Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bülent Arınç çıktı bir şeyler söyledi. Neler söylediğini tekrarlamaya gerek yok. O sözleri söyleme gerekçesi neydi? İfade özgürlüğü yahut eleştiri hakkını yaşatma, Türkiye'nin demokrasi iklimini zenginleştirme gayreti mi? Arınç, bir iktidar kavgasının bir yerlerinde durduğu için Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı ve vizyonunu eleştirdi.
Yaptığı konuşmada son üç yılın Türkiye siyasetinde ana çatlak noktalarında Erdoğan'ın karşı tarafında durduğunu gösterdi. Bir tercihte bulunmuş oldu Arınç. Siyasi sonuçları olan bir adım attı. Erdoğan düşmanları, Arınç'ın son dönemdeki birçok konuşmasından malzeme topluyorlardı. Bu kez çok daha fazla topladılar, "Arınç'ın özgül ağırlığı"ndan bahseder oldular. Fakat mesele paralel yapı mensupları başta olmak üzere Erdoğan düşmanlarına umut olma ihtimalinin çok ötesinde.
Arınç'ın ve ona destek veren bazı eski küskün bakanların çıkışları daha kapsamlı bir siyasi operasyonla ilişkili. İster hırsla, ister egoyla, ister siyasi çıkar telakkisi ile ilişkili olsun bir siyasi operasyonun içinde yer aldılar. Ya alet oldular ya da bile isteye o operasyonun bir parçası oldular.
Burası siyasetin dünyası. Her attığınız adımın bir anlamı var. Önce o adımı atıp, sonra da sempati toplamak için hatıraları yardıma çağıramazsınız. "Benim Cumhurbaşkanımızla çok özel bir hukukum var" deyip vaziyeti toparlayamazsınız. Hele hele "siz yokken biz vardık" diyerek kimseye had bildiremezsiniz.

Fahrettin Altun/Sabah

  • 2
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Cenevre 3 görüşmelerine damgasını vuran tartışma Esad rejimi ve sponsorlarının kendi cici muhaliflerini bir aktör olarak dayatma çabası oldu. Suriye'de isyanın ilk başladığı günlere tekabül ediyor bu sahte muhalefet oluşturma projesi. Örneğin şu an Suriye rejiminin Ulusal Uzlaşı Bakanı olan Ali Haydar bir zamanlar muhalifti. Türkiye kamuoyu kendisi ile 2012 yılının Nisan ayında tanıştı…Ali Haydar, bu röportajdan birkaç ay sonra, 2012 yılında Esad'ın kabinesine girecek ve şu an üstlendiği görev olan Ulusal Uzlaşı Bakanlığı'na atanacaktı.

Bir kaç ay önce Ali Haydar'ın yeni bir girişim ile gündeme geldi.

Önce Esad orduya asker bulmak konusunda sıkıntı içinde olduklarını açıkladı. Kürt aktivistlere düzenli idam cezası uygulamaları ile tanınan İran rejiminin Cumhurbaşkanı Ruhani, seçildikten sonra ilk defa İran Kürdistanı'na bir ziyarette bulundu, İran resmî haber ajansının Kürtçe yayın yapacağını açıkladı.

Bu sırada da, Salih Müslim'in tam olarak ne dediği netleşmeyen, farklı anlamlar çıkarılmaya müsait, "Baas rejimi ile anlaşırsak YPG Suriye ordusuna katılabilir" beyanı geldi.

Yine tam bu sırada, Türkiye'de PKK ateşkesi sona erdirdi.

Rejim ve PYD içindeki bir grubun rejimle olan görüşmelerini sağlayan isimlerden biri de meşhur "gerçek muhalif" Ali Haydar idi.

Nisan ayında Kamışlı'ya giden Ali Haydar, PYD yetkilileri ile görüştü. "Kürt güçlerine gerekli olan tüm askerî gücü sağlıyoruz" dedi. Rojava'nın statüsüne ilişkin rejimle PYD arasında görüşmelerin olumlu ilerlediğini de not düştü. Yine Salih Müslim'in geçtiğimiz günlerde "İran Esad'ın yanında yer almamızı istiyor" sözleri bir yerde dursun. Ve buradan PYD-rejim ilişkisinin başka bir boyutuna bakalım:

Suriye'de barışçı gösteriler başladığı zaman Esad rejimine muhalif bir tutum almayı tercih eden ünlü Kürt siyasetçisi Mişel Temo'yu kim öldürdü?

Suriye Rejimi Genel İstihbarat Dairesi'ne üst düzey yöneticilik yapan El-Muhaberat Ajanı Mahmud El Nasır'ın Suriye Rejimi'nin PKK ve PYD'nin en büyük destekçisi olduğu iddiası ne anlama geliyor? Nasır'ın rejim karşıtı gösterileri engelleme karşılığında Suriye'nin kuzey sınırı PYD'ye teslim edildi iddiasına PYD ne diyor?

PKK petrol, gaz ve tesislerini koruyor ve Rimelan alanlarından ve Cezire bölgesindeki diğer benzer yerlerden petrol akışını güvenceye alıyordu. PKK Cezire bölgesindeki petrol ve gaz alanlarını korumasına karşılık aylık 150 milyon Suriye Lirası ve üyeleri için maaş olarak 80 milyon Suriye Lirası alıyordu...

Ve elbette asıl soru şu: PYD böyle bir karneyle nasıl olur da Cenevre görüşmelerine muhalefet sıfatıyla katılmayı isteyebiliyor? Buradan bakınca rejimin yanındaki koltuk kendileri için daha münasip görünüyor...

Ceren Kenar/Türkiye

  • 3
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

22. Dönem TBMM Başkanı Sn. Bülent Arınç'ın, bir TV kanalındaki yorumları ile başlayan tartışma oldukça ibret verici... Neden? Çünkü kökü maziye uzanan, âtiye ilişkin beklentiler içeren, kırgınlıkla, ihmal edilmişlikle beslenen oldukça karmaşık bir tablo var da ondan. Sadeleştirerek gidecek olursak...
AK Parti'nin kuruluşu ile gelişimi arasındaki değişimler, "ayak uydurma sorunu" olarak hâlâ canlılığını korumakta.
AK Parti kurumsal kimliğine emek verenlerin bir tür "mal ortaklığı rejimine" ilişkin siyasal ısrarı açığa çıkmakta.
Ağabeylerle, gençler arasında dünde başlayan, günümüzde özel mahfillerdeki sohbetlerde tekrar eden üslup ve icra tarzı farklılığı kendisini belli etmekte.
Kabul edelim ki AK Parti'de, görüş ve düşünce bağlamında her daim dinamik tartışmalar oldu. Lakin Gezi Olayları ile başlayan süreç, 17-25 Aralık siyasete müdahale girişiminin tanımlanmasına ilişkin aykırılıklar "derin kırılmalar" yarattı. Cumhurbaşkanlığı Seçimi sonrası AK Parti Olağanüstü Kurultayı'na dönük hesaplar da fay hatlarının zayıf yanlarını gösterdi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'la yola çıkan ve özgül ağırlık taşıyan aktörlerden, tarihi kavşaklarda duraksayanlara rastlandı. Hepsinin kendilerince gerekçeleri mevcuttu. Lakin "büyük resim", "milletin algısı", "sandığın tercihleri" kişisel bütün faktörlerin önüne geçti.
…Bülent Bey'in "dürüstlüğü" kamuoyunun genel kabulü. Ancak... Siyasetteki tecrübesiyle ters orantılı gel-gitleri de malumun ilamı. Arınç'ın, bırakın siyasi arenada olup bitenleri, medyadan iş âlemine, magazinel figürlere kadar çok geniş bir yelpazede olup bitenleri ayrıntısıyla öğrenmeye, yer yer etkilemeye dönük nev-i şahsına münhasır yapısı da kişisel değerlendirmelerin bir parçası. Onun, "iç ses olmayı, vicdan muhasebesi yapmayı" esas alan duruşu ile siyasetteki konumlanma biçimi arasındaki ilişki de ihmal edilmemeli. Söz üstadı olmasını, krizli anları lehine çevirme becerisini söylemeye gerek bile yok. Bülent Abi konuştu mu, "AK Parti'nin bünyesine, AK Parti karşıtlarının beyanlarına, güncellenmiş ittifak arayışlarına ve onun iç dünyasındaki fırtınalara" birlikte bakılmalı. Bu son bölüm de mühim. Halihazırda AK Parti'de aktif siyaset yapamayanların "değersizleştirilmesi problemi" göz ardı edilmemeli. Bunun ötesindeki her türlü siyasal mühendisliğin nihai notunu verecek olan milletin kendisidir. Kim milletin adamı ise kazanan odur.

Okan Müderisoğlu/Sabah

  • 4
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Sayın Erdoğan'a karşı her çıkış, genelde muhafazakâr kitleyi medya üzerinden ikiye ayırmak için hemen kullanıma giriyor. Yani, herkes Erdoğan'a atıp tutacak, kendileri her türlü kibirli sözleri sarf etme özgürlüğüne sahip olacaklar, (ki olsunlar) ama kimse buna cevap vermeyecek. Verildiğinde ise, troliçe, trol diye yaftalanacaklar. Ne idüğü belirsiz AK Parti'ye zarar vermekle tersten çakılacak, ağızlarını açtıkları anda linçle suçlanacaklar. Yolda karşılaşılanların, yola çıkılanlara tercih edildiği gibi mülkiyet hakkı taslayan cümleler kurulacak.
Aslında bu gazeteciler ve yazarlar üzerinden, Erdoğan'a karşı siyaset/medya alanında alternatif ağırlık merkezi oluşturmak için hat açılmaya çalışılıyor. İnsanlar da aptal oldukları için anlamıyorlar sanılıyor. Doğrudan Erdoğan'a içeriden vuramadıkları için, bu gazeteci ve yazarları itibarsızlaştırarak, kavgayı onlara yansıtarak ilerlemeye çalışıyorlar. Çünkü 7 Haziran/1 Kasım planları tutmadı.
Anlamadıkları şey şu… Öncesinde de, ama özellikle Gezi krizinden beridir, Erdoğan'ı kurtaran medya değil, medyayı kurtaran Erdoğan'dır. Gezi'de Cezayir dönüşü havaalanına yüzbinleri akıtan gazete ilanları değildi. Erdoğan'ın vizyonu, cesareti, mücadelesi olmasaydı, bugün ya paralele kölelik ediyor, ya hapiste çürüyor, ya da bir kaldırımda yatıyor olacaktık.
Kendisini abartan, abarttığı ölçü oranında hedefinden uzaklaşır. Hala bunun bir tarihi yürüyüş, Erdoğan ve Davutoğlu'nun asıl değerinin, bu yürüyüşe cesaretle bayraktarlık etmeleri olduğu anlaşılmış değil. Evet, medya değerli bir unsurdur. Kavgalarda milli ve yerli duruş sergilemek, bunu da kaliteli gazetecilikle yapmak da etkilidir. Ama kavgayı asıl verenin millet, onun meşru kıldığı liderler ve büyük hikayenin kendisi olduğu unutulmamalıdır.
Sayın Erdoğan ve Sayın Davutoğlu, meşruiyeti halktan aldıkları ölçüde, onları karşısına alan aslında milleti karşısına alıyor. Erdoğan'a dönük saldırıların halktan bu kadar tepki görmesi de bundan. Bir araba laf edilmesine gerek yok, değerli, halkta karşılığı olan tek bir cümle siyaseti kökten değiştirebilir. Özgül ağırlık, kendimizden ürettiğimiz değil, halktaki karşılığımızla ilgili bir şeydir. Kim olursa olsun, bu meşruiyeti savsakladığı anda millet tarafından yedeğe çekilir. İşin sihri de güzelliği de buradadır.

Markar Esayan/Yeni Şafak

  • 5
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Hani bu yazının başlığı "bakla ve ağızlar" da olabilirdi... Daha bir "edebi" kokacaktı... Bakla "cumhurbaşkanını halkın seçmesini istememek" baklası, ağızlar da MHP ve CHP ağızları tabii. Yok efendim, başkanlık sisteminden sözetmiyorum, "bugünkü şekliyle bile" cumhurbaşkanını halkın seçmesine karşı çıkmak!
Baklayı önce MHP ağzından çıkardı. "Cumhurbaşkanını eskisi gibi meclis seçsin" dedi.
Komisyonda dile getireceklermiş... Şimdi de Kılıçdaroğlu konuştu: "Gerekirse cumhurbaşkanı eskiden olduğu gibi parlamento tarafından seçilebilmeli" dedi.
Nasıl gerekecek? Örneğin halkın tercihi beğenmedikleri bir doğrultuda çıkarsa o seçimi çöpe atıp meclise mi dönecekler? Yeni anayasaya böyle bir madde mi koyduracaklar? AKP saflarında eşek mi var ki buna he diyecek? Gerekip gerekmediğine kim karar verecek? Saçmaladığını, daha doğrusu "gerçek niyetini şimdiden açık ettiğini" farkeden Kılıçdaroğlu, bunun hemen arkasından da "arzu edilirse ille parlamento değil halk tarafından da seçilebilir" demiş!
Keşke yazının başlığını "çarkçıbaşı" yapsaydım. Sayın Kılıçdaroğlu, "kendimi aştım, artık bir dediğimin tam tersini söylemek için ertesi günü beklemiyorum, hemen daha ikinci cümlede kendi kendimi yalanlıyorum" demek ister gibidir. Böyle giderse, Kemal Bey'in yanında "ben öyle bir dönerim ki siz benim dönme hızıma yetişemezsiniz" demiş olan Ertuğrul Özkök bile yaya kalacak.
Bu adamların gerçek niyetleri kabak gibi ortadadır: Eskiye dönmek. Geriye dönmek. Halkın seçiminden hiç memnun değiller. Çünkü kazanamıyorlar. Cumhurbaşkanını halkın seçmesine de halk kendisi karar vermiş, umurlarında değil. Eskisi gibi başkan seçimi mecliste yapılsın... Ve de, hani şöyle "kerli ferli" bir emekli paşa falan...

Engin Ardıç/Sabah

  • 6
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Hasan Cemal... Bir yazı yazmış... Başlığı, "Kandil'in hataları üzerine..." Başlığını gördüğümde, en saf ve önyargısız halimi kuşanarak, biraz da ümit ederek, "Herhalde, savaşı başlatan tarafın Kandil olduğunu, ölümlerden öncelikle Kandil'in sorumlu tutulması gerektiğini yazmıştır... Eh, biraz da günah çıkarmıştır" diye düşündüm.

Hakikaten safmışım... Hasan Cemal'imiz, önce, terör sorunuyla ilgili olarak kaç zamandır vurguladığı dört önemli noktanın altını çiziyor. Sonra da Kandil'in hatalarını yazıyor...

Neymiş altı çizilen dört önemli nokta? BİR: Barış, namlunun ucunda değildir. İKİ: Silahın, şiddetin kullanım süresi dolmuştur. ÜÇ: Çare, 'masa'ya oturmaktır. DÖRT: Bunun ilk adımı 'ateşkes'tir, yani parmakların tetikten çekilmesidir...

Bu "hatırlatmalar" Hasan Cemal'in vicdanında inikas bulur mu? Elbette hayır...

Hadi yine de, "Hidayeti geç olsun da, güç olmasın" diyelim ve Kandil'in hataları neymiş, Hasan Cemal'den aktarma yaparak anlamaya çalışalım: "Bugün şiddetin şiddeti doğurduğu kanlı bir kısır döngünün pençesinde gözyaşlarıyla kıvranıyoruz. (...) Baş sorumlu Erdoğan'dır! Ancak kan ve gözyaşına dur denilecekse, bunun tek taraflı değil, iki taraflı çabayı gerektirdiği kanısındayım. Çünkü yaşanmakta olan kısır döngü konusunda Kandil'in de vahim hataları var. Bu hatalardan birinin sonucu da, 7 Haziran'dan 1 Kasım'a Erdoğan'a geri dönen ve onu siyaseten dirilten 9 puanlık oy olmuştur..."

Neymiş Kandil'in hatası, anladınız mı? Şiddete başvurarak, Erdoğan'a dokuz puan kazandırmak! Başlık, "Kandil'in hataları üzerine..." ama umut ettiğimiz türden bir "sıralama" yok... Kandil, Erdoğan'a dokuz puan kazandırmak dışında hangi hataları yapmış? Bilmiyoruz. Daha doğrusu, Hasan Cemal anlatmıyor. Bu kadar insan ölmüş, sokaklar köstebek tarlasına çevrilmiş, kentler harabeye dönmüş...

Hiçbiri önemli değil... Hasan Cemal'imiz 9 puanlık artışa yanıyor. Diyor ki, "Ey Kandil, siz savaşı başlattığınız için Erdoğan siyaseten dirildi." Demek ki neymiş? Erdoğan'ı diriltecek şiddete hayır! Erdoğan'ı gömecek şiddete evet! İşte Hasan Cemal'imizin ahvali ve tıyneti!

Ahmet Kekeç/Star

  • 7
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

MF Başkanı Christine Lagarde, petrol fiyatlarındaki düşüşün artık uykularını kaçırdığını söylemiş. Lagarde, petrol ve emtia fiyatlarındaki bu hızlı düşüşün, üretici-ihracatçı olan ülkelerde telafi edilemeyecek kırılmalara yol açacağını düşünüyor. Esasında Lagarde, IMF başkanı olarak, petrol ve diğer emtialardaki düşüşün, öyle iddia edildiği gibi, Rusya gibi dev petrol, doğal gaz üreticisi ülkeleri dize getirmek için bir ABD komplosu olmadığını, bu düşüşün giderek derinleşen küresel krizin kaçınılmaz sonucu olduğunu en iyi bilenlerden sayılmalı. Bundan dolayı Lagarde'ın korkusu giderek derinleşecek küresel resesyon tehlikesi.

Burada Lagarde'ın iki temel korkusu var; birincisi petrol ve doğal gaz-emtia ihracatçısı gelişmekte olan ülkelerin düşen gelirleri sonucu borçlarını ödeyememesi ki bu, bilindiği gibi IMF'nin varlığının temelidir, ikincisi ise düşen fiyatların durgunluğu daha da tetikleyerek katlaması ve gelişmiş ülkelerin 2008'den daha sert bir iflas dalgasıyla karşı karşıya kalmaları.

Örneğin ABD'de, başta teknoloji şirketleri olmak üzere, şirket nakit varlıkları iki trilyon dolara doğru gidiyor ama bu parayı yatıracak alan yok. Gelişmekte olan ülkelerde yaşanan siyasi gerginlikler ve savaşlar gelir dağılımını daha da bozuyor ve bireysel teknoloji ürünleri talebi de -böylece- yerinde saymaya başladı.

Bu kronik kriz hali, hükümetlerin zorunlu harcamalarını değiştirmiyor ama gelirlerini, başta vergi olmak üzere, düşürüyor ve borçluluk oranları tavan yapıyor. Euro Bölgesi'nde 2007'de GSYH'nin yüzde 65'ine tekabül eden kamu borcu oranı 2014 yılında yüzde 92 idi. Bu oran AB'nin tüm dengelerini değiştirecek seviyeye çok yakında gelecektir. Avrupa'nın mülteci telaşının altında bu yatıyor, bunun için tıpkı Nazi döneminde olduğu gibi, mültecilerin takılarına bile göz dikiyorlar.

Başta ABD'de olmak üzere, yüksek teknoloji şirketleri nakitlerini yatıracak yer bulamazken, geleneksel sanayi şirketleri talep yetersizliğinden kırılıyor. Şimdi biz daha popüler olduğu için petrolü konuşuyoruz ama mesela geleneksel sanayinin ana girdilerinden biri olan demir cevherinin metrik ton olarak dolar bazında fiyatı 2014 yılında 135 iken, şimdi 42.5 seviyesine inmiş. Demek ki petrol fiyatlarının düşmesi ABD'nin Rusya'yı köşeye sıkıştırmak için bir oyunu değilmiş.

Cemil Ertem/Milliyet