Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Türkiye'de liberalizm deyince ilk akla gelen akademisyen ve entelektüel Prof.Dr. Atilla Yayla'dır. Dün İsa Tatlıcan'la Yayla'nın enfes bir söyleşisi bizim gazetede yayınlandı.Röportajın özellikle sabah.com.tr'deki uzun versiyonunu tüm okurlarıma hararetle tavsiye ederim. Çok doğru soruları ve teşhisleri içeren bir söyleşi olmuş. İsa'yı da tebrik ediyorum...
Biliyorsunuz ben de kendimi liberal -demokrat olarak tanımlayan bir yazarım. Liberalizmin entelektüel tarihine dair epey okumuşluğum ve nispeten bu köşelerde yazmışlığım vardır. İleride bu konuda esaslı kitaplar yazma niyetim de var. İnsanların liberal olmasından daha da önemlisi liberalizmin entelektüel tarihinin Türkiye'nin okumuş yazmış kesiminde bilinmemesinin bu ülkeye çok şey kaybettirdiğini düşünüyorum. Atilla Hoca ile tanışıklığımız 1999 yılına dayanıyor. Ben o zaman lise son talebesiydim ve internette o zaman çok yaygın olan e-gruplara yazılar gönderiyordum. Saçma sapan lise ders kitaplarını bir yana çoktan koymuştum, habire siyaset ve sosyal bilimler alanındaki literatürü okumaya ve anlamaya çalışıyordum. Siyasi felsefeleri kıyasladığımda tartışmasız kendime en yakın bulduğum gelenek liberal düşünce geleneğiydi. Öyle manyaktım ki lisedeki kız arkadaşıma doğum gününde Eamonn Butler'ın Friedrich Hayekkitabını hediye ettim. Kız da bana tuhaf tuhaf bakmıştı. Sabahlara kadar okuyordum, düşünüyordum, notlar alıyordum. Sonra da denize sıfır olan bizim İzmir 60. Yıl Anadolu Lisesi'ne gelip derslerde uyuyordum...

18 yaşımdan itibaren Atilla Hoca'nın sayesinde LDT'nin toplantılarına -sanki bir araştırma görevlisi gibi- katıldım, oradaki tartışmalarda bulundum, kendimden yaşça büyük akademisyen dostlarım ve çevrem oldu…Sonrasında da konvansiyonel yoldan çıkarak kendi yolumu tamamen kendim çizdim. Kendi şahsi medeniyetimi kendim inşa etme yoluna girdim. Bu yol beni nereye götürür bilmiyorum ama yolculuğum beni mutlu ediyor. Onu biliyorum...

Editörün notu: Rasim Ozan Kütahyalı'nın tavsiye ettiği Atilla Yayla röportajının uzun versiyonu: http://www.sabah.com.tr/gundem/2015/12/21/care-baskanlik-sistemi

Rasim Ozan Kütahyalı/Sabah

  • 2
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Peki, son yılların en büyük dolar konsolidasyonunun olduğu bu günlerde başta Merkez Bankamız olmak üzere, ilgili ekonomi kurumlarımız burada etkin olabilirler mi? Bizim buradaki görüşümüz nettir; böyle dönemlerde para politikasının etkinsizleşmesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Ancak Merkez Bankamızın şu an uyguladığı "enflasyon hedeflemesi" programı, bize göre, yangına körükle gitmektir.

Enflasyon hedeflemesi çerçevesi aslında, birinci nesil finansal kriz teorilerine tepki olarak geliştirilen bir paradigmadır. Birinci nesil finansal kriz teorilerinin temeli genellikle Krugman (1979) modeline dayanmaktadır. Aslında bu model de ortodoks IMF programlarının en önemli temel argümanlarından birinin genişletilmiş halidir. Krugman modelinde, denetim altına alınamayan devlet harcamaları kamu maliyesinde kronik açıklar meydana getirmesi varsayımı geçerlidir. Bu kronik sorun, ancak çok güçlü bir 'dezenflasyon' programıyla çözülebilir. Bu programların iki temel ayağı vardır; birincisi iç talebin hızla düşürülmesi, ikincisi de nominal kur çıpasıdır.

Enflasyonu hızla düşürmek ve kurun değerlenmemesine yol açmak için hükümetler çok sert ve ortodoks önlemler alırlar ki bu önlemler ancak demokrasi dışı rejimlerde uygulanabilmektedir. Türkiye burayı siyasi olarak geçmiştir; ekonomi anlayışı olarak da geçmelidir. Zaten, bu modelde, enflasyon hızla düşmezse kur değerli hale gelir ve borçlu ülke ihracat yapmak için zorlanır ve büyük bir krizle çöker. Türkiye'nin 2001 krizinde yaşadığı aynen bu olmuştur. Aslında şimdi de tam anlamıyla, dalgalı kur uygulamıyoruz; dünya ortalamasının çok faiz oranıyla, örtülü olarak, kura müdahale ediyoruz.

Tabii, yüksek faiz ve gereksiz değerli para sayesinde artan ithalat ve hızla çöken sanayi ve bunun yüksek enflasyon etkisi de ayrı tartışma konusu...

Yanlış ekonomi politikaları, görüyorsunuz işte, Putin gibi çok iddialı siyasetçileri bile kâğıttan kaplan haline getirebiliyor. Rusya'nın bu yanlıştan dönmesi siyasi rejimi nedeniyle çok güç. Ancak Türkiye şanslı; demokratik bir rejime ve bu yanlış ekonomi politikalarını gören ve itiraz eden Erdoğan gibi bir lidere sahip...

Bu yanlış ekonomi-politikalarının alternatifi vardır; bir sonraki yazıda buna değineceğiz.

Cemil Ertem/Milliyet

  • 3
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Devletlerarası ilişkiler, tarih boyunca böyle olmuştur. Mesela Fransa ile Almanyayüzyıllarca savaştı. Sonra ne oldu? Bu iki ülke Avrupa Birliği için ittifak oluşturdu. Niye? Çünkü çıkarları bunu gerektiriyordu.
Türkiye'nin NATO ilişkilerine bakın. Sovyetler Birliği 1991'de yıkıldıktan sonra NATO krize girdi. Çünkü düşman kalmamıştı. Türkiye'de de "NATO'dan ayrılalım" diyenler boy göstermeye başladı.
Ama sonra... Rusya kendini toparlayıp şaşaalı günlerine dönmeye çalışınca... NATO da toparlandı. Türkiye de Suriye'ye inen Rusya'ya karşı yüzünü NATO'ya döndü.
Mekanizma basit aslında: İttifaklar genel şartlara göre kurulur. Konjonktür değiştiğinde, ittifaklar da değişir. Benzer şartlar, benzeri ittifakları tekrar oluşturur.
Dini kaygılarla İsrail'e ezeli ve ebedi düşman olarak bakanlar, yanlış yapıyor. Sormaları gereken soru şudur: "Bugünkü şartlarda Türkiye, kimle ittifak yapmalı, hangi devletle yakınlaşmalı?"
Eğer Suriye konusunda İran, Rusya ve Irak Hükümeti işbirliği yapıyorsa... Türkiye'nin NATO ülkelerinin ardından, İsrail ile de yakınlaşması anlaşılır bir durumdur.
Üstelik bu yakınlaşmanın tek nedeni Suriye meselesi değil. İşin içinde Doğu Akdeniz'deki devasa doğalgaz ve petrol rezervleri de var.

Emre Aköz/Sabah

  • 4
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Muhbir Profesör, geçenlerde Silivri Cezaevi'nin önüne gitti ve tutuklu gazeteciler Can Dündar ve Erdem Gül için başlatılan "Umut Nöbeti"ne katıldı.

Sonra da, Türkiye'deki sol çevreleri, iktidara karşı yeterince mücadele etmemekle suçladı... "Sünepeler" filan dedi.

Dikkatinizi çekerim: Nedim Şener ve diğer tutuklu gazetecilerin içeriden çıkmamaları için canını dişine takan muhbir Profesör Mümtaz'er Türköne, Can Dündar ve Erdem Gül salıverilsin diye "umut nöbeti"ne yatıyor. Buradan elde ettiği şımarıklıkla da, "Erdoğan'ı durdurmak lazım... Solda bu yetenek ve cesaret görülmüyor. Ağlayıp, sızlayıp şikâyet ederek neyi değiştirebilirsiniz? Nedir bu sünepelik Allah aşkına?" diyerek, Türk soluna ayar ve istikamet veriyor.

Demek ki, muhbir Profesöre göre, bazı gazeteciler içeride tutulabilir, bazı gazeteciler tutulamaz...

Bir örnek daha: Muhbir Profesör, bundan bir süre önce, Zaman gazetesindeki köşesinde iki adet yazı yazdı ve "Savcılar niçin Ahmet Kekeç'i tutuklamıyor?" diye sordu: "Derhal tutuklasınlar..."

Sebep? Sebep şuymuş: Ahmet Kekeç, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a "Yezit, Firavun" diye saydıran köşe yazarlarını eleştiriyorum görüntüsü altında, o yazarların hakaretlerini tekrarlıyormuş. Yasaya göre bu fiil, tutuklamayı gerektiriyormuş.

Bu güzel insana sormuştum: O hakaretleri tekrarlıyorum diye beni savcılara gammazlıyorsun, aferin tıynetinin gereğini yerine getiriyorsun da... O hakaretlerin asıl sahiplerine, Ekrem Dumanlı'ya, Bülent Keneş'e ve diğer "mülâaneci" dostlarına niçin itiraz etmiyorsun? Cevap yok...

Ahmet Kekeç/Star

  • 5
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

İran'ın emperyalist/ yayılmacı arzuları, Sünni dünyada, diktatörlükten uzak, kendi iç dinamiklerini silaha ve vesayete yedirmeyen tek ülke olan Türkiye'yi ve lideri Erdoğan'ı hedef almasına rağmen diplomatik ilişkilerimizi aksatmadan sürdürmeye gayret ettik. Suriye davası, İran'la diplomatik görüşmelerin gerçekleştiği 'odadaki fil'di ve Rusya Suriye'ye girdiğinden beri o fil odayı kaplayıp nefes almayı zorlaştıracak kadar büyük artık.
Suriye meselesinde masada değil de arka koltukta oturmaya zorlanan Türkiye, halk iradesinin meşruiyetini savunan tek ülke olarak İran'ın ABD -Rusya destekli yayılmacılığıyla Ortadoğu'yu ateşe atmasına karşı alternatif yolları deniyor. Bu, onu bazen istemediği yollara girmeye, bazen de istemediği açıklamaları yapmaya zorlayacak. Ki politika ve özellikle dış politika aslında bu demek. İsrail'le diplomatik zeminde ilişki kurmak bunlardan biri ve dünkü yazıda bahsettiğim üzere 'barışmak' diye adlandırılabilecek stratejik ve uzun soluklu değil, 'normalleşme' denebilecek konjonktürel bir adım söz konusu.
Yoksa İran'ın ve İsrail'in Ortadoğu'da aynı yayılmacı ve işgalci zihniyetle hareket eden, madalyonun iki yüzüne tekabül eden, birbirlerinin zıddı gibi görünse de düşmanlık kurgusu içinde birbirlerini 'meşruiyet' sağlayarak var eden iki ülke olduğu görenlerin malumu.
Türkiye Suriye'de halkın özgürlüğünün, Gazze'de ambargonun kalkmasının, Mısır'da halk iradesinin yanında olduğunu defaatle gösterdi, gösteriyor. Bu anlamda dünya üzerindeki en tutarlı ve ilkeli ülke olmamıza rağmen, öncelikler sıralaması ve kurulan farklı eksenlerin ortasında var olma çabasında olduğumuz unutulmamalı; Filistin'e giden yolun Şam'dan geçtiği de...
Neticede Müslüman kamuoyunun da mazlumların da umudu 'yıkılmamamız'da...

Hilal Kaplan/Sabah

  • 6
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Muhbir Profesör, geçenlerde Silivri Cezaevi'nin önüne gitti ve tutuklu gazeteciler Can Dündar ve Erdem Gül için başlatılan "Umut Nöbeti"ne katıldı.

Sonra da, Türkiye'deki sol çevreleri, iktidara karşı yeterince mücadele etmemekle suçladı... "Sünepeler" filan dedi.

Dikkatinizi çekerim: Nedim Şener ve diğer tutuklu gazetecilerin içeriden çıkmamaları için canını dişine takan muhbir Profesör Mümtaz'er Türköne, Can Dündar ve Erdem Gül salıverilsin diye "umut nöbeti"ne yatıyor. Buradan elde ettiği şımarıklıkla da, "Erdoğan'ı durdurmak lazım... Solda bu yetenek ve cesaret görülmüyor. Ağlayıp, sızlayıp şikâyet ederek neyi değiştirebilirsiniz? Nedir bu sünepelik Allah aşkına?" diyerek, Türk soluna ayar ve istikamet veriyor.

Demek ki, muhbir Profesöre göre, bazı gazeteciler içeride tutulabilir, bazı gazeteciler tutulamaz...

Bir örnek daha: Muhbir Profesör, bundan bir süre önce, Zaman gazetesindeki köşesinde iki adet yazı yazdı ve "Savcılar niçin Ahmet Kekeç'i tutuklamıyor?" diye sordu: "Derhal tutuklasınlar..."

Sebep? Sebep şuymuş: Ahmet Kekeç, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a "Yezit, Firavun" diye saydıran köşe yazarlarını eleştiriyorum görüntüsü altında, o yazarların hakaretlerini tekrarlıyormuş. Yasaya göre bu fiil, tutuklamayı gerektiriyormuş.

Bu güzel insana sormuştum: O hakaretleri tekrarlıyorum diye beni savcılara gammazlıyorsun, aferin tıynetinin gereğini yerine getiriyorsun da... O hakaretlerin asıl sahiplerine, Ekrem Dumanlı'ya, Bülent Keneş'e ve diğer "mülâaneci" dostlarına niçin itiraz etmiyorsun? Cevap yok...

Ahmet Taşgetiren/Star

  • 7
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

…Ancak hayat AKP'yi de 'yeniden' oluşturmakta. Söz konusu oyu almanın ve korumanın yolu sadece reformları yapmaktan geçmiyor. Merkez partiye dönüşmenin gereklerini de dikkate almak gerekiyor. Art arda seçimlerin yaşandığı bir buçuk yılın sonunda, bugün AKP istese de istemese de artık Kürtleri daha az temsil ediyor. Suriye'deki belirsizlik ve PKK'nın 'ya hep ya hiç' anlayışı devam ettiği sürece çözüme yönelik çok fazla ilerleme kaydetmek de pek mümkün değil. Dolayısıyla hükümetin tüm diğer kimlikleri de dikkate alarak bir yandan onların kendine özgü sorunlarını ortadan kaldırmaya, diğer yandan yeni bir vatandaşlık anlayışına doğru ilerlemesi lazım. Diğer bir deyişle mesele artık geçmişten gelen yanlışların düzeltilmesi değil. Türkiye'nin yeni bir geleceğe yönelebilmesi için gerekli zihinsel altyapının ve buna uygun hukuksal/kurumsal zeminin yaratılması. Merkez partisi olarak konumunuzun devam etmesi münferit doğru uygulamaların yan yana dizilmesinden geçmiyor. Bunları kuşatan yeni bir zihniyeti ve ona uygun yönetim anlayışını yansıtacak bir ideolojik çerçeve gerektiriyor.
AKP'nin şansı söz konusu ideolojik çerçevenin adım adım bizzat kendi sosyolojisi tarafından üretilmekte olması. Büyüyen orta sınıf Türkiye'yi global dünyanın parçası yaptı. Bu katmanın içindeki yeni muhafazakârlar ise İslami duyarlılığı post modern dünya içinde yeni bir modernlik anlayışına taşıyorlar. Bu anlayışın en belirgin özelliği çoğulculuğa sahip çıkma ve kendi dışıyla ilişki kurma dürtüsü. Ama aynı zamanda evrensel normları içeren bir kalite ve düzeylilik arayışı… AKP'nin merkez partisi olarak yerini sağlamlaştırması ve 50-55 aralığına oturması, önümüzdeki on yılda giderek tabana damgasını vuracak olan bu 'yeni' seçmeni yakalamaya bağlı. Bu bağlamda 'yerli' ve 'milli' sözcükleri topluma dokunan yeni içerikleriyle, geliştirilmeye açık, demokratikleşme ile entegre edilmeye müsait, doğru bir çıkış noktasını ifade ediyor. AKP'nin yolu açık… Yeter ki ev ödevleri yapılsın…

Etyen Mahçupyan/Akşam