Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Bir tür ruhsal kayganlık ve pişkin bir kayıtsızlık... Bunu nasıl beceriyorlar, aklım almıyor. Sosyal medya sayfalarına bakıyorum, konuşmalarına kulak veriyorum, davranış ve düşüncelerini izliyorum... İnanılır gibi değil! Sanki 15 Temmuz hiç olmamış! Bombalar, tanklar, jetler, helikopterler... Şehitler, gaziler... Hiçbiri yok!
Sanki iki saatliğine bir film izlenmiş de salonun ışıkları yanınca her şeyi unutmuş gibiler. Hadi Kılıçdaroğlu dışarıdan üflenen tavsiyelere uyarak "15 Temmuz'u unutturup 7 Haziran seçimi sonrasındaki günlere geri dönüş" stratejisi izliyor, onu anladık. Fakat bir toplumsal sınıfın toplu halde Barış gününü, hayvan hakları gününü, kahve ve makarna festivalini falan hiç sektirmeden değerlendirip 15 Temmuz'u zihninden silmesi kabul edilebilir bir şey mi?
Bu beyaz, seküler ve çoğunlukla müreffeh kesimin hali ciddi bir ruhsal rahatsızlığa tekabül etmiyor mu? Geçenlerde bir avm kitapçısında gördüm. 15 Temmuz hakkındaki kitapların sıralandığı tezgâhın önüne gelince şöyle bir bakıyor, yüzleri buruşuyor ve hemen uzaklaşıyorlardı. Öylesine gaddar ve sapkın bir duyarsızlık yani!

Neyse, esas konuya geleyim... 15 Temmuz üzerine kitaplar kabaca ikiye ayrılıyor. Bir şehitlerimizi ve direnişi saygıyla anan kitaplar var; bir de alçak darbe girişiminin yeterince gün yüzüne çıkmamış yanlarını kişisel tanıklıklarla hikâyeleştiren kitaplar. Mete Yarar'ın "Darbenin Kayıp Saatleri" ve Hande Fırat'ın "24 Saat" kitapları ikinci türden.
İkisini de henüz bitirdim. Okunmalılar. Tabii okurken belli bir mesafe koymayı unutmadan... Sonuç olarak, iki kitap da apaçık biçimde ortaya koyuyor ki, Cumhurbaşkanımızı ve milli iradeyi ortadan kaldırmayı hedefleyen darbe girişimi yine millet tarafından bastırılmış. Gerisi detay... Genelkurmay Başkanlığı'nın önünde, Şehitler Köprüsü'nde, Anadolu'nun çeşitli şehirlerinde ilk barikatları kuran ve göğsünü darbecilere siper edenler sıradan insanlar.

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 2
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Türkiye'nin son on yılda hem pazar hem de enerji alanlarında hızla ayağa kalkması ve Kafkasya, Ortadoğu, Akdeniz enerji kaynaklarına ulaşıp bunları ticarileştirmesi, Ortadoğu, Kafkasya ve Afrika pazarlarında Almanya'ya rakip olmaya başlaması Türkiye-AB (Almanya) ilişkilerini yeni -gergin- bir döneme taşıdı. Özellikle, artık bugün 15 Temmuz'un öncüsü bir tezgâh olduğu belli olan uçak krizinin aşılması ve Rusya ile ilişkilerin düzelmesi, aynı tarihlerde İsrail ile buzların erimeye başlaması, AB'yi (Almanya'yı) hem enerji hem de pazar alanlarına ulaşmada potansiyel bir krize doğru yola çıkardı. Çünkü Türkiye, güneyde Güney Gaz Koridoru ile güney enerji geçişlerini denetlerken, kuzeyde de Türk Akım'la kuzey enerji geçişlerini -Ukrayna'yı da pas geçerek- denetliyor olacaktı. Ayrıca çözülmeye doğru giden Kıbrıs meselesi ve İsrail ile düzelen ilişkiler, Doğu Akdeniz enerji kaynaklarını ve Akdeniz ticari çevrimini Türkiye'ye doğrudan bağlayacaktı. Tabii bütün bunlara ilaveten mülteci sorunu da Türkiye'nin kendi doğusuna doğru, Türkiye merkezli bir entegrasyonu öne çıkartıyordu.

AB (Almanya), mülteci sorununu AB'nin çözer görünmesini ama yükü Türkiye'nin omuzlamasını istedi. Türkiye bir önceki hükümet döneminde bu tuzağa düşüyordu. Ancak bu da Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan dönünce, AB (Almanya) bütün oklarını Türkiye'ye yöneltti.

Şimdi AB, (Almanya) müzakere başlıklarının dondurulması, ekonomik ambargo gibi boyunu aşan cümleler kuruyor. Öncelikle ekonomik ambargo AB'ye Türkiye'den daha fazla zarar verecek bir adım olur. Türkiye'nin, GB içerisinde olduğu da burada unutulmamalıdır. Öte yandan, Obama döneminde planlanan ancak daha Trump seçilmeden suya düşen Trans Atlantik Yatırım ve Ticaret Anlaşması'nın (TTIP) Trump'la da iyice gündemden düşmesi, AB'nin güçlü bir Türkiye istememesi için çok önemli bir nedendir. Çünkü, TTIP'ın kurgusu AB (Almanya)-ABD arasında doğrudan imzalanacak bir anlaşmaya yani ticari entegrasyona dayanıyordu. Burada Türkiye olmayacak ve zaten GB içinde olduğu için, sanayisini ve ihracatını AB'ye bağlamak zorunda kalacaktı. Bunun siyasi sonucu da Türkiye'nin Almanya'nın periferisi olacak kadar siyasi inisiyatifi kaybetmesi olacaktı. Yani Almanya ve ABD, yeni ama Yugoslavya kadar kanlı olmayan bir Türkiye Balkanizasyonu gerçekleştireceklerdi. Tabii ki 15 Temmuz'a bir de tam buradan bakmak gerek. Sonuçta, AB (Almanya) ne müzakere başlıklarını dondurabilir ne de ekonomik ambargo gibi boyunu çok aşan bir yönteme başvurabilir. Ama çok farklı ve yeni "şeyler" deneyeceklerinden şüphemiz yok.

Cemil Ertem/Milliyet

  • 3
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

İbadet ve hizmet için bir cemaat oluşturan ve bu cemaate giren insanların beyinlerini yıkayıp onları suça, ahlaksızlığa ve hatta ihanete yönlendiren kişinin beynindeki çarpıklığı acaba nasıl anlayabiliriz? Ve eğer hâlâ bu kişinin kurduğu suç örgütüne hizmet eden ve bunu ibadetin ve hizmetin bir gereği olarak gören kişiler varsa, bunları nasıl mazur görebiliriz?
Bu suç örgütünün siyasi hayatlarına darbe vurduğu insanları bir hatırlayın... CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın kasetlerle istifaya zorlanması bir örnektir... Dokuz MHP milletvekili adayı da 12 Haziran 2011 seçimlerine günler kala kasetlerle çetenin hedefi oldu. Böylece 15 kişilik MHP Başkanlık Divanı'nın çoğu genel başkan yardımcısı konumunda olan 9 üyesi MHP'deki görevlerinden istifa ettiler. Böylelikle Bahçeli'nin kurmayları büyük ölçüde seçim öncesinde tasfiye oldu.
Bu çaptaki bir örgütlü ahlaksızlık, siyasi yaşamımızda daha önce görülmemiştir. Ama bundan da kötüsünü 15 Temmuz gecesi tanık olduğumuz darbe teşebbüsünde gördük. Askeri liseden beri FETÖ'cülerin yetiştirip eğittiği ve bazıları general rütbesine ulaşmış askerler, kendi halklarına karşı Silahlı Kuvvetler'in envanterindeki silahlarla, uçaklarla, tanklarla ateş açtılar, bombalar attılar. İbadet ve hizmet kavramları bu defa da "İhanet" kavramı içinde kendilerini buldular.
Askerleri ve polisleri bir suç örgütünün infazcıları olarak kullanan bu yapının, 89'u İstihbaratçı polis olan bir kadroyu dinleme, izleme, yatak odalarına gizli kamera kurma ve bu görüntüleri internetten yayma olaylarında görevlendirdiği anlaşılmış bulunuyor. Pensilvanya ile özdeş olan kişinin bir ayıbının daha iyice açığa çıkması, acaba onun müritlerinin uyanmalarını sağlar mı?

Mehmet Barlas/Sabah

  • 4
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Bir Fransız gazetecinin FETÖ terör örgütüne verdiği destek nedeniyle Türkiye'den sınır dışı edilmesi söz konusu olmuş. Olivier Bertrand, izinsiz olarak Güneydoğu Anadolu bölgesinde bazı çalışmalar yapmış. Bırakın röportajı, Eyfel Kulesi'ne en güzel açıdan bakan Trocadero Meydanı'na tripodunuzu kurup, 1 dakikalık görüntü çekmeye çalışın bakalım. Anında polis yanı başınızda biter. Bu sınır dışı tartışmasına gitmek değil niyetim. Eleştirebilir ya da destekleyebilirsiniz. Peki, eleştirdiğiniz bu karar için Fransa'nın Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ni bombalamasını isteyen bir başka Fransız gazeteciye cevabınız ne olur? Tam teşekküllü bir hastaneden travma sonrası stres bozukluğu raporu gelmediği sürece, bu açıklamasını bilinçli bir şekilde yaptığı sonucuna varırsınız... Twitter bio'sunda İ-tele kanalından, CNN'e kadar pek çok yayın kuruluşunda çalıştığı belirtilen, attığı tweet'lerden demokratikleşme, insan hakları gibi dertleri olduğunu anladığımız Fransız gazeteci Jean-Paul Ney "Fransa, uyarı amacıyla Erdoğan'ın sarayını bombalamalı" şeklinde tweet atmış. (Fransızcasını da yazalım: "La France devrait bombarder le palais de Erdogan en avertsissement.")

"Bir Fransız gazeteci sınır dışı ediliyorsa batsın bu dünya..." Birkaç şişe şarabı devirmiş ve kafası "iyiyken" bu satırları yazmış olması dışında bir açıklama bulamıyorum. Düşünün, Fransa'nın gazeteci de değil, mazlum evsiz göçmenleri sınır dışı ettiğinde bile sözle eleştirmek dışında bir saldırı önerisi aklımıza gelebilir mi? "Tez bombalayın Elysee Sarayı'nı... Bu da François Hollande'a kapak olsun" minvalli bir tweetten bahsediyoruz.

Basın özgürlüğü ya da ifade hürriyeti size bütün kibrinizle sağı solu yakma, yıkma önerisi getirme hakkı mı veriyor? Sadece bir tweet deyip geçmeyin, beyin kıvrımlarından bilinçaltına giden yolda ne varsa onları yansıtıyor.

Saadet Oruç/Star

  • 5
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Öte yandan, MHP kanadından gelen iki açıklamayı yan yana koyduğumuzda ise ortaya ilginç bir tablo çıkıyor. Bahçeli, Yıldırım ile görüşme sonrası, "Bizim görüşümüzparlamenter sistemin revize edilerek güçlendirilmesidir" dedi.
MHP Grup Başkanvekili Erkan Akçay ise, "Tartışmayı başkanlık kavramı üzerinden yapmak hatalıdır. 'Cumhurbaşkanı' demek zaten 'Başkan' demektir.
Dünyada da tektir. Yani sen, cumhursuz başkanlık mı istiyorsun? Biz, cumhursuz başkanlığa geçit vermeyiz.
Bizde cumhurbaşkanı unvanı yerli yerindedir" diye konuştu.
Şimdi sözlerdeki 'öfke dekoru'nu bir yana koyduğumuzda ve Bahçeli'yi savunan bir Grup Başkanvekili'nin söz konusu olduğunu nazarı itibara aldığımızda, karşımıza 12 Eylül anayasasında olduğu gibi "yetkisi çok, Meclis'e sorumluluğu az" bir Cumhurbaşkanlığı'ndan ziyade, "yetkisi çok, Meclis'e sorumluluğu da çok" olan bir Cumhurbaşkanlığı sisteminin MHP tarafından öngörüldüğü çıkıyor.
Şayet çıkarımlarımız doğruysa, önümüzdeki süreçteki referandum yeni bir anayasadan ziyade, hükümet biçimi değişikliği ekseninde gerçekleşecektir.
Muhtemelen Başbakanlığın yerini Cumhurbaşkanlığının aldığı, anayasada da buna dair düzenlemelerin yapıldığı, yasamanın parlamentoya, yürütmenin Cumhurbaşkanı'na ait olduğu, Cumhurbaşkanı'nın yasama organına müdahale etmeden kendi kabinesini kuracağı, fiili durumu anayasal hale getirecek bir değişiklik paketiyle karşılaşabiliriz.
Güçlendirilen mevki Cumhurbaşkanlığı olduğu için, MHP'nin arzu ettiği şekilde parlamenter sistemin kodlarıyla bir revizyona gidilmiş olacaktır. Fakat bununla birlikte güçler ayrılığının da keskin çizgilerle var olduğu, yetki karmaşasının ve koalisyon türbulanslarının yaşanmadığı berrak ve şeffaf bir sistem dönüşümü de gerçekleşmiş olacaktır.

Hilal Kaplan/Sabah

  • 6
  • 19
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Özellikle sol eğilimli, kadın, yüksek eğitimli ve ekonomik olarak daha rahat maaşlı kesimler, bunlara eklemlenen özerklik isteyen etnik gruplar, eşcinseller vs… Çözmesi zor, demokrasi söylemleri kullanan, ortalığa epey miktarda dolar süren bir algı operasyonu söz konusu; ancak bu algıya hazır durumda bekleyen bir kitle de var.

Bunlar genel olarak Aydınlanma/Modernite'nin beden ve ruh olarak parçaldığı İNSAN'ın beden kısmında kalan ve tamamen devşirilmiş olan kesimler. Cemaatten, geleneksel değerlerden, üst anlam ufuklarından ve dinden kopmuş vaziyetteler. Çoğu atomize olmuş bireyler. Özgürlük vurgusu merkezde. Serbest yaşam çok önemli. Tüketim toplumunun ana omurgası onlar. Bu arada finsans piyasası ve özgürlük söylemi üreten yapılarda (medya/STK/çevrecilik/sendikalar/kadın hareketleri/LGBT vs) ya anlam/kimlik peşindeler ya da doğrudan onların çalışanı durumundalar. Habitatları bu şekilde oluştuğu, bunun dünyadaki en mükemmel yaşam biçimi olduğuna iman ettikleri için (onların metafiziği de bu) asla başka türlüsünü düşünebilecek esnekliğe sahip değiller. Kibirleri buradan geliyor.

Dinin dönüşü tüm bunların yitirilmesi demek. Sosyalist gruplar ve etnik özerklik peşindeki yapılar bunların silahlı gücüne dönüşmüş durumda. PKK'ya olan sempatileri bundan. Fazlaca konformist oldukları için hayatta ödeyebilecekleri bedelin sınırı polis gazı yemek. Oradan sonrasını terör örgütleri üstelenmek durumunda ve buradaki işbölümünde onlara düşen görev, bu terör örgütlerine medya ve STK'ları ile meşruiyet/koruma sağlamak.

Son olarak, tepkinin bu kadar şiddetli olması, algı/iktidar mekanizmalarının dezavantajlı geniş kesimleri susturmaya artık yetmiyor olması. Değişimi hissediyor ve korkuyorlar. Çürümüş bir sistem olduğu için büyük liderler artık oradan değil, ahlaki üstünlüğü ele geçiren beriki taraftan çıkıyor. Burada en çok dikkati çeken küresel lider Erdoğan. Bu nörotik ruh durumu nedeniyle bir paratoner gibi tüm nefreti üzerine çekiyor.

Markar Esayan/Akşam