Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Dün bir baktım, sosyal medya Dünya İyilik Günü'nü kutluyor. Bir de tartışma var; 13 Kasım mı, 6 Ocak mı diye. Oysa ne idüğü belirsiz bir sivil toplum kuruluşunun ortaya attığı "İyilik Günü"nün ne önemi var ki...
Esas önemli olan iyilik var mı, yok mu; varsa, nasıl var meselesidir. Tabii şu her sosyal olayda elini kirletmekten korkan pek "medeni" ve alabildiğine "seküler" sosyal kesimlerimizin Dünya İyilik Günü mesajları da manidar.
İyilikten maraza doğuyormuş da...
Cüzdan bulup sahibine verince, sahibi "içi boş, hani benim param" demiş de... Bugün dünya iyilik günüymüş ama insanoğlu iyiliği hak etmiyormuş, en iyisi masum hayvanlar için bugün kapı önüne bir kap su ve mama koymakmış da... Ne anlıyorlarsa artık iyilikten onu aktarıyorlar. Üstelik kendi iyiliklerinden ve bilgilerinden hiç şüphe duymadan...
Tabii durumu çağın ağır narsisist popüler kültürüne uyarlayanlar da yok değil. "Dünya İyilik Günü'ymüş, boş ver onu bunu, kendine bir iyilik yap!" diyen tvitler dahi gördüm. Bir "cevher" olarak iyilikten söz açmak için gazete köşesinin boyutları uygun düşmüyor. O nedenle, hazır yeri gelmişken "iyilik" dediğimiz şeyin "eylem" hali hakkında iki çift laf edeyim.
Belki içine şeytan karışmayan tek hızlı eylem iyiliktir ve hep öyle olmalıdır.

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 2
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Müzakere sürecinin yeniden başlayabilmesi için PKK / HDP hattının özyönetim adı altında Türkiye, Suriye, Irak ve İran'da dört parçalı bir federal ve sonra da bağımsız devlet anlayışından vazgeçmesi lazım. IŞİD'le Suriye'de mücadele, enerji koridorunda uluslararası güçlerle ittifak ve Türkiye'nin hasımlarıyla işbirliğiyle Türkiye'ye rağmen PKK kontrolümde bir devlet kurulabileceğini düşünen bir heyetle müzakerenin amacı ne olabilir ki?

Türkiye'deki demokrasi içinde siyaset yapan hiç kimse, "PKK / HDP Kürdistan kursun" diye müzakere süreci yürütmez. PKK / HDP statü adı altında Türkiye'den egemenlik kuracakları bir toprak koparma hedefinden vazgeçip, hak ve özgürlükler temelinde şiddetten vazgeçen bir siyaset yapma sınırlarına çekilmedikçe müzakerelerin başlaması mümkün görünmüyor.

PKK / HDP hattı ise bölgesel gelişmelerin, bölgesel ve küresel aktörlerin Türkiye'ye rağmen Kürdistan kurulmasını mümkün hale getirdiğini düşünüyorlar. Hal böyle olunca ve bu gerçekle yüzleşilmedikçe, müzakere sürecine dönülsün talebi gerçekçi görünmüyor. PKK / HDP hattı kâh Rusya, kâh İran, kâh NATO gücü marifetiyle PKK kontrolünde bir Kürdistan'ın kurulabileceğine inanıyor.

Türkiye'de tek başına iktidarda olan bir parti ve halk tarafından seçilmiş bir Cumhurbaşkanı olmasa, PKK / HDP hattı belki daha geniş bir siyasi manevra hattına sahip olabilirdi. Bu manevra hattı kaybedildikçe, uluslararası siyasetteki çatlaklara yüklenerek bir manevra alanı yaratma çabası da, içerideki müzakere sürecini daha da anlamsız hale getiriyor. Bu bakımdan PKK / HDP hattının parti-cephesi adına lobi yapmayan samimi müzakerecilerin, müzakerelerin hedefi konusunda PKK / HDP hattına yönelmeleri ve onları ikna etmeleri gerekiyor.

Murat Yılmaz/Yeni Yüzyıl

  • 3
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
  • 4
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Türkiye ise zaten yeni anayasa ve başkanlık sistemi tartışmasıyla, "dışarıdan" bir ekonomik kriz ya da siyasi baskıyla değil, kendi dinamikleri ve seçilmiş siyasi iradesiyle bu değişimi yapmaya hazırlanıyor.

Şunu tekrar edelim ki yeni anayasa ve başkanlık sistemi, yalnız yasama ve yürütme nizamının ve kurumlarının ve hukuki üst yapının değişmesi değildir.

Türkiye'nin ekonomi kurumlarının ve anlayışının da buna bağlı olarak kökten değişmesidir; bu anlamda başkanlık sistemi tartışması Türkiye için yeni bir refah yolu tartışmasıdır. Açık söyleyelim ki ekonomide katılımcı karar alma mekanizmalarının öne çıktığı, piyasa mekanizmasının daha etkin işlediği, büyüklerin küçükleri ezmediği, gelir dağılımının daha adil olması için etkin bir kamu politikasının devrede olduğu bir ekonomiyi ve buna bağlı büyüme ve kalkınma süreçlerini öne çıkartacağımız bir yeniliğe de tekabül edecektir başkanlık sistemi...

Böyle olunca, siyasi ve hukuki sistem ayrı ekonomi ayrıdır; ekonomi zaten teknik bir alandır, eskisi gibi devam etmeli gibi "cin" fikirlerin nereden çıktığını tabii biliyoruz ama bunların Türkiye'nin önündeki büyük değişimi ifade etmeyeceğini ve esasında başkanlık sisteminin de karşısında olduğunun farkındayız.

Cemil Ertem/Milliyet

  • 5
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Başkanlık sistemi önerisinin temelinde şöyle bir kanaat var: Türkiye parlamenter sistemle çok kısa dönemler dışında hiç bir zaman iyi yönetilmedi. Elleri çeşitli yollarla tutulan siyasi iktidarlar etkili yönetimler kuramadı. Çıkış noktası bu kanaat olduğu zaman da, "başkanlık sistemini denemenin ne zararı olacak" diye düşünmek de gayet meşru ve makul oluyor.

Ak Parti bu kanaate dayanarak yeni anayasa çalışmasının merkezine başkanlık sistemini yerleştirecek. Muhalefet partileri de buna destek vermeyecek. Meclis'ten başkanlık sistemli anayasanın halka sorulması kararı çıkabilirse, öyle görünüyor ki halktan gelecek cevap "evet" olacaktır.

Başbakanlıkla ilgili olarak, en sert ve tümüyle Tayyip Erdoğan üzerinden yapılan tartışmalar dönemindeki kamuoyu araştırmalarında halk desteği yüzde 36-40 arasında görünüyordu. 1 Kasım seçimleri siyasi tabloda "düzeltme" yaparken kuşkusuz bu konuda da etkili olmuştur.

Genar'ın yaptığı son araştırmaya göre halkın yüzde 60'ı yeni anayasa istiyor, yüzde 55'i de başkanlık sistemine evet diyor. Aslında yeni anayasa isteyenlerin oranının yüzde yüz olması gerekiyor, ama burada da başka kanaatler devreye girdiği için, bu anayasayı Ak Parti yapmak durumunda olduğu için oran yüzde 60'da kalıyor.

Başkanlık sistemine evet diyenlerin oranının Ak Parti'nin oy potansiyelinin 5 puan üzerinde olması da önemli bir göstergedir. Genar'ın aynı araştırma kapsamında sorduğu "Bugün seçim olsa kime oy verirsiniz?" sorusunun cevabı da 1 Kasım eğilimlerinin devam ettiğini gösteriyor:

Ak Parti yüzde 50.8, CHP yüzde 25.7, MHP yüzde 11.1, HDP yüzde 10.2. 1 Kasım'dan bu yana Ak Parti politikalarına desteğin 1 puan artmış olması da dikkate alınmalıdır. Bu araştırmada dikkate alınması gereken bir kısım daha var. Bu da terör ve barış süreciyle ilgili sorunun cevabı.

Okay Gönensin/Vatan

  • 6
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

İki ülke arasındaki son kriz ve genel olarak bölgeye hakim çatışma ortamı ısrarla 7. yy'a referansla açıklanıyor.
Oysa ki bu yaklaşım ne iki ülke arasındaki gerilimi, ne bölgedeki güç ilişkilerini, ne de yaşanan çatışmaların gerçek doğasını açıklayabiliyor.
Şii-Sünni meselesi eski olsa da, belli dönemlerde yüzüstüne çıkan ve görünür hâle gelen bir ihtilaf konusu. Farklı dönemlerde, farklı çelişkilerin siyaset mekanizmasını domine etmesi toplumların değişkenliğine işaret ediyor. Bununla beraber bu çelişkilerin kendilerinin bizzat bir problem olmadığını, fakat dönem dönem başka sorunları örten semptomlar olabileceğini de gösteriyor.
İran devrimi ile başlayan Şiiliğin politikleşmesi döneminde, Şiilik bir siyasi proje olarak yeniden tanımlandı. Bir tür "mezhep ihracı" Şiiliğin siyasileşmesine eşlik etti. Türkiye'de yaygın olarak Nusayri şeklinde tanımlanan, Suriyeli Alevilerin Şii olduğu yönünde fetvalar verildi, Lübnan'da Hizbullah hareketi cömertçe desteklendi. Ve bir Şii ekseni oluşturuldu. Buna Sünni cepheden yanıt gecikmedi. Körfez, Irak-İran savaşı boyunca Saddam Hüseyin'i destekledi. İran'ın bölgesel etkisinden rahatsız Suudi Arabistan, Şiiliğe karşı son derece sekter tavrı ile bilinen eğilimlerin öncülüğünü yaptı.
Suriye'de yaşanan kıyımı bir mezhep ayrımı şeklinde kurmak ise Esad'ın siyasi stratejisine hizmet eden bir gelişme oldu. İktidarda kalmak için ülkesini ateşe atmakta tereddüt etmeyen ve yüz binlerce sivili katleden ceberrut bir diktatör oyun planını mezhep üzerinden kurarak kendi tabanını konsolide etti ve bölgedeki ittifaklarını mümkün kıldı.
Bugün oluşan resimde, Orta Doğu'da oluşan bloklaşma dini yorum farklılığından çok siyasetle açıklanabilecek bir durum.

Ceren Kenar/Türkiye

  • 7
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bugün PKK, "özyönetim" söylemiyle bir bölünme talebinde bulunuyor. Özyönetim bu haliyle bir bölünme ideolojisidir. Bugün HDP'liler Türkiye kamuoyuna dönük olarak "biz ayrı bir Kürt devleti istemiyoruz ki" diye propaganda yapıyorlar. Dışarıya ise "bizim ayrı bir devlet istemeye hakkımız yok mu" diye ağlaşıyorlar.
Bu ikiyüzlü tavrı hadi şimdilik bir yana bırakalım. Fakat HDP'lilerin Türkiye'deki entelektüel kesimlere dönüp de "biz ulus- devletin krizinden bahsederken, nasıl yeni bir ulus- devlet isteriz" demesini ne yapacağız?
Bu, hedef saptırmadan başka bir şey değil. HDP'li siyasetçi ve entelektüeller Öcalan'ın ulus- devlet eleştirilerini sürekli hatırlatarak, kendilerine karşı oluşacak tedirginliği giderebileceklerini düşünüyorlar. Oysa PKK, Öcalan'ın bu eleştirilerini Türkiye Cumhuriyeti devletini Kürtler nazarında itibarsızlaştırmak için devreye soktu.
PKK'lıların, HDP'lilerin "biz yeni bir devlet kurmak istemiyoruz ki" demesinin bir hükmü yok. Zira PKK'nın ideolojik çekirdeği içinde "ulusun kaderini tayin hakkı" efsanesi merkezi bir öneme sahip.
Öte yandan PKK, hatırı sayılır bir süredir "ulusun kaderini tayin hakkı"nı, "ulus- devlet fikrinden özgürleştirmek"ten bahsedip duruyor.
Tam da bu noktada önemli olan, PKK'nın kendisini "Kürt ulusu"nun tek temsilcisi olarak görüyor olması. PKK'nın siyasal teolojisinde yer alan keskin partihalk özdeşliği de cabası.

Fahrettin Altun/Sabah