Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Aydın Doğan da medyası aracılığıyla başkanlık sistemine geçişi destekler mahiyette tavır aldığının sinyallerini veriyor. Galiba Erdoğan muhalifi olan çevrelerde de bazı hakikatler anlaşılmaya başladı. Çünkü bu sistem değişikliğine Recep Tayyip Erdoğan'ın ihtiyacı yok. Mevcut yetkileriyle zaten Erdoğan çok güçlü ve hatta anayasal olarak sorumsuz. Bu çürümüş parlamentarizmi yıkıp Partili Cumhurbaşkanlığı yani yarı başkanlık ya da başkanlık sistemi inşa etmeye Türkiye'nin ihtiyacı var...Aydın Doğan tıkanmış parlamenter sistemin değişmesini medya grubuyla tam ve net desteklemek noktasında samimi mi? Bu konuda mesela 1999'daki idam tartışmaları sırasında aldığı net idam karşıtı çizgi gibi kararlı bir tavır mı alacak yoksa yine yan çizecek ve eskiye dönüş mü yapacak? Bilemiyorum. Hep birlikte göreceğiz... Dün de yazdığım gibi benim yıllardır ısrarla savunduğum iki turlu dar bölge başkanlık sistemine geçiş için esaslı bir anayasal değişim ya da yepyeni bir anayasa gerekiyor. Yarı başkanlık ya da partili cumhurbaşkanlığına geçiş bağlamında ise anayasada yapılacak küçük çaplı değişiklikler yeterli olacak. Böyle bir anayasal değişim paketinde daha kolay uzlaşma sağlanabilir. Yaklaşık 10 maddenin değiştirilmesi ile anayasanın partili cumhurbaşkanlığı sistemine uyumu sağlanabilir...
Aslında "Cumhurbaşkanı'nın nitelikleri ve tarafsızlığı" başlığını taşıyan Anayasa'nın 101'inci maddesi değiştiği an klasik parlamentarizm dönemi kapandı demektir."Cumhurbaşkanı seçilenin varsa partisiyle ilişkisi kesilir" cümlesi Anayasa'dan çıkarılırsa Partili Cumhurbaşkanlığının önünde engel kalmıyor...
Eğer bu anayasal değişiklik hayata geçerse Cumhurbaşkanı aynı zamanda partisinin de genel başkanı olmaya devam edecek. Fransız Yarı Başkanlık modelinin türevi bir sistem bu. Cumhurbaşkanı halk tarafından seçiliyor. Aynı zamanda yürütmenin de başında yer alıyor. Yetkileri belli sorumluluğu belli. Denetleme ve dengeleme mekanizmaları belli. Bu basit anayasal değişim bile Türkiye'nin önünü açacaktır. Bu sistem değişimine Türkiye'nin ihtiyacı var...

Rasim Ozan Kütahyalı/Sabah

  • 2
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Aydın Doğan da medyası aracılığıyla başkanlık sistemine geçişi destekler mahiyette tavır aldığının sinyallerini veriyor. Galiba Erdoğan muhalifi olan çevrelerde de bazı hakikatler anlaşılmaya başladı. Çünkü bu sistem değişikliğine Recep Tayyip Erdoğan'ın ihtiyacı yok. Mevcut yetkileriyle zaten Erdoğan çok güçlü ve hatta anayasal olarak sorumsuz. Bu çürümüş parlamentarizmi yıkıp Partili Cumhurbaşkanlığı yani yarı başkanlık ya da başkanlık sistemi inşa etmeye Türkiye'nin ihtiyacı var...Aydın Doğan tıkanmış parlamenter sistemin değişmesini medya grubuyla tam ve net desteklemek noktasında samimi mi? Bu konuda mesela 1999'daki idam tartışmaları sırasında aldığı net idam karşıtı çizgi gibi kararlı bir tavır mı alacak yoksa yine yan çizecek ve eskiye dönüş mü yapacak? Bilemiyorum. Hep birlikte göreceğiz... Dün de yazdığım gibi benim yıllardır ısrarla savunduğum iki turlu dar bölge başkanlık sistemine geçiş için esaslı bir anayasal değişim ya da yepyeni bir anayasa gerekiyor. Yarı başkanlık ya da partili cumhurbaşkanlığına geçiş bağlamında ise anayasada yapılacak küçük çaplı değişiklikler yeterli olacak. Böyle bir anayasal değişim paketinde daha kolay uzlaşma sağlanabilir. Yaklaşık 10 maddenin değiştirilmesi ile anayasanın partili cumhurbaşkanlığı sistemine uyumu sağlanabilir...
Aslında "Cumhurbaşkanı'nın nitelikleri ve tarafsızlığı" başlığını taşıyan Anayasa'nın 101'inci maddesi değiştiği an klasik parlamentarizm dönemi kapandı demektir."Cumhurbaşkanı seçilenin varsa partisiyle ilişkisi kesilir" cümlesi Anayasa'dan çıkarılırsa Partili Cumhurbaşkanlığının önünde engel kalmıyor...
Eğer bu anayasal değişiklik hayata geçerse Cumhurbaşkanı aynı zamanda partisinin de genel başkanı olmaya devam edecek. Fransız Yarı Başkanlık modelinin türevi bir sistem bu. Cumhurbaşkanı halk tarafından seçiliyor. Aynı zamanda yürütmenin de başında yer alıyor. Yetkileri belli sorumluluğu belli. Denetleme ve dengeleme mekanizmaları belli. Bu basit anayasal değişim bile Türkiye'nin önünü açacaktır. Bu sistem değişimine Türkiye'nin ihtiyacı var...

Rasim Ozan Kütahyalı/Sabah

  • 3
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Gazetelerde aylarca önce yer alan ve yalanlandığını görmediğim bir habere göre, F. Gülen, devlet içindeki Otonom Yapılanma'da yer alan yargı mensuplarına iletilmek üzere şu mesajı göndermiş:

"Ok yaydan çıktı bir kere. Bu safhadan sonra geri dönüş 'yok olmamız' anlamına gelir. Onun için tüm imkânlar kullanılarak taarruz tek yoldur. Önümüze kim çıkarsa ezip geçeceğiz. Seçimlerde yüzde 65'le bile gelseler, dosyalarla götürmek zorundayız. Kırk dört yılda ördüğümüz hırkayı 'buyrun, siz giyin' diyecek değiliz. Komünist, faşist, Alevi ve CHP'li fark etmez, herkesle ittifak edin…."

…Yukardaki sözlerin gösterdiği bir diğer gerçek, sivil toplum unsurlarının devlet imkânlarını da kullanan bir yapılanma tarafından izlendiği, fişlendiği ve gerekirse tehditten şantaja kadar uzanan yollarla bu yapılanmaya engel olmaktan çıkartılacağı. Tehdit ve şantaj ahlâklı bir yöntem olarak kabul edilebilir mi? Nasıl bir anlayış onları böylesine rahatça kullanmayı göze alabilir?

Son olarak, Gülen, dünya ölçeğinde güçlü olanla af tutma çağrısı yapıyor. Bu, daha güçlü birilerinin olduğunun kabul edildiğini ve onlarla iyi geçinmek istendiğini gösteriyor. Gücü hayatınızın odağına alırsanız her şeyi sizden güçlü ve sizden zayıf olanlara göre konumlandırırsınız. Bu durumda bir süre sonra güç sizi esir alır ve siz gücü kullandığınızı zannederken güç sizi kullanmaya başlar; önce kendi gücünüz, sonra aynı safta durmak istediğiniz daha büyük güçler.

F. Gülen'in bu sözlerinin ne anlama geldiğini OY'nın sonraki faaliyetleri gösterdi. Açık olan şu: Bu yapılanma Türkiye'de demokrasinin ve hukuk devletinin önünde büyük büyük bir engel...

Atilla Yayla/Yeni Yüzyıl

  • 4
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

İlke ve hedefleri tek: Erdoğan ve AK Parti'ye zarar vermek…
Bu uğurda ülke mahvolmuş, Türkiye batmış veya maazallah işgale uğramış ne gam, yeter ki hedefleri gerçekleşmiş olsun.
Artık bunları çok iyi tanıyor, biliyor ve anlıyoruz. Hırsları ve sınıfsal imtiyazları için yapmayacakları rezillik yok.
Benim anlamakta zorluk çektiğim orda burda, sosyal medyada AK Parti'yi destekleyen kimi kalem sahipleri.
Çok tuhaflar; Rusya'yı (bazen de İran'ı) sanki CHP'ymiş gibi eleştiriyorlar.
Sarakaya alma gayretleri, aşağılamalar gırla gidiyor. Bir "1950'den beri iktidar yüzü görmediniz, bu ülke için çaktığınız tek bir çivi yok" demedikleri kaldı. Muhterem kardeşlerim, karşımızda CHP yok, Putin de Kılıçdaroğlu falan değil.
Mevzu da seçim değil. Yani, Türkiye Rusya ile sandıkta yarışmıyor.
Demem o ki, Putin'e veya Rusya'ya "çakmak" bir anlam ifade etmez…
Bölge dünya savaşına gebe olacak kadar sıcak. Silahlar korkunç. Dengeler sabit değil. ABD ve Fransa, Eset kalsa fena olmaz, çizgisine geldi.
E'ee? Rusya da Suriye'ye, Eset kalsın, diye inmedi mi? Sonuç itibariyle, Amerika ve Rusya, en azından Eset konusunda hemfikir.
Aslında İsrail konusunda da hemfikirler. Putin, Moskova'da Netenyahu'yla Suriye hakkında görüştükten (güvence verdikten) sonra Suriye'ye indi. (İsrail'in Golan Tepeleri konusundaki "hassasiyeti" malum.) İran'ın Batı'yla nükleer anlaşmaya varması hem Rusya'yı hem de İsrail'i tedirgin etti. İsrail'in tavrı öteden beri belliydi; İran'ı güvenilemez buluyordu falan. Rusya, Suriye'ye inmekle, İran'ın söz konusu anlaşma dolayımında Batı'yla kısa devre yapmasına "takoz" koymuş oldu. Her şey enerji veya menfaat üzerine dönüyor. Bölgeye gemilerini ve uçaklarını gönderen gönderene! Ya biz ne yapıyoruz? Bize ne yaptırmak istiyorlar?

Salih Tuna/Yeni Şafak

  • 5
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bakın, 1 Kasım seçimleri sonrasında, karşımızdaki manzara net olmasına, seçmenin Erdoğan'ın yeni Türkiye vizyonunu benimsediği mesajını açıkça vermesine rağmen neler söylemişlerdi?
Seçim sonuçları, Erdoğan'a otoriter yönelimlerini pekiştireceği bir ortam sundu.
Seçim sonuçları, AK Parti'nin hukuksuz uygulamalarını derinleştirecek, muhalefeti baskılama politikalarını devam ettirme imkânı verecek.
Türkiye Avrupa Birliği ve NATO'dan uzaklaşacak.
Siyasal kutuplaşma derinleşecek.
AK Parti, Kürt meselesinde daha da sertleşecek.
Medyaya yönelik baskı artacak.
Dış politikada radikal İslamcıları gözeten bir çizgi tutturulacak.
Bugün bu tezleri Ruslar, İranlılar kullanıyor. Ne garip değil mi?
Ruslar, aslında Türkiye'nin NATO'nun sahici bir partneri olmadığını iddia ediyor.
İranlılar, Erdoğan'ın hiçbir zaman ABD ile uyumlu bir dış politika izlemeyeceğinden dem vuruyor.
Yukarıdaki iddialara dikkat edin. Bunlar haksız eleştiriler. Abartılı, manipülatif, hesaplı kitaplı okumalar.
Fakat önemli olan o değil. Bu güya eleştirel değerlendirmelerin hiçbiri, "Türkiye ne olacak" meselesini değerlendirmiyor.
"Türkiye'nin kaderi"ne ilişkin tek bir kayıt yok orada. Memleketin sahici sorunları gündem yapılmıyor.
Yıllarca yapıldığı gibi ülke sanal gündemlerle esir alınmaya çalışılıyor.
Dünya, düzenini arıyor. Türkiye de, bu düzen arayışı içinde iddialı bir aktör. Bu ülkeyi sevdiğini söyleyen herkesin bir karar vermesi gerekiyor.
Kendi memleketinin bu düzen arayışındaki milli çıkarlarını mı destekleyecek, yoksa "küresel bir aktör"ün yahut "yükselmekte olan başka güç"lerin milli çıkarlarını mı esas alacak?

Fahrettin Altun/Sabah

  • 6
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bazıları, gazetecilerin dünya kamuoyuna karşı sorumlu oldukları(!), dolayısıyla kendi devletleri ile ilgili sırlar söz konusu olsa bile, haber bulduklarında bunu mutlaka kullanmaları gerektiğini savunuyorlar. Bu yaklaşımın özellikle 17-25 Aralık darbe girişimi sonrası yaygınlaşmaya başlamış olması ise ilgi çekici.
Dışişleri Bakanlığı'nda yapılan gizli bir görüşmenin sosyal medya üzerinden servis edilmesi, MİT'e ait TIR'ların durdurulup aranmaya çalışılması ve benzeri birçok girişim bu yaklaşımın belki de en önemli örnekleri. Bu girişimlerin arkasında: 'Devlet eğer benim olmuyorsa devlet sırrı diye bir şey yoktur'diyenlerin ve konjonktür gereği onlarla ittifak yapan diğer gayrı milli unsurların olduğu, malum. Bu kesimler, ülkemizi yönetmekte olan kadrolara olan karşıtlıklarının devlet düşmanlığına evrilmiş olduğunun farkında olsalar da, devlet sırlarının haberlere konu olabilmesi gerektiği tezinin altını doldurmaya çalışıyorlar sürekli olarak.
Çünkü varlıklarının devamını dış mihraklara borçlular ve onların kendilerinden talep ettiklerini ancak bu şekilde yapabileceklerine inanıyorlar.
…Dış ülkelerde bu işlerin nasıl yürüdüğü, başta bu fikrin ateşli taraftarları olmak üzere ilgili herkesin malumu. ABD ve Avrupa ülkeleri başta olmak üzere hemen bütün dünya devletlerinde devlet sırrı konusunda duyarsız davranmaya cüret edenlerin sonunun pek iyi olmadığını bilmeyen yoktur...
Bizdekiler, ABD ve Avrupa'da bu türden girişimler tehlikeli olsa da, bizde serbest olması gerektiğini düşünüyorlar.
Bu bakışın temeli de, devlet sırlarını açıklayarak işledikleri vatana ihanet suçunu, temel olarak Batılı ülkeler lehine yapmaları herhalde.
Yani Batıcı oldukları için, Batı lehine olan hususlarda Batılı gibi davranmıyorlar.
Devletin sırlarını açıklamak 'ihanet'tir. Yapan cezalandırılmazsa da, yol olur...

Ekrem Kızıltaş/Takvim

  • 7
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Türk ordusunun Kuzey Irak'taki varlığından rahatsızlık duyan Bağdat yönetimi, Şii milis/askeri güçlerinden ve Irak'ın üniter birliğinin bir parçası olan Kuzey Irak topraklarında, fırsat buldukça Kanton ilan eden PKK'den bir rahatsızlık duyuyor mu? Iraklı olmayan bir örgüt, Irak'ın bir parçasını kantonlara bölerken, Bağdat'ın sesi neden çıkmıyordu acaba. Bağdat, İran, Suriye ve PYD/PKK arasındaki işbirliğinden en ufak bir rahatsızlık duymazken, Erbil ve Ankara arasındaki dostane ilişkilerden rahatsızlık duyuyor. Kürdistan olacaksa-ki fiili olarak var-kendini dışarıdan ve içerden gelecek saldırılara karşı koruma hakkına sahiptir. Erbil hükümeti, kendini koruma hakkını, bir türlü toparlanamayan, darmadağınık durumda bulunan, ulusal kimliği ve karakteri bile tartışmalı durumda olan Irak ordusuna havale edemez. IŞİD eğer Erbil'e ve hatta Kerkük'e bile girememişse bu Irak ordusunun değil, peşmerge kuvvetlerinin mücadelesi sonucudur. IŞİD Kürdistan'a saldırdığında, Kürt kamuoyunun en çok üstünde durduğu konu, peşmerge güçlerinden yeni ve modern bir ordunun kurulmasına ilişkindi. Mesele Batı dünyasında da, Kürdistan'ı en iyi bilen eski diplomatlar ve siyasetçiler tarafından gündeme getirildi ve tartışıldı. Kissinger, Amerika'nın başından beri peşmergelerin bir ordu şeklinde yeniden yapılandırılmasından yana olmadıklarını söyledi. Kissinger peşmergelere silah sevkiyatının Irak merkezi hükümeti üzerinden ve merkezi hükümetin izin verdiği ölçüde ulaştırıldığının altını çiziyor, Ortadoğu'da bir Peşmerge Ordusunun kurulmasının doğuracağı sakıncaları hatırlatıyordu. IŞİD'e karşı savaşta Kürtler'in sırtını sıvazla, sonra aynı Kürtler ordu kurmak istediklerinde sakıncalar, bahaneler uydur ve karşı çık!Onlar da PYD'ye gel Esat'ın ordusuna katıl deyip duruyorlar ve PYD bu davete balıklama atlıyor!

Orhan Miroğlu/Star