Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Danimarka'nın kararından haberdar olmuşsunuzdur. Bir avuç Suriyeli mülteci alacaklar. Onların da ziynet ve diğer değerli eşyalarına el koyacaklar. Abartmıyorum. Parlamentonun kararında polisin çantaları arayacağı özellikle belirtildi. Neden? Çünkü bu değerli eşyalar paraya tahvil edilerek mültecilerin barınma ve yiyecek gibi temel ihtiyaçlarının karşılanmasında kullanılacak. Karar sonrası parlamento kulislerinde uzun çizmeleri, pek şık kısa şortu ve bluz üzerine giydiği ceketiyle poz veren Entegrasyon ve Göç Sorunları Bakanı Inger Stojberggazetecilere "Ülkem her zaman insani değer ve hakların savunucusu oldu" dedi.
Tamam! Ortadoğu bataklık... Tamam! Diyelim ki, şu "kara kitleler" de rahat durmayıp birbirlerini yiyorlar...
İyi de Avrupa'nın o yüce "İnsan hakları", "evrensellik", "demokratik değerler" gibi yaldızlı kavramlarına ne oldu?
Hepsi buraya kadarmış, değil mi? Ciltler dolusu kitapların anlatmakta zorlandığı ne varsa, apaçık ortaya seriliyor.
Gözlerimiz açılıyor. Fakat dikkat etmeliyiz, çok dikkat etmeliyiz. Batı ne yapıp edip bunun acısını çıkartacak; dünyanın esmerlerinin beyazları çırılçıplak gören gözlerini "kör etme"ye çalışacaktır.

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 2
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Türkiye'nin Suriyeli mültecilere –aslında koruma altındaki insanlara- muamele sicili memnuniyet verici. Bu ülkemizin benzer her olayda aynı derecede iyi bir sicile sahip olduğunu ve olabileceğini göstermiyor, ama Suriyeli mültecilere ilişkin sınavda iyi gidiyoruz. Bu başarıda Suriye ile uzun bir sınıra sahip olmamız, din ve kültür ortaklığımız, tarih ortaklığımız gibi faktörler mutlaka bir etkide bulunuyor olmalı. Ancak, hangi sebepler etkili olmuş olursa olsun Türkiye mültecilere gayet insanî muamele ediyor ve elinden geleni yapıyor. Gelecek nesiller bunu gururla anacaktır.

Avrupa'da ise gidiş tersine. Avrupa büyüyen mülteci dalgası karşısında dehşete düşmüş durumda. Hayatını kurtarmak için vatanını terk etmek zorunda kalan insanların acısını hafifletmek yerine kapılarını onlara kapatma yollarını arıyor. Bunun için çelişik şekilde kültürel homojenliğe dayandırdığı bir tolerans geleneğini korumaktan suçla mücadeleye, işsizlik artışı korkusundan nüfusta kadın erkek dengesinin bozulmasının doğurabileceği toplumsal sorunlara kadar birçok gerekçe bulmaya, uydurmaya çalışıyor.

Bu çerçevede dehşet verici politikalar veya politika önerileri ortaya çıkıyor. İngiltere'de Suriyeli mültecilere tanınmalarını kolaylaştıracak bileklikler verildi. Bileklikleri çıkartanlara yemek verilmeyecek. Bu, Nazilerin Almanya'da Yahudilerin koluna bant takmasını hatırlatan bir uygulama. Yine İngiltere'nin kuzey doğusundaki Middlesbrough kasabasında sığınmacıların yerleştirildiği evlerin kapılarının Nazi Almanya'sındaki uygulamaları hatırlatacak şekilde kırmızıya boyandığı ortaya çıktı. Danimarka'da ülkeye gelen Suriyeli mültecilerin ziynet eşyasına, bilgisayar ve telefon gibi şahsî mallarına ve paralarına el konulmasına karar verildi. Paralarla ve eşyaların mezatta satılmasından elde edilecek gelirle mültecilerin eğitim ve sağlık masraflarının karşılanacağı ilân/iddia edildi. Asıl maksat potansiyel mültecileri yıldırmak, ille de gelecek olanların ise yanlarında olabildiğince çok varlık getirmesini sağlamak. Bu uygulama da biraz Nazilerin Yahudilerin menkul varlıklarına el koymasını hatırlatıyor.

Avrupa zengin bir kıta. Tüm Suriye nüfusunu emebilecek güçte. Ancak, mültecilerin Müslüman olması Avrupa'yı tedirgin ediyor. Hatta bazıları niçin mülteciler arasında çok az Hristiyan olduğunu sorguluyor. Mülteciler Hristiyan olsalardı Avrupa'da muhtemelen daha iyi muamele göreceklerdi.

Danimarka dünyanın en zengin ülkelerinden biri. Kişi başına gelir Türkiye'dekinin üç katından fazla (36 bin dolar). Ülkedeki mülteci sayısı ise yalnızca yirmi bin. Türkiye Danimarka'dan çok daha fakir bir ülke olarak Danimarka'dakinin yüz katından fazla mülteciyi çok daha iyi şartlarda misafir ediyor. Danimarka'nın yarattığı manzara o kadar çirkin ki, bir diğer Avrupa ülkesi olan İsveç dahi bu tavra itiraz etti. Suriyeli mültecilere karşı tavrı Avrupa tarihinin çirkin yanlarını ve vukuatlarını akla getiriyor. Avrupa bir insanlık testini kaybetmeye, Batı değerleri dediği değerleri çöpe atmaya doğru koşar adım ilerliyor.

Atilla Yayla/Yeni Yüzyıl

  • 3
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

7 Haziran ile 1 Kasım arasında ortaya çıkan en ilginç argüman, başkanlık sisteminin artık tarih olduğunu kabul edip geleceğe bakmamız gerektiği üzerineydi.
Bunu savunanlara göre, CHP ile koalisyon katlanılması gereken bir zorunluluk değil, Ak Parti'nin zaten ihtiyaç duyduğu bir yenilenme sürecinin vesilesiydi. Ak Parti'nin tek başına iktidar olamamasını bir eksiklik değil, sevinilmesi gereken bir kazançmış gibi sunan bu bakış açısının Ak Parti'yle organik ilişkisi olan kâlemlerden sadır olması ise hayli garipti.
Hatta bu isimler, bendeniz gibi koalisyon karşıtı kâlemleri, bu görüşteki Ak Parti kitlesinin büyük çoğunluğunu ve dolayısıyla bu yönde fikir beyan eden Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı 'doğu fundamentalizmi'ne esir olmakla, geleceği doğru okuyamamakla ve 'uzlaşmaya kapalı' muhafazakârlar olmakla suçlamışlardı. 1 Kasım, bu türden halka üstten bakan siyasî analizleri çöpe atıp yeni bir siyaset alanı açtı önümüze.
Şimdi ise aynı kâlemlerin başkanlık sistemini pek çok açıdan savunduğunu görüyoruz. Ahmet Hakan'ın bile başkanlık sistemini savunduğu bir vasatta bu 'dönüş' çok da şaşırtıcı değil. Ancak başkanlık sistemini savunurken, özenle karşı çıktıkları bir nokta var: Merkez Bankası'na karışılmasın!
Yani ister parlamenter sistem, ister başkanlık sistemi olsun ama Merkez Bankası'nın siyasî idare tarafından denetlenemezliği devam etsin... Oy verme davranışlarını en çok etkileyen faktör ekonomidir. Yani vatandaş, her şeyden önce cüzdanını siyasetçiye emanet eder. Nitekim ekonomi yönetimi başarısız olan iktidarlar kaybetmeye mahkûmdur çünkü seçmen ekonomik gidişattan memnun değilse, bunun faturasını ilk siyasî iktidara keser. İşte Merkez Bankası, tüm bu yetki- sorumluluk dengesinden azade, istisnai bir yerde duruyor.
Dikkatinizi çekmek istediğim, CHP ile koalisyon isteyen tüm "AKP'li" kâlemlerin önümüzdeki süreçte kayıtsız şartsız ve istisnasız Merkez Bankası'nın başına buyruk pozisyonunu ve Erdem Başçı'nın görev süresinin uzatılmasını savunacak olmasıdır ve bunun bir tesadüf olmayacağıdır... Umarım tahminimde yanılırım.

Hilal Kaplan/Sabah

  • 4
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Arınç'ın son açıklamaları partililik bilinciyle de, dava ahlakıyla da bağdaşmıyor. Kendisini hala partili olarak görüyorsa tarzının böyle olmaması gerektiğini de unutmamalıdır. Bir partili asla kendi partisinin liderini kamuoyu karşısında nezaketle bağdaşmayan bir üslupla suçlama veya kendi hükümetinin terörle mücadele politikasını eleştiri konusu yapma yoluna gitmez. AK Parti hareketinin lideri olan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı adeta yalan söylemekle suçlayan Arınç'ın sergilediği nezaketsizlik nasıl karşılıksız bırakılabilir ki?

Arınç Dolmabahçe süreciyle ilgili olarak "Cumhurbaşkanının haberi vardı!" diyerek hem Cumhurbaşkanını haberi yokmuş gibi davranmakla suçluyor, hem de PKK/HDP hizbinin "Çözüm masasını Erdoğan devirdi!" biçimindeki suçlamasına haklılık kazandırıyor.

Adeta şunu diyor Arınç: "Çözüm sürecini bozan Erdoğan'dır. Bugünkü sonucun müsebbibi de Erdoğan'dır." Bu iddia PKK/HDP canibinin iddiasıdır. Bu iddia, paralel yapının iddiasıdır. Ve dahi bilumum Erdoğan düşmanı kampın iddiasıdır. Arınç'ın kelime canbazlığı yaparak dillendirdiği bu iddia, kendi partisinin liderliğine ve hükümetinin politikasına apaçık ihanet anlamına gelir.

Arınç'ın bu çerçevede yaptığı iki tespit bu analizimizi bütünüyle doğrular niteliktedir. Bir: "HDP dışında başka bir aktör yoksa HDP'yi güçlendirmek lazım." İki: "Silahlı mücadele ile sonuç alınamaz. Çözüm süreci yarından tezi yok başlatılmalıdır." Paralel çetenin Abant platformunda dile getirdiği iddialarla veya PKK/HDP canibinin bu bahisteki açıklamalarıyla Arınç'ın sözlerini yan yana koyunuz, ne demek istediğimi anlarsınız. Tam bir ağız birliği söz konusu.

Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımız Kandil'in kanlı silahlarına sırtını yaslayan ve devleti soykırımla suçlayan HDP'nin hiçbir şekilde muhatap alınmayacağını söylerken Arınç kalkıp HDP'nin güçlendirilmesi gerektiğini söylüyor. "Devrimci halk savaşı"yla şehirleri kan gölüne çeviren PKK'ya karşı haklı bir mücadele sürdürülürken Arınç kalkıp "Bu iş silahla olmaz, çözüm süreci yeniden başlatılmalıdır" diyor.

Peki ben soruyorum Arınç'a: Elindeki ağır silahlarla hem Kürt halkına zulmeden hem de devlete meydan okuyan bir terör örgütüne silahla değil de neyle karşılık verilir? Arınç PKK'nın iplerinin Türkiye düşmanı o malum devletlerin elinde olduğunu, PKK'nın onlar adına Türkiye'ye karşı bir vekâlet savaşı yürüttüğünü ve dolayısıyla onlar istemediği sürece PKK'nın asla silah bırakmayacağını bilmez mi? Bilmeden konuşuyorsa vahim, bu gerçeği bildiği halde böyle diyorsa vahim ötesi bir durumla karşı karşıyayız demektir!

Bu akılla yürütülen çözüm sürecinin ülkeyi getirdiği yerden belli ki Arınç asıl sorumlu! Sanki çözüm sürecini bozan PKK değil de Erdoğan'mış gibi bir algı oluşturmaya yönelik Arınç'ın bu "çözümcü" aklı, eminim ki Kandil'in ve paralelin ayakta alkışladığı bir akıldır.

Ey Arınç, Aydın Doğan'a, HDP'ye ve FETÖ'ye arka çıkan sözlerin gösteriyor ki senin amacın başka. O yüzden diyorum ki yarından tezi yok, o giyeceğim dediğin avukatlık cübbesini giy ve yeni yol arkadaşlarının imdadına yetiş! Ne diyeyim, sana dair bir parça sevgi kalmıştı yüreğimizde, onu da kendinle beraber bitirdin!

Mehmet Metiner/Star

  • 5
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Türkiye, ekonomik ve siyasi nedenlerden dolayı yakın çevresiyle ihracattan başlayan bir ekonomik entegrasyon sorunu yaşarken, bazı Afrika, Uzakdoğu ve Amerika ülkeleri dolayısıyla uzak bölgelerle ekonomik yakınlaşma sağlıyor. Bu tablo, yani ihracatın ürün, bölge ve ihraç edilen ülke bazında değişen bir trende girmesi, bize göre, çok önemli siyasi, ekonomik ve sosyolojik değişimlere işaret edebilir.

Öncelikle Türkiye'nin Afrika, Latin Amerika ve Pasifik gibi coğrafi bölgesi dışındaki bölgelere ticari ve ekonomik olarak düzenli ulaşması, bir müddet sonra karşılıklı olarak düzenli sermaye ihracını da gündeme getirecektir. Sermaye ihracı ise, emtia ihracından çok farklı ele alınması gereken, ekonomik bir olgudur. Çünkü sermaye ihracı, aynı zamanda, siyasi entegrasyon anlamına da gelir. Türkiye'nin sermaye ihtiyacı olan Afrika'ya sermaye akışı olarak ulaşması ve sermaye fazlası olan Körfez ve Pasifik ülkelerinden sermaye girişi sağlaması, bizim şimdiye değin izlediğimiz bütün ekonomik, siyasi ve diplomatik karşılıklı bağımlılık ilişkilerini ve buna bağlı ekonomik-siyasi paradigmayı değiştirecek bir yönelimdir ve bu yönelim aslında başlamıştır. Tabii ki bu çok önemli değişimin Türkiye'deki sermaye dengelerine ve oradan hareketle siyasete yansıyan işaretleri vardır.

Paralel Çete (FETÖ) bu oligarşik yapıya, devlet bürokrasisinden "eski" darbeci-laik kesimi tasfiye ederek ortak oldu. Bu sürecin -yapının- Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce tamamlanacağı ve Erdoğan'ın da siyasi olarak tasfiyesinden sonra yoluna kemikleşerek devam edeceği hesaplanmıştı. Ama olmadı biliyorsunuz ve şimdi yaşananlar bu kaybeden yapının terör kartı ve dış destekle son şansını denemesidir. Yine kaybetmek üzereler...

Çünkü şunu görüyoruz; Türkiye'nin yeni sanayisi yalnız içinde bulunduğu coğrafi bölgeyle yetinmiyor ve "eski" oligarşik sermaye yapısından çok ayrı yeni bir sermaye gücü dünyanın dört tarafına erişiyor. Bu yeni sermaye, aynı zamanda, savunma sanayii, havacılık gibi yüksek teknoloji barındıran stratejik sektörlere giriyor ve başarılı oluyor. İnsansız hava aracı ve robot elektronik silah sanayiinin Türkiye'deki yürütücüsü ve ihracatçısı, eski sanayiye direnen ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın desteğiyle ortaya çıkan bu yeni sermayedir. İşte burayı göremeyenler tabii kapkaççı sermayeden başka çaremiz yok diye yazabilirler ama onlara bakmayın, onlar FETÖ gibi yapıların son "liberal" kalıntıları...

Cemil Ertem/Milliyet

  • 6
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Önceki akşam Habertürk'te Alev Alatlı'nın şu çağrısı dikkat çekiciydi: "Kürt burjuvazisi bu gidişe karşı çıkmalı."
Bir süredir yazmak istediğim bir konu bu... Klasik anlamda bir Kürt burjuva sınıfından söz edilebilir mi bilemem ama hem Türkiye'nin büyük kentlerinde hem de bölgede etkili olan bir Kürt sermaye sınıfı ve güçlenen bir "orta sınıf" var. Şehirleşmenin artmasıyla bu sınıf son dönemde daha da görünür hale geldi. Çözüm süreci ve yatırımların hızlanmasıyla da toplumsal hayatın içindeki varlığı hissedilir oldu.
Eğer, bugün bölgede bütün dayatmalara, algı operasyonlarına karşı, hendek siyasetine toplum destek vermiyorsa bunun önemli bir nedeni de, siyaseten sesi fazla çıkmayan Kürt burjuvazisidir. 1 Kasım seçimlerinde 1 milyon oyun AK Parti'ye geri dönmesinde de bu kesimler etkili oldu.
PKK'nın şiddeti hayata geçirdiği alanlar da bunu gösteriyor. PKK tarihinin belki de en büyük ayaklanmasına hazırlık yaparken, şehirleşme ve zenginleşme nedeniyle Kürt sosyolojisindeki bu derin değişimi öngöremedi.
…Tercihleri, hem ülkenin hem de bölgenin "ekonomik entegrasyon"la zenginleşmesi. Bu durum, ister istemez PKK-HDP çizgisiyle Kürt burjuvazisini karşı karşıya getiriyor. PKK istediğini hayata geçiremiyor, şehir merkezlerinde etkili olamıyorsa, nedeni Kürt burjuvazisinin orta sınıfla birlikte direnmesidir. Bunu "açık şiddet tehlikesi" nedeniyle yüksek sesle dillendiremiyor ama hissettiriyor.
Kürt burjuvazisinin bu yanını, belki de en çarpıcı biçimde Mayıs 2014'te Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Fırat Anlı ortaya koydu. Anlı, "Demokratik Özerklik projesine karşı Kürt burjuvazisi direniyor mu?" sorusuna muğlak bir cevap veriyordu:
"Direnç oluyor. Belli bir alanda hegemonik ve tekelci anlayışa izin vermeyeceğiz sadece. İşadamlarının daha çok kazanmasından rahatsız değiliz, istihdamı artırsınlar, sömürmeden kazansınlar."

Mahmut Övür/Sabah

  • 7
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Cumhuriyet gazetesinden bir zat-ı muhterem, Leyla Zana hakkında "yakışıksız" ifadeler kullanan bir yazarın üzerinden adeta, "zihinsel soykırım" gerçekleştirmiş. Oysa bilebildiğim kadarıyla aklı başında, efendi bir insan evladıydı. Nerde, hangi ara gözünü bu kadar kin bürüdü, muvazeneyi nasıl bu kadar dağıttı, anlamadım gitti.
Gerçi sürekli takip ettiğim biri de değil, ayda yılda bir rastlarsam, şöyle bir göz gezdiririm yazılarına, o kadar. Bu sefer, ne yalan söyleyeyim, göz gezdirdiğime de pişman oldum; keşke hiç dönüp bakmasaydım. Tamam, Leyla Zana hakkında söz konusu ettiği lakırdılar gerçekten de çok kötü, çok fena. Lakin kendi sözleri bin kat daha fena.
Eleştiriyle uzaktan yakından alakası yok, hakaret ediyor sadece. Mesela, "tezek" diyor! Bununla da kalmıyor. Hakaret ettiği o yazarın ifadelerini topyekûn bir zihniyete hasrediyor! Bununla da kalmıyor. Bu zihniyetin iktidarda olduğuna hükmediyor! Ne kadar toptancı, ne kadar arsız, ne kadar usaresiz ve idraksiz bir hükümdür bu!
Şu ifadelere bakar mısınız Allah aşkına: "Ama bu bir zihniyet. / Sahiplerinin kafalarının içi tıklım tıklım tezek dolu bir zihniyet… / Desmond Tutu ile, Şirin Ebadi ile, Noam Chomsky ile, Vedat Türkali ağabeyim ile aynı kurulda yer verilecek kadar saygın ve değerli bulunan Leyla Zana'yı böyle görüp tanımlayan bir zihniyet…
Ve bu zihniyet iktidarda olmanın gücüyle kendileri gibileri çoğaltmak için dörtnala kalktı. Duyduğunuz kişnemeler onlara ait…"Hayır yani, bu zat-ı muhterem, Leyla Zana'yla görüşecek diye Erdoğan'ı eleştiren "muhalif" yazarlara ne diyecek? Onların zihniyeti de mi iktidarda?
Geçenlerde Sözcü gazetesi yazarlarından Emin Çölaşan şöyle yazmıştı: "Türkiye siyasetinde ilginç bir kadın var. Son seçimde yineHDP'den milletvekili seçildi (…) Arkadaş kürsüye çıktı ve yine kendince bir cingözlük sergilemeye kalkıştı. (…) Sonra yağcılığını sürdürdü (…) Bayan Leyla şimdi yeniden Tayyip'e yanaştığına göre (…) İşin ilginç yanı ise HDP'yi hiçbir konuda muhatap kabul etmeyeceğini defalarca açıklayan Tayyip bu randevu istemine olumlu yanıt verdi. Kadınla bire bir konuşacaklar (…) Tayyip'in muhatabı sıradan, ilkokul mezunu bir kadın…"
Soralım şimdi: Leyla Zana'yı bu şekilde aşağılayan Emin Çölaşan'ların zihniyetiyle 7 Haziran sonrası "blok" kurmaya çalışan zihniyet nasıl bir zihniyettir? Kendi ifadenizle, "kişneyin" bakalım beyefendi.

Salih Tuna/Yeni Şafak