Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 18
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bizde öyle bir muhalif basın var ki; devleti zor duruma düşürmek için aynı başlıkları, manşetleri atmaktan çekinmiyorlar. Örneğin Cumhuriyet ve Zaman; Rusya'nın Azez'deki hava saldırısını 'Azez düğümü' manşetiyle okuyucularına sunmuştu. Aynı gazeteler, Ankara saldırısı için de 'Devletin kalbine bomba' başlığını kullandılar. İtiraf edelim; devletin kalbine bomba atıldı ama bunu kocaman başlıklara yazdığınızda teröristler keyiften dört köşe olmuyorlar mı? Bu başlıklarla teröristlerin özgüvenini artırmanın, onları güçlü göstermenin; terör gruplarından başka kime faydası var?
PKK, biraz da medyamızın yanlış haber stratejisiyle yıllarca reklamını yapıp büyümedi mi? 80'li yıllarda hem tiraj uğruna, hem de bilinçsizce; PKK'lıların öldürdüğü vatandaşların, askerlerin boy boy fotoğraflarının yayınlanmasının cezasını çok ödedi bu ülke. Sonra aklımız başımıza geldi; medya bazı ortak kararlar aldı, terör haberlerini verirken daha dikkatli olundu.
Şimdi ise daha büyük bir algı operasyonuyla karşı karşıyayız. Bazı muhalif gazeteler, internet siteleri ve sosyal medya hesapları; Türkiye'yi Suriye'deki savaşın sorumlusu, PKK'lıları özgürlük için savaşan barış güvercinleri ve devleti de katil gibi göstermek için elinden geleni yapıyor. Rusya'nın kendi vatandaşının gazını almak için ortaya attığı saçma sapan tehditleri, bizim muhalif basın zil takıp oynarcasına duyuruyor. ABD'nin PYD'yi terör örgütü kabul etmemesi onlarda bayram havası estiriyor. Türkiye'nin Suriye sınırında güvenli bölge oluşturmak istemesi ise muhalif basını adeta çıldırtıyor.
'Türkiye'yi savaşa sokacaklar' diye psikolojik savaş başlattılar. Sanki yabancı ülkelerin istihbarat servisleri ve psikolojik harp daireleri için çalışıyorlar! Ne savaşı! Devlet hem sığınmacıların, hem de ulusumuzun güvenliğini sağlamak için güvenli bölge oluşturmak istiyor sadece.
'Teröre karşı yerli ve milli dil' derken; 90'lı yıllardaki hatalar tekrarlanmamalı. Muhalefet ve eleştiri elbette olacak ancak karşımızda; bombayı patlatırken, TV canlı yayınlarına uygun bölgeleri seçecek kadar sinsi bir güç olduğunu unutmamalıyız. Haber yaparken PKK ve IŞİD'i değil; onların arkasındaki uluslararası güçleri hesaba katmalıyız. Asıl savaş; Diyarbakır'da, Suriye sınırında değil, medya üzerinden yürütülüyor. Günümüzde savaşlar medya üzerinden algı yönetimiyle kazanılıyor. Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz, başka Türkiye yok!

Mevlüt Tezel/Sabah

  • 2
  • 18
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Vatandaşı olduğunuz bir ülkenin başkentine, ülkenin Meclisinin, ordusunun orta yerine, arkasında başka ülkelerin de olduğu aleni, vahşice bir canlı bombalı saldırı düzenlendiğinde bile, ülkenize herhangi bir aidiyet hissetmiyor, siyasi hesaplar yapıyor, o saldırıyı yapmış olacak faillere hak veriyor, ülkenin en doğal kendini savunma, cevap verme hakkını bile artık gayrimeşru buluyorsanız,

Artık şu soruya bir cevap verme vaktiniz gelmiş demektir;
Türkiye tam olarak sizin neyiniz oluyor?
Yaşadığımız ülkeyi daha iyi bir ülke yapmak için onu eleştirmek, yerden yere vurmak en doğal hakkımızken, ona, kalbinden bir canlı bombayla vurulduğunda acıya ortak olamamak, öfkelenmemek bir tarafa, o bombayı patlatanların, patlatılmasını teşvik edenlerin, patlatılması umurunda olmayanların yanında saf tutmanın, oklarını yine kendi ülkesine çevirmenin, saldırganlara hiçbir şey diyememenin, aslında o ülkenin daha demokratik, daha özgür olması için olduğuna bizi nasıl ikna edeceksiniz?
Bugüne kadar çeşitli dönemlerde bu devletin zulmüne uğramış onlarca grup, kimlik, düzeni değiştirmek, zalimlere hesap sormak için muhalefet etti, örgütlendi, bağırdı, çağırdı, parti kurdu ama ülkelerine böylesine düşmanlık etmeyi düşünmedi, o yüzden tam olarak anlayamıyoruz.
Hadi biz artık alıştık, unutuyoruz, tahammül çıtalarımız sayenizde son yıllarda yükselti.
Peki, inşallah tez zamanda eskisi gibi görmeye başlayacak Küçük Buse büyüyüp bu yazdıklarınızı, yaptıklarınızı görürse bütün bunları ona hangi insanlık değerleri, hangi ulvi ilkeler, hangi büyük ahlak anlayışıyla açıklamayı düşünüyorsunuz?

Yıldıray Oğur/Türkiye

  • 3
  • 18
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bütün bu hengâmenin altında yatan bir gerçeği öncelikle kabul edelim: Batı, OD'de Türkiye istemiyor. Nedeni çok basit: bütün öteki mütalaalar bir tarafa, Çin, neticede Çinlilerin, Rusya nihayetinde Ruslarındır. OD ise sahipsizdir. Batı öyle düşünür. Batı, OD'yi kendisinin sayar. 'Ortadoğu' adı konduktan sonra bu böyle ve bütün maksat Osmanlı'yı/ Türkiye'yi o bölgeden uzak tutmak olmuştur. Verilen 'Batı/ lılık- Batı /lılaşma' rüşvetinin bedeli budur. İş, bu defa da Türkiye'nin OD'den çıkarılması 'işinin' Rusya'ya ihale edilmesine kadar geldi.
Bir düğüm noktası var: Kürtler! Onlar da kendi taleplerini OD hengâmesiyle bütünleştiriyor. Türkiye'nin sıkıştığı nokta bu! Bu Gordion düğümü nasıl çözülecek sorusuna cevap arıyor Türkiye. İçeride PKK ile mücadele ediyor, tamam; dışarıda PYDYPGile mücadele ediyor tamam. Ama bir de Kürt halkının meşru, demokratik talepleri var. Dünya âlem biliyor ki, artık bu aşamada, Türkiye, güvenlik politikalarıyla devam edecek ve demokratik politikalar daha bir süre bekleyecek. İlk adım bu yaklaşımı değiştirmekolmalı!
Kuşatma altındayız. Bu bir gerçek. CB Gül'ün 'Cumhuriyet tarihinin en zor döneminden geçiyoruz' derken söylediği budur. Kuşatmayı, kuşatılmayı işaret ediyor Gül.
Kuşatmayı yarmanın ilk yolu gerçeği tarihsel bir perspektif içinde algılamaktır. İkinci yolu, Türkiye'nin 'soft power' olmanın önemini unutmamasıdır. Güvenlik politikalarınınyükseldiği bir dönemde demokratik politikaları, Kürt taleplerinden sivil anayasaya kadarhiç unutmadan hatırlamasıdır. Asıl, kusursuz, eksiksiz demokrasiye sahip Türkiye OD'de söz sahibi olacaktır...
Kuşatmayı yarmanın yolu...

Hasan Bülent Kahraman/Sabah

  • 4
  • 18
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Allah bizi mallarımız, canlarımız ve sevdiklerimizle, kimi zaman artırarak, kimi zaman eksilterek imtihan edecektir. Bu bilince sahip bir Müslümanı yenemezsiniz.. Ecelimiz ömrümüzün kefilidir.. Biz alemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamberin ümmetiyiz. Evrensel bir ufkumuz var. Yeryüzünden hesaba çekileceğiz. Haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, mazlumdan yana, zalime karşı olacağız. Zalim babamız da olsa, mazlum düşmanımız da olsa. İşi ehline vereceğiz. Yeryüzünün bütün açları ümmetin yetimidir diyeceğiz. Bir topluluğa olan düşmanlığımız bile bizi onlar hakkında adaletsizliğe sevk etmeyecek. Yeryüzünün bütün erdemli insanları ve mazlumları bizim tabii müttefikimiz olacak. Biz onlarda hilful fudül anlayışı ile birlik olacağız. Bizim gibi inanmayan, düşünmeyen insanlarla farklılıklarımıza rağmen barış içinde bir arada yaşamak için kendi aramızda sözleşeceğiz. Yeryüzünde değer üreten herkesle nimet ve külfet dengesine dayalı itilaflar gerçekleştireceğiz. Bütün insanların hayrına olmayan bir teklif bizim teklifimiz olmayacak.

Müslüman aklı böyle çalışır. Bir Müslüman dünyada olup biten şeyleri, görmezden, duymazdan, bilmeden gelme hakkına sahip değildir. Bu dünyada yaptığı, yapması gerekirken yapmadığı, söylediği ve söylemesi gerekirken söylemediği her sözden hesaba çekileceğine inanır. Çünkü söyledikleri ve söylemedikleri sonucu, ya kendi sırtında kendi cennetine tuğla, ya da kendi cehennemine odun taşıyacağına inanır. Hiç kimseden yardım beklemeden ve hiç kimseden korkmadan İlay-ı Kelimetullah için seferber olacaktır. O bir Yusuf'a, bir İsmail'e dönüşecektir.

Aslında bunları parça parça defalarca yazdım. Müslüman bu anlamda, zor karşısında bir mitoloji kahramanına döner. Ölümsüz olur. Hızır'la buluşur bir anda. Kuşlar onun emrine verilir. Tayyi zaman, tayyi mekan olur.. İslam barışa giden yoldur. Allah'ın bir adı da barıştır. Biz adalet istiyoruz, barış istiyoruz. Özgürlük istiyoruz.. Adalet yoksa barış teslimiyettir.. Adalet ve barış yoksa özgürlük hayaldir. Bizim barışımız aklımızla vicdanımızın barışıdır. İnsanın insanla barışıdır, insanın fıtratla, tabiatla barışıdır. Bu üç barış bizi Allah'la barışa götürecektir. Değilse insan Allah'la savaştadır.

Allah cahil ve zalim bir topluluğa yardım etmez. Biz kendi hakkımızdaki hükmü değiştirmeden Allah bizim hakkımızdaki hükmünü değiştirmeyecektir. "Müslüman insan", "Müslüman aklı" ile düşünmeye, yasamaya başladığında o hayal edilen gün gerçek olacak. Şimdi aklımızı yüreğimizi kuşanma vaktidir. Merhametimiz gazabımızdan, sevgimiz nefretimizden büyük olacak. Affedenlerden olacağız. Sabredenlerden, şükredenlerden, direnenlerden olacağız. "Dualarınız olmasaydı, ne işe yarardınız ki" der kitap. Müslüman dua ederken kendi ellerine bakar.. Çünkü Allah'tan istediği şeyi gerçekleştirmek için o ellerle meshedilen gözlerin, kulakların, dudakların, aklın harekete geçmesi gerekir.. Müslüman öncülerin, mesela Erdoğan'ın aklı ve derin sırrı bu imanda gizli olmasın.

Abdurrahman Dilipak/Yeni Akit

  • 5
  • 18
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Ülkenin başkenti çok sert, çok acımasız, çok hain bir terör saldırısına uğramış... Fakat adamlar daha ilk saatlerden başlayarak hükümet açıklamalarının "sertliği"ni problem ediyorlar. Acıyla sarsılmışız, tarif edilemez bir keder ve tedirginlik içine düşmüşüz. Fakat adamlar tv kanallarına peş peşe çıkıp "Ankara'nın duygusal davranmaması" gerektiğini; "öfkeye kapılmasının yanlış olduğunu" söylüyor. Hatta Habertürk Ankara temsilcisi geçen akşam "Türkiye oraya buraya top atamaz" minvalinde bir şeyler söylüyor, kulaklarıma inanamıyorum. Sanırsınız, Danimarka'yız ve durup dururken terör, Suriye, Ortadoğu, mülteciler meselelerine sıcak biçimde müdahale etmeye çalışıyoruz da, bu beyefendiler bizi "sakin olun!" diye uyarıyor.
Yalan tabii! Bu steril havalar, bu üst perdeden uyduruk akılcılık tavsiyeleri, bu "cool" numaralar düpedüz yalan! Sanki hakkıyla Suriye politikamızın yanlışlarını tartışıyormuş gibi yapmalar yalan! İstiyorlar ki, hafif hafif çark edip el altından Suriye'nin rejim güçlerine selam çakılsın... İstiyorlar ki, DAEŞ tuzağına gözler kapansın... İstiyorlar ki, Rusya daha fazla üzülmesin... İstiyorlar ki, küresel güçler ne derse o yapılsın... İstiyorlar ki, bozulan eski düzen yeniden tesis edilsin...
Ama artık yetti! Evirip çevirmenin anlamı kalmadı. Madem eninde sonunda, örtünün altında, kapının ardında tuttuğunuz bütün yollar Esed'in savunulmasına, zulmün meşrulaştırılmasına çıkıyor. O halde bu millet de artık sizi şucu liberal, ulusalcı, İslamcı, solcu, sağcı, vur patlasın çal oynasıncı falan diye değil de, basbayağı Esedci diye bilip tanıyacak. Hiç darılıp bozulmayın!

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 6
  • 18
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Türkiye, terör belasından kurtulmak ve sadece kendi siyasi sınırlarında değil, yakın coğrafyasını da kuşatan bir barışı sağlamak için büyük fedakarlıklar yaptı. O dönem başbakan olarak Recep Tayyip Erdoğan, Milli Birlik ve Kardeşlik, nihayetinde Çözüm Süreci olarak tanımlanan tarihi adımlara öncülük etti. Bunlar siyaseten riskli adımlardı kuşkusuz. Ancak Türkiye'yi önce 7 Şubat MİT krizinde, ardından Gezi'de ve 17-25 Aralık darbe girişimlerinde esir almak isteyen büyük şebeke, bu büyük barışın inşasına izin vermedi. 10 Ağustos 2014 tarihinde halk tarafından Cumhurbaşkanı seçilen Tayyip Erdoğan'a karşı, bir büyük ittifak harekete geçti. Paralel yapı, bu ittifakın en önemli parçalarından biriydi; ama bu kez daha farklı kesimleri de harekete geçiren bir planlama yapılmıştı.

Selahattin Demirtaş, bu planlamada öne çıkarıldı, parlatıldı, barış güvercini haline getirildi. Kıta Avrupası'nın merkez ülkesi eliyle İstanbul sermayesinin bir bölümü ve ona bağlı medya bu operasyonun parçası oldular. 6-8 Ekim olaylarıyla ise kelimenin tam anlamıyla gözdağı verildi. Barış güvercinleri (!) aynı zamanda sokakları nasıl kan gölüne çevireceklerini gösterdiler.

Bundan sonrasındaki hedef 7 Haziran seçimleriydi. O döneme kadar AK Parti'ye oy veren, genel anlamda muhafazakar-dindar diye tanımlanan Kürt oylarının koparılması ve seçim sonuçlarının farklı operasyonlara açık hale getirilmesi planlandı. 7 Haziran gecesi kısmen de olsa istedikleri sonucu aldılar. AK Parti ilk defa tek başına iktidara gelecek çoğunluğu sağlayamadı. Koalisyonlar telaffuz edilmeye başlandı.

Bu büyük oyunu erken farkeden Cumhurbaşkanı Erdoğan oldu. Üstelik 7 Haziran'dan çok daha önce. Barış adına atılan tüm adımların, birileri eliyle istismar edildiğini gördü. Erdoğan, terörle mücadele bitirilmeden barışı konuşmanın mümkün olmadığını ilan ederken, çoğumuz ne dediğini anlamamıştık bile.

Söylediklerinin ne kadar haklı olduğunu, ancak 7 Haziran'dan sonra peşpeşe gelen terör saldırılarıyla anlamak mümkün oldu. İşte bu nedenle 7 Haziran ve 1 Kasım arasında olup biteni sürekli olarak ve bugün yaşananları da dikkate alarak tekrar okumak gerekiyor. Türkiye'yi, barışı zehirleyerek bataklığa çekmek isteyenlere karşı o mücadele başlatılmamış olsaydı, bugün çok farklı yerlerde olabilirdik. İşte sadece Ankara saldırısı nedeniyle değil, tüm bu süreci dikkate aldığımızda üç nokta öne çıkıyor. Birincisi, bu süreci zehirleyen ana aktör olan paralel yapıyla mücadele konusunda çok daha hızlı ve kararlı adımların atılması gerekiyor. İstihbarat ve güvenlik dahil her alanda bu yapının hala elinin kolunun olması, bu mücadeleyi daha da elzem hale getiriyor.

İkincisi, terörle mücadele konusunu, bugünler çabuk geçer, yeniden barışı konuşuruz kolaycılığı ile konuşmak ve ele almak yerine; bir daha kimsenin barışı zehirlemeye cüret edemeyeceği bir kararlılıkta devam ettirmek gerekiyor. Üçüncüsü, ne acelesi var, şimdi sırası mı, olmasa da olur gibi yaklaşımları bir kenara bırakıp başkanlık sistemiyle ilgili arayışların, AK Parti'nin ve hükümetin her kademesi tarafından sahici hale getirilmesi zorunlu.

Nasuhi Güngör/Star

  • 7
  • 18
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Muhalefet, birkaç gündür başımıza ne geldiyse iktidarın Suriye politikasından geldi diye ahkâm kesiyor. "Suriye politikasında eleştirdiğiniz husus nedir" diye sorduğumuzda verilen cevapları iki kategoriye ayırmak mümkün.
1) Gerçekle uzaktan yakından alakası olmayan ithamlar. "Türkiye Sünnici, mezhepçi politika izledi", "radikal örgütlere destek verdi", "DAİŞ'i destekledi", "Kürtlere düşmanca davrandı", "sınır güvenliğini bilerek sağlamadı."
2) Gerçeğin tarihsel bağlamından koparılarak manipüle edilmesiyle ulaşılan yargılar. "Batı, Suriye'de politika değiştirdiğinde Türkiye değişimi okumakta zorlandı", "Türkiye, açık kapı politikası izlemekle büyük hata yaptı" ve "PYD tanınmalıydı" vs.
İlk kategorideki ithamlar bizzat Türkiye düşmanlarının propaganda malzemeleri.
İkinci kategoride karşımıza çıkan yargıların tümü içinse şu söylenebilir: Türkiye'yi yöneten irade, Esed rejimi gitmeli derken bir tercihte bulundu. Açık kapı politikası izlerken de, PYD'nin PKK'nın uzantısı olduğu gerçeğini bile bile onu tanımazken de. Diğer tercihlerin ülkeye maliyeti daha ağır olacaktı.
Suriye'nin bir sınır ülkesi olarak Türkiye'ye birçok ülkeden çok daha fazla maliyet üretmiş olması son derece doğal.
Doğal olmayan, Suriye krizinden kaynaklanan her gerilimi Erdoğan'ı indirmek için bir fırsat olarak gören gayrı milli muhalefetin tutumu.
2013'ten bu yana, Türkiye'yi uluslararası alanda zora sokmak, onu "teröre destek veren ülke" ve "soykırım yapan devlet" gibi göstermek için ellerinden geleni artlarına koymadılar.
Dikkatinizi çekiyor mu? Başımıza ne zaman kötü bir şey gelse içerideki fırsatçılar sahne alıyorlar. Türkiye'nin "iç savaşın eşiğinde" olduğunu söylüyorlar. "Suriyeleşiyoruz" diye veryansın ediyorlar. Mesela Cengiz Çandar, "Suruç katliamı" sonrası "savaş tırmandırıldığı, şiddet iklimi yeşertildiği" için "Ankara katliamı"nın olduğunu iddia ediyor. Dahası bundan da "ders alınmadığı için son büyük terörist saldırı"nın gerçekleştiğini belirtiyor. Bir de ben söylemiştim edası takınmıyorlar mı?
Söylediklerinizi gayet iyi biliyoruz. Savunduklarınızı da. Katillerimizi savundunuz. Bu memleketin meşru, halkın oyuyla seçilmiş ilk Cumhurbaşkanını kendi halkına karşı savaş çıkarmakla itham ettiniz. Selahattin Demirtaş sizin eseriniz. Bugün katili savunurken sizden aldığı destekle "YPG değil AKP terör örgütüdür" diyebiliyor.
Yazıklar olsun!

Fahrettin Altun/Sabah