Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

14 Temmuz 2011'de, derme çatma bir sahnede, buruşuk bir afişin önünde, aceleye getirildiği her halinden belli olan bir organizasyonla Aysel Tuğluk şu şekilde özerklik ilan ettiklerini açıklamıştı:
"Uluslararası insan hakları belgelerinin tanımladığı haklar ışığında ortak vatan anlayışı temelinde toprak bütünlüğüne ve demokratik ulus perspektifi temelindeTürkiye halklarının ulusal bütünlüğüne bağlı kalarak, Kürt halkı olarak Demokratik Özerkliğimizi ilan ediyoruz."
Bu ilandan iki saat önce ise, 13 askerin PKK tarafından pusu kurularak şehit edildiği haberi gelmişti. Oysa BDP, bir ay önceki seçimlerde oylarını 3 milyona artırmış, 35 milletvekili ve 101 belediyesi olan bir siyasî güce sahipti. Özerklik meclise getirilip, yeni anayasa çerçevesinde tartışılabilirdi. Ancak PKK savaş kararı almıştı ve buna 'siyasî' bahane gerekiyordu. DTK ve BDP işbirliği ile o bahane sunuldu. Özerklik namına hiçbir şey başarılamadı ama o günden Ocak 2013'te başlayan çözüm sürecine dek 2.000 kişi öldü.
Çözüm sürecinin başlarında ise, 'Seni Başkan yaptırmayacağız' diyen Demirtaş'tan eser yoktu. Demirtaş, yeni anayasa konusunda, 'Birebir örtüşmüyoruz ama en yakın olduğumuz parti AKP'dir' açıklamasını yapmıştı. Bunun üzerine Başbakan Erdoğan da 'Anayasa değişikliğini referanduma götürmek için BDP'yle 330'u yakalamak için müşterek adım atabiliriz' demişti.
PKK'nın 2014'te yeniden çatışmaya bahane olması için çiğnemeye başladığı 'devrimci halk savaşı' sakızıyla beraber yine her şey güme gitti. 6-8 Ekim Katliamı, Erdoğan'ı düşman ilan ettikleri seçim çalışmaları, PKK'nın ateşkesi bitirmesi ve hendeklere, bombalara, barikatlara mahkûm edilen bölge halkı...

Hilal Kaplan/Sabah

  • 2
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Başbakan Davutoğlu'nu da çıldırttınız ya, helal olsun size! Özellikle sakin tavırlarıyla tanınan Davutoğlu, dün Sırbistan'a giderken düzenlediği basın toplantısında çok sinirliydi.
Peki Davutoğlu haksız mı?
Ülkenin etrafı deyim yerindeyse tam bir ateş çemberi. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde neredeyse hayat durmuş, her gün şehit ve ölüm haberleri geliyor. Yeni Meclis'in önünde çok ciddi sorunlar tepeleme duruyor. Yeni anayasa bu sorunların başında geliyor.
Böyle bir ortamda Davutoğlu, bütün muhalefet partilerinden randevu talep ediyor. HDP'li Sırrı Süreyya Önder'in cevabında ise, bütün bu ciddi sorunlara rağmen, oluk oluk laubalilik akıyor.
'Ne olacak gelin, kaçak çayımızı içer gidersiniz'
diyor, Önder.
Sanatçı kimliği ve yaptığı filmlerle millet gözünde sempatik olan Sırrı Süreyya Önder, giderek cepten yiyor farkında değil.
Hiç komik değil Sırrı Süreyya Önder, hiç komik değil!

Murat Kelkitlioğlu/Akşam

  • 3
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Faizle ilgili aceleci karar bekleyenlerin ders alması, kasıtlı tutumlarını veya kendilerini gözden geçirmesi gereken birkaç hususa işaret etmek isterim:
2016 Bütçesi'ni ve mali disiplindeki kararlılığı görmeden...
Seçim vaatlerinin karşılanma önceliklerini ve bütçe yoluyla finansman esnekliklerini ölçmeden...
Genel tüketim eğilimini, iç ve dış talepteki değişimi ve kredi hacmindeki hareketliliği hesaba katmadan...
Cari açıktaki olumlu seyri izlemeden...
İhracat ve turizm gelirlerini yeni pazarlarla dengeleme stratejisini beklemeden...
Tasarruf eğilimini artırma reçetesi ile yılın ilk çeyreğinden sonra ivmelenecek yapısal programları ve mali düzeltme önlemlerini dikkate almadan faiz artışında diretmek, en hafif ifadesiyle "iyi niyetle bağdaşmıyor!"
Artık zihniyet değişiminin zamanı geldi çattı. "Siyasetçi yanlış yapar, bürokrat doğru işlerin teminatıdır" anlayışı tarihe karıştı. Hükümet edenler, en geç 4 yıl sonra seçmenin önüne çıkacağını bilerek, ülkenin geleceğini düşünerek icraat yapıyorlar. Örneğin, aşırı misyon yüklenen Merkez Bankası'nı ekonomik kararların olgunlaştığı toplantılara daha fazla dahil ediyorlar. Merkez Bankası kurmaylarının da eskiden sadece Başbakan Yardımcısı ile kotardıkları veya arada Bakanlar Kurulu ile Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu'na yaptıkları sunumlarla yetindikleri tarzın ötesine geçmeleri gerekiyor. Merkez'deki bilgi setinin, kabinedeki bilgi seti ile buluşmasından daha değerli bakış açısı olamaz. Ve son husus... Bize göre, enflasyon hedeflemesi rejiminin revize edilmesi, çekirdek enflasyona göre yeni yaklaşımlar geliştirilmesi de kaçınılmaz!

Okan Müderisoğlu/Sabah

  • 4
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Örneğin 'başkanlık sistemine zaten geçtik' diye bir görüş var. Ne demek istediğini anlıyoruz: Cumhurbaşkanını halkın seçmesiyle birlikte parlamenter sistemin temel mantığı bozulmuş oldu. Ne var ki parlamenter sistemin bozulması, sistemin kendiliğinden 'başkanlık' haline gelmesini ifade etmiyor. 'Başkanlık sistemi' denen şey birinin 'başkan' olduğu bir sistemin adı değil… Yasama ve yürütmenin keskin biçimde birbirinden ayrıldığı yönetim sistemine verilen bir ad. Burada birinin 'başkan' olabilmesinin meşruiyeti söz konusu yasama/yürütme ayrışmasının var olup olmamasına dayanıyor. Türkiye'de ise halen böyle bir ayrışma yok. AKP hem Meclis'te çoğunluğa sahip, hem hükümet kurmuş, hem de yetkili ve sorumsuz cumhurbaşkanlığı koltuğunu kazanmış durumda. Burada açık bir tek parti hegemonyası var ve denetleme işlevinin maddi zemini pratikte fazlasıyla zayıf.
Ortada böyle bir tablo varken çıkıp da 'başkanlık sistemine zaten geçtik' denirse, bunun anlamı başkanlık sistemi olarak 'şu anki reel durumla' sınırlı bir tahayyüle sahip olunmasıdır. Bu ise, başkanlık sistemiyle ilgili olarak epeyce bilgisizlik ima etmenin ötesinde, zihniyet olarak denetimsiz bir tek adam yönetiminin arzulandığı algısını yaratır. Çünkü eğer başkanlık sistemine gerçekten de geçilmiş ise, yani 'başkanlık' denen yönetim biçimi zaten halen var olan ise, pek de büyük bir değişikliğe ihtiyaç yok demektir. Var olan yapıyı kanun ve yönetmeliklere geçirir, sabitler ve yeni sistemi yerleştirirsiniz. Ne var ki bu 'çözüm' dünya literatürüne ancak mizahi bir 'başkanlık' sistemi olarak dâhil edilebilir.
Gerçekten de başkanlık sistemi önerilecekse önce ciddi olunması gerekiyor… Şu an itibariyle 'kişiliksiz' bir yönetim sistemimiz var. Bozulmuş, orasından burasından çekiştirilmiş bir parlamenter sistem. Ama başkanlıkla hiçbir ilgisi yok… AKP'lilerin önce bu basit gerçeği sindirip öyle yola çıkmaları lazım.

Etyen Mahçupyan/Akşam

  • 5
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Geçtiğimiz hafta sonu Diyarbakır'da gerçekleşen DTK Kongresi ile "demokratik" tanımlı söylemlerin gerçek niyeti ayan beyan oldu. Bunu anlamak için DTK'nın sonuç bildirgesinde önerdiği yetkileri hayli geniş "özerklik" modelini incelemeye bile gerek yok. Bildirgenin başlangıç ve sonuç cümleleri bile yeter. İlk cümle: "Kürdistan ve Türkiye'nin de içinde bulunduğu Ortadoğu son derece tarihsel ve önemli bir süreçten geçmektedir." Ve son cümle: "Kürdistan'daki bütün toplumsal kesimleri ve siyasi partileri ulusal birlik ruhuyla halkımızın yürüttüğü direnişe sahip çıkmaya; dünya halklarını ve kurumlarını halkımızın meşru özgürlük talepleriyle dayanışmaya çağırıyoruz."
İsterseniz bu cümlelerdeki "Kürdistan" vurgusunun tam anlamını HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş'ın söyleminde bulalım: "Artık gelecek yüzyılda bir Kürdistan gerçeği olacak. Özerk bölgeleri de olacak belki devleti de olacak. Kürtler artık kendi coğrafyasında siyasi bir irade olacaktır." Mesele net: Seküler olanından İslamcısına kadar Kürt milliyetçilerinin derdi "Kürtlerin hakları" sorunu değil; "Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı" isteği ve "Kürdistan tahayyülü"dür. Yani, PKK ve HDP'nin mücadelesini yürüttüğü davanın hedefi "Kürt" sorununu çözmek değildir.
"Kürt" sorununu belirli bir şekilde çözme iddiasıdır; "Kürdistan"ı kurarak çözmektir. Bu netleşmenin Türkiye halkı genelinde bölünme korkusunu büyüteceği malum. Ancak meselenin bir başka boyutu daha var.
Bugün itibariyle Türkiye'deki Kürt milliyetçilerinin taleplerinin adını doğru koyacağımız bir noktaya geldik. Bu noktada yaşamakta olduğumuz sorunu "demokratikleşme" ile çözebileceğimizi söyleyerek de aslında pek bir şey söylemiş olmuyoruz.
Ne kastediliyor? Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi mi? PKK- HDP çizgisi için bunun anlamı Güneydoğu'da özerklik yolu ile kendi kontrollerini kurmak. Dahası, Türkiye'yi iki uluslu bir yapı olarak yeniden yapılandırmak. Ve dahası "muhayyel Kürdistan'a" gidişte Suriye, Irak ve belki ileride İran "Kürdistan"larını birleştirmek.

Burhanettin Duran/Sabah

  • 6
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Paralel yapı köşeye sıkıştı. Bundan sonra daha tehlikeli olabilir. PKK da öyle.. Her iki örgüt de taşeron. Türkiye'yi istemeyenlerin gönüllü tetikçiliğine soyunabilirler..

Önümüzdeki günlerde bazı gazeteci, eski bürokrat, eski politikacı "Hocaefendi" ile görüşmek için Atlantik ötesi bir yolculuğa çıkabilir.

Paralelciler ile ilgili yeni dosyalar yolda. Özellikle bürokrasi, bilim, sınav ve atamalar, akademik kariyerlerle ilgili yaptıkları manipülasyonlar ve etkisi gelecek yıllara yansıyacak işler, intihaller ile ilgili bilgiler ortaya döküldüğünde üniversitelerde yer yerinden oynayabilir. Şaşmamak elde değil, bilim adamları bu oyuna nasıl gelebiliyorlar.

Paralel üniversitelerde hâlâ aktif. Rektörlük seçimlerinde etkililer. Kendi adamlarını makbul, rakiplerini arızalı gösterebiliyorlar. Bilim adamları nasıl bu kadar kolay bu oyuna gelebiliyorlar anlamak zor. Ya da oylamaya katılmıyorlar, sonra da şikayet edip duruyorlar..

Batılılar zayıf bir Türkiye ya da güçlü bir Türkiye arasında tercih yapmakta zorlanıyor.. Güçlü bir Türkiye'yi kontrol altında tutmak zor. Ama zayıf bir Türkiye'nin bölgede meydana getireceği boşluğu doldurmak daha da zor.. Türkiye ile de olmuyor, Türkiyesiz de..

Abdurrahman Dilipak/Yeni Akit

  • 7
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

İsmini saklı tutuğum bir TÜBİTAK çalışanı şöyle diyor: "Yazdıklarınız buzdağının görünenleri. TÜBİTAK'ta şu an tam bir paralel yapı yağmalaması var. Projeler eski başkan Prof. Nükhet Yetiş zamanında ismiyle açıklanıyordu. Paralel Yapı'dan sonra kazanan projeleri açıklamayarak kurum içindeki paralel oyunu örtbas ediyor. Kendilerine yakın projeleri paralel danışmanlara göndererek otomatik kabulü sağlanıyor. Açıklanmasını isteyenlere de 'Kişilerin telif haklarını korumak adına açıklamıyoruz' deniyor. Oysa özel Acıbadem Üniversitesi açıkladı. Bu yöntemle onlarca projeye milyonlarca lira aktarıldı."
TÜBİTAK çalışanı bir de ilginç örnek veriyor. Hem de Paralel Operasyonu nedeniyle "firari" olan Prof. Dr. Delibaş'la ilgili: "Fethullah Gülen'in doktoru olan Prof. Dr. Tuncay Delibaş, en son 2 milyonluk bir proje desteği aldı. Ancak bu projenin ismi ve bu projenin gönderildiği danışmanlar gizli tutuldu. TÜBİTAK'taki paralel yapı üyelerinin projeleri paralele destek veren danışmanlara gönderiliyor. Proje isimleri açıklanmadığından kimse bir başkasının ne proje verdiğini bilmez. Hacettepe Teknokent'te çok sayıda paralel üyesinin barınmasını Rektör'ün Paralel Danışmanı olan Prof. Delibaş sağlamaktadır."
TÜBİTAK'ta hem danışman, hem proje sahibi olmak hiç sorun değil. Öyle bir sistem kurulmuş ki, kimse sesini çıkartamıyor.
TÜBİTAK çalışanı anlatıyor: "Burada hem paralel üniversitelere kaynak aktarıyorlar hem de her yerden maaş alıyorlar. Basit bir incelemede bunların hepsi ortaya çıkar. Bu projelerde yürütücü olan Tuncay Delibaş ve Seyfettin Köklü'ye aylık 2500 TL para ödenmektedir. Dikkate ederseniz Prof. Delibaş, hem danışman hem de proje veren kişi konumunda. Danışman olarak paralel arkadaşlarının projelerini onaylamakta, kendi projesini de diğer paralel danışmanlara onaylatmaktadır."

Mahmut Övür/Sabah