Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Malum, Avrupa'yı çifte standartla suçlayıp dururuz. En tepedeki siyasetçilerimiz bizle, hani "Avrupa şu çifte standardı bıraksa, her şey hallolacak" havasındadırlar.
Oysa bu durum Avrupa için tek standarttır! "Evrensel kültür"; "evrensel değerler" ve "evrensel insan" tezleri mi?
Bunlar modern çağlara ait ideolojik örtülerdir. Bu örtüleri kaldırmayı başarırsanız, altından neo-kolonyal bir dünya tasarımı çıkar.
O "evren" herkesi ve her yeri değil; Avrupalıyı ve Avrupalıya benzeyenleri kapsar. Gerisi "dışarısı"dır. Akıllı telefonları kullanıyor olmak "Dışarı"da kalan tehlikedir.
Akıllı telefon kullanması, global kapitalizme ürün verip kasaya dolarları yığması onu kurtarmaz.

Uzun sözün kısası... Son zamanlarda oryantalizm üzerine çok tartıştık ama oksidentalizm (Doğu'daki Batı tasavvuru) konusunun yanına bile yaklaşmıyoruz. Daha düz söylersek... Avrupa'yı tanımanın turistik görgü veya iş ilişkisiyle ilgisi olmadığını anlayamıyoruz. Birkaç klişe kanaat içine hapsolup kaldık.
Baktım... Dünkü yazıma gelen tepkiler de "biz de parayı bastırıp lobi kursak" tezi ile "N'olacak; hepsi Hıristiyan işte!" bakışı arasında gidip geliyordu.
Oysa güncel bir detay bile dikkat edilecek ne çok şey olduğunu gösteriyor. Ne mi o? Şimdilerde Avrupa kurumlarının büyük bölümünün yönetimlerinde 70'lerde ciddi sol hareketlerde yer almış kişiler var. Türkiye'nin kendini Avrupa'ya ifade edebilmesinin önündeki yeni engellerden biri de bu. Bilen, bilir. Burunlarından kıl aldırmayan sekülerlere ve züppe liberallere laf anlatmak dindar/ muhafazakâr Avrupalılarla anlaşmaktan çok daha zordur.

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 2
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

IŞİD'e gelince aslan kesilen duyarlılığınız PKK'ya gelince niçin her seferinde çokoprens almaya gidiyor? Niçinini size ben söyleyeyim. Çünkü gram cesaretiniz yok. Çünkü teröristi teröristten ayıran alçak bir zihin yapınız var. Çünkü sırtınızı doğrudan dayadığınız, gücünüzü oradan aldığınız bir terör örgütüne 'nanik' yapabilecek maça sizde namevcut.

Fakat yukarıda Allah var. Hakkınızı teslim etmek gerekiyor. 'Kıvırma' ve 'esneklik' konusunda üzerinize tanımam. Hadi bunun niçinini de anlatayım da bir çeşit kamu hizmeti olsun. Diyarbakır'daki eylemi TAK yani PKK üstlendiğinde HDP vekilinden Cihangir solcusuna, PKK sempatizanından FETÖ'cüsüne kadar sadece 2 dakikada organize olup şahane bir örgüt kurdunuz ve onu kınadınız. Örgütün adı 'KGG' yani 'Kimden Gelirse Gelsin.'

Kalıbınız şuydu: 'Kimden gelirse gelsin Diyarbakır'daki saldırıyı kınıyorum.' E be kalıbını sevdiğiminin abileri, ablaları. Hani daha 1 saat önce ağzınızı doldura doldura 'kahrolsun IŞİD' diyordunuz ya. Nereye gitti duyarınız, nereye kaçtı cesaretiniz? Bir 'kahrolsun PKK' demek bu kadar zor mu yahu?

Zor tabii. Zira HDP için asıl cesaret PKK'ya destek vermek, PKK'nın sözünden çıkmamak değil; PKK'ya destek vermediğini, kendi ajandasıyla hareket ettiğini ele güne, dosta düşmana ilan edebilmektir. HDP'de o cesaret var mı peki? Olsaydı, bir büyükşehir belediye başkanı bir belediye işçisinden tokat yemezdi. Olsaydı, belediyenin önünde toplanan ve tek dertleri 'kaçırılmış çocuklarını geri almak' olan annelere dayak attırmazlardı. Olsaydı, siyaseten inisiyatif alır ve barış sürecini, yani hepimizin umudunu böyle haincesine rafa kaldırtmazlardı.

Hakiki barışseverler, hakiki terör karşıtları olduğunuzu ispat etmek çok kolay aslında. Hadi bir yerinden başlayalım. Lütfen şu satırları yüksek sesle okuyun: 'Kahrolsun PKK. Kahrolsun TAK. Kahrolsun DHKP-C. Kahrolsun IŞİD. Kahrolsun FETÖ.' Yapamadınız değil mi? Barışseverliğinizi seveyim sizin.

İsmail Kılıçarslan/Yeni Şafak

  • 3
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Milletlerin tarihinde zemini sarsan kırılmalar vardır. Ancak o sarsıntı sonrası zeminin üzerine inşa edebildikleriniz, istikbal için belirleyici olacaktır. Aksi takdirde, hangi tür fedâkarlıkla yapılmış olursa olsun, o kırılma anının hakkı verilmemiş, o ruhun geleceğe uzanmasının imkân şartı tesis edilmemiş olacaktır. Son on yılda Kemalist mefkûre geri döndürülemez biçimde etkisizleşti.
Onun yerine Batılı, liberal ve demokrat gibi sıfatlarla tanımlanan yeni bir kimlik inşasına girilmişti ki 15 Temmuz "oldu." Demokrasi kavramını âdeta bir silah gibi toplumların üzerine doğrultan, özgürlük kavramıyla sadece hedeflediği toplumu daha da köleleştiren bakış fena halde ifşa oldu. Bir bakın; bugün içlerinde tutuklanmamış olanlar olsaydı bile, Murat Belge, Hasan Cemal, Ömer Laçiner, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Şahin Alpay ve Eser Karakaş gibi isimlerin dünkü değer ve karşılıkları olduğunu söylememiz mümkün mü?
Onları makam, prestij veya para sahibi yapan halkı yarı yolda bıraktıklarından; hatta yolda bırakmak ne demek, uçurumdan aşağı atmaya kalktıklarından kendi kendilerini değersizleştirmiş, hiçleştirmişlerdir.
Müslüman bir topluma doğup, dindar halkı "sorgulamaktan yoksun bağnazlar" olmakla suçlarken, kendisinin neden dindar olmadığına dair tek dakika oturup düşünmemiş olan, aslında "atalarının dinine bağlı yobazlardan" olduğunun bile farkında olmayan, dine dair bilgileri "Cumayı kaza edersin" ile "Hac, Kurban Bayramı'na denk geldi" arasında gidip gelen, kendine yabancılığı içinde ve o nisbette memnun bir aydın sınıfının ölümüdür, söz konusu olan... Tarihiyle ve toprağıyla barışık olacak ferasette, Hakk'ı tutup kaldırmaktan imtina etmeyecek cesarette, nasıl bir doğum sancısına ebelik etmesi gerektiğinin sorumluluğuyla hareket edecek basirette bir mütefekkir sınıfı oluşturup oluşturamayacağımız ise, 15 Temmuz ruhunun kalıcılığını belirleyecek.

Hilal Kaplan/Sabah

  • 4
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

15 Temmuz darbesine kadar F. Gülen umut zehrinin dozunu artırarak, "Geliyoruz, işlerini bitireceğiz, sakın yakalanmayın, kaçın, Peygamberler zalimlere teslim oldu mu" diye sürekli "beklenen kurtarıcı-Mehdi" rolünü oynamaya devam etti. Bunda başarılı da oldu. Ta ki 15 Temmuz darbe girişimine kadar...

Neden 15 Temmuz'dan sonra itirafçıların sayısı artıyor?

Hep şunu düşünmüşümdür: Başlarda "Hizmet Hareketi" diye gençlik yıllarından itibaren bu yapı içindekiler hipnozdan çıkamayıp, F. Gülen'e biat etmeyi sürdürmüş olabilirler. Ama 15 Temmuz'u gördükten sonra bu milletin evladı bir ferdin; "ben nasıl bir yapının içindeymişim, aman Allah'ım biz neye hizmet etmişiz?" diye vicdanının sızlamaması mümkün değil.

Bilhassa kaymakamlar. Onlar, yargı mensupları, emniyet ve TSK mensupları gibi dar bir sosyal çevrede yaşamıyorlar. Toplumun her kesimi ile içli dışlılar. Daha da önemlisi F. Gülen'in "imam" diye başlarına diktiği adamlardan talimat almak en çok onlara ağır gelir. Bir mülkü amir, öğretmen, doktor ya da ilahiyatçıdan nasıl talimatla bir ilçeyi yönetebilir? Bu onun onurunu, şerefini çok zedeler. 17/25 Aralık'tan sonra eminim Paralel Yapı'daki pek çok kaymakamda bir sorgulama başladı. Sınav soruları kendilerine verildiği için esir alınmış olsalar da kaymakamların devletçi yanı ağır basar. Çünkü devleti ilçelerde onlar temsil ediyor.

Şuna da eminim, 17/25 Aralık'tan sonra eleştirilere başlayan pek çok kaymakam, F. Gülen'in talimatıyla tehdit edilmiştir, onlara şantaj yapılmıştır.

15 Temmuz'u görmüş bir kaymakamın sarsılmaması mümkün değildir. Hele özel harekât polislerinin savaş uçağından atılan bomba ile topluca şehit edilmesini, masum vatandaşlarımızın tanklarla ezilmesini, kurşunlanmasını görüp de "Bana yazıklar olsun, kendimden utanıyorum, nefret ediyorum" demeyen bu yapının içinde kalmış kaç kaymakam vardır? Kaç Fetullahçı subay, emniyetçi, yargı mensubu vardır?

Herhalde vicdanının sesini dinleyerek artık yargıya başvuran bir kaymakam çıkmıştır. Yargıçlar, emniyet ve TSK mensupları gibi onlar da devlete yardımcı olmalıdır. Bu konuda bir hassasiyete dikkat çekmek isterim. Bir kaymakama en ağır gelecek şey onu ikametgâhında ya da makamında gözaltına almaktır. Bu çok yanlış olur. Savcılıkların kapısının kaymakamlara açık olduğunu biliyorum. Savcılıklarca kaymakamlara davet gerekiyor.

Hüseyin Gülerce/Star

  • 5
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Vizyoner akıl ile coğrafyanın gücü birleşince ne olur? Dünyanın merkezine oturur, kurala uyan ülke yerine kural koyan kimliğe bürünürsün... Söz konusu havacılık ise kürede en çok yere uçan havayolu haline gelir, enerjiden bahsediyorsak, bir üst ligin büyük oyuncusu olursun. Türkiye, artan jeopolitik önemini, stratejik avantajlarıyla bütünleştirmeyolunda dev adım attı ve 158 enerji tesisimizin 5 milyar $'lık, 5.6 megavatlık gücün açılışını yaptı. Peki, yeter mi? Asla... 3 tarafı deniz fakat 4 tarafı sorun ve fırsatla çevrili bu coğrafyada birinci ligde kalmak için yeni atılımlar gerekiyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yatırımcılara çağrısı, bu yüzden son derece önemli: "Yatırım yapacak hiçbir işadamımız kararını lütfen ertelemesin." Enerji Bakanı Berat Albayrak'ın "arz güvenliği ve teknoloji transferi" sözleriyle özetlediği yeni strateji gereği daha pek çok projeye ihtiyacımız var. Bu topraklarda enerji eko sistemi gelişecek ise sektörün bütün aktörlerinin işbirliği ve işbölümü içinde çalışması gerekiyor. İbni Haldun'un "coğrafya kaderdir" dediği noktada Türkiye'nin baht yıldızı bugün yükseliyorsa, enerjide ve havacılıkta olduğu gibi attığımız dev adımlardandır. Yetmiyor ve lojistik, kongre ve fuarcılık, tarım, sağlık ve turizmde benzer atılımları, zaman kaybetmeden hayata geçirmek gerekiyor. Girişimi başlatmak için "huzur ortamı" bekleyenlere haberim şu: Dünyada huzur kalmadı ve kürede dev oyuncu olacak isen, karmaşada yol almayıbaşaracaksın. Etrafımıza bir bakın: Demokrasi düzeyi, yetişmiş insan gücü, yönetişimbecerileriyle bunu bizden daha fazla hak edecek hangi ulus var? Ancak biz tereddüt edersek, bizi gelip geçebileceklerin nefesini ensemizde hissetmeliyiz.

Şeref Oğuz/Sabah