisi Bakırköy Belediye Başkanı'nın Yeşilköy'deki güvenli evinde bekliyordu. Evet "bekliyordu..." Bir kalkışma olduğu bilgisi "erkenden" ulaştırılmıştı kendisine. Ankara'ya dönecekti.

Dönmedi. Bekledi.Yukarıda da söylediğim gibi, darbenin hangi yöne evirileceğini bekledi. Atatürk Havalimanı, Yeşilköy'deki "güvenli ev"in hemen yanındaydı. Dışarı çıkabilirdi. Darbecilere "Ne yapıyorsunuz siz? Bu yaptığınız anayasa suçudur. Derhal kışlalarınıza dönün!" diyebilirdi. Demedi. Bir televizyon kanalına bağlanıp, "kalkışmayı kabul edemeyiz" türünden steril ve zararsız bir açıklama yapabilirdi.

Yapmadı. Güvenli evin risk oluşturduğunu düşünmüş olacak ki, kalkıp Atatürk Havalimanı'na gitti. Tanklar havalimanını kuşatmıştı. Darbecilere selam çakarak VIP salonuna girdi. Bir süre uçuş izni bekledi. Uçuş izni çıkınca Ankara'ya uçtu.

Başbakan Binali Yıldırım konuşmuş, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ konuşmuş, eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül konuşmuş, Cumhurbaşkanı Erdoğan CNN Türk'e bağlanıp konuşmuş, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli konuşmuş, neredeyse memleketteki bütün televizyon kanalları "darbe karşıtı" yayına başlamıştı ama Kemal Bey'den ses yoktu.

Çünkü bekliyordu. Kimin galip çıkacağını bekliyordu. Pozisyonunu riske edemezdi. Pozisyonu, temkinle yaklaşmayı ve renk vermeden beklemeyi gerektiriyordu.

Sabaha karşı durum anlaşıldı. Bir darbeci general tam alnının çatından vurulmuştu. Halk tankların üzerine çıkmıştı. Polis geniş tutuklamalara başlamıştı. Darbeciler kaybediyordu. Durum netleşince Kılıçdaroğlu çıkıp lütfen bir açıklama yaptı ve darbeye karşı meşru hükümetin yanında olduklarını söyledi.

Ahmet Kekeç/Star

  • 5
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Bilmem farkında mısınız? Fetö'cüsüyle, PKK'lısıyla, yabancı istihbaratçısıyla; hepsinin üzerinde çalıştığı uğursuz bir hesap var. Bunu da sizin, yani 15 Temmuz'u görmezden gelen veya lafının edilmesinden rahatsız olan kesimlerin üzerinden hayata geçirmek istiyorlar. Nedir o hesap, kısaca sıralayayım...
Birincisi... Fetö'yle mücadeleyi bir toplumsal ayrışma çizgisi haline getirmek... Darbe girişimi ve Fetö gerçeğini unutturup sahneye "mağdur edenler ve mağdur olanlar" ikilemini çıkarttırmak... Ve tabii esası şu ki... Seküler kesimleri kışkırtıp bir çatışmanın tarafı yapmak... Tutar mı bu hesap?
Tutmaz. Millet yine bozar. Fakat bu süreci ne kadar hasarsız atlatırsak, o kadar iyi!

Biliyorum... Demokrasiyi hep Instagram ve facebook paylaşımlarınızdaki güzel tatil manzaraları gibi bir şey sandınız. Ama kadrajı azıcık değiştirirseniz, göreceksiniz ki...
Cumhuriyeti korumak bir modacının podyumunda bayrak sallamak kadar konforlu ve kolay bir şey değil. Ağzı laf yapan fakat beyni bir android kadar soğuk, acımasız ve yabancı bir düşmanla karşı karşıyayız. Bu düşmana karşı bizi ayakta tutacak olan birbirimize bakan yüzümüz ve birbirimize muhabbetimizdir. O halde, haydi artık siz de silkinip toparlanın ve milletin yanında yerinizi alın!

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 6
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

CHP lideri öyle bir laf etti ki, ne ruh ne birliktelik bıraktı. Kılıçdaroğlu, "15 Temmuz'da Cumhurbaşkanı neredeydi, Marmaris'te tatildeydi" açıklamasıyla, hiç kusura bakmasın ama alay konusu oldu. CHP liderinin bu açıklaması üzerine gerek Cumhurbaşkanı Erdoğan gerekse Başbakan Yıldırım gerekli cevabı verdi. Bir de soru sordular Kılıçdaroğlu'na, "Sen 15 Temmuz gecesi neredeydin?" …

Lafı çok uzatmayacağım. Daha önce o gece Kılıçdaroğlu'nun nerede olduğu ve geceyi nasıl geçirdiğine dair 2 ayrı yazı yazmıştım... 7 Ekim'de gazetemize manşet olan "Tanka selam, VIP'den devam" başlıklı yazımın ilgili bölümünü dikkatinize sunuyor ve tartışmayı sonlandırıyorum. CHP lideri, 15 Temmuz gecesini İstanbul'da Bakırköy Belediye Başkanı'nın evinde geçirdiğini daha önce açıklamıştı zaten. Benim anlatacağım ise, İstanbul Atatürk Havalimanı VIP salonuna indiği anda neler yaşandığı...

Tarih 15 Temmuz, saat 23.00-23.30 civarları… Vatan hainleri havalimanını işgal etmiş, VIP salonunun önünde de bir tank konuşlanmış. Bu arada, CHP liderinin uçağı iniş yapıyor. CHP'nin İstanbul yöneticileri de Kılıçdaroğlu'nu karşılamak için VIP'e doğru yola çıkıyor. Salonun önünde konuşlanmış tankın içindekiler, partililerin araçlarını içeri sokmuyor. CHP'li yöneticiler bunun üzerine araçlarından iniyor ve asker bozuntularını selamlayarak VIP salonuna giriyor. Durum Kılıçdaroğlu'na anlatılıyor ve salondan nasıl çıkılacağının planı yapılıyor.

O sırada beklenmedik bir gelişme yaşanıyor ve salonun önündeki tank başka bir yöne hareket ediyor. Bunu fırsat bilen CHP'liler, genel başkanlarını da yanlarına alıyor ve hızla hareket ederek, tankın içeri almadığı araçlarına binerek olay yerinden uzaklaşıyor. Yani ülkenin anamuhalefet partisi ve lideri, işgal veya darbe girişimine rağmen, ne derseniz kabulüm, orada bir açıklama yaparak yaşananlara tavır koymak yerine olay yerini terk etmeyi tercih ediyor.

Murat Kelkitlioğlu/Akşam