Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 33
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
  • 2
  • 33
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Müzmin muhalif olarak niteleyebileceğimiz iktisat yazarlarımız var. Bunların bir kısmı"iktidara karşı İstanbul sermayesinin çıkarlarını savunmak için" yayın yapıyorlar, bazıları da 'Hocaefendi'nin bir tarafını kurtarmak" için...
Uzun süredir ekonominin battığını, halkın perişan olduğunu yazıp dururlar. O arada seçim yapılır, halk kararını belirtir ama onlara sorarsanız memleket gene ve hep berbat durumdadır. Belki de okuyucunun "mazoşist" damarına güvenirler, kimbilir? Hani bir eli yağda bir eli balda olup da "param yok" diye ağlayanlara... Bu memlekette insanlar üç nedenden ötürü param yok diye ağlarlar.
Bir: Borç istemesinler diye. İki: Nazar değer diye. Üç: Maliye peşime düşer diye.
Ayrıca, "yemeyi bilmemek" para olmadığı anlamına da gelmez. Evine temizliğe gelen Şehriye Hanım'ı silkelersin, altın sikkeleri dökülür. Kaçak çalışan da işsizim diye ağlar. Dilencinin iki apartman dairesi çıkar. Bu iktisat yazarlarından biri geçen gün bir araştırmayı konuk etti köşesine: Türkiye İstatistik Kurumu'nun "Yaşam Memnuniyeti Araştırması"... Buna göre, her 100 kişiden 56'sının "çok mutlu" olduğu ortaya çıktı!
Yüzde 32 "orta karar" mutluymuş, yüzde 11 de mutsuz. Halkın yüzde 68'i mutlu olmak için sağlığa önem veriyormuş, yüzde 15 sevgiye, yüzde 6 da başarıya... Paraya önem verenler yüzde 4 çıkmış, işsizliği dert edinenler de yüzde 2. Halkın yüzde 72'si sağlık hizmetlerinden memnun. Yüzde 70 ulaştırma hizmetlerini beğeniyor. Yüzde 69 asayiş durumundan memnun. Yüzde 58'i sosyal hizmetleri yeterli buluyor. Yüzde 59'a göre eğitim hizmetleri iyi durumda. Adliyeyi yeterli bulanlar da yüzde 50. Eh, bu oranlar, AKP'nin oy oranından da belirgin derecede yüksek üstelik!
Hani arada tutarsızlık olsa, "halk yalan söylüyor" diyecektik... Şu "televizyonda belgesel görmek isterim" deyip de sonra evlenme programı seyredenler gibi... Ama görülüyor ki, oyunu AKP'ye vermeyenler arasında bile yüzde 30 kadar mutlu bir kesim var! Bu durumda, acaba muhalif iktisatçılar mıdır yalan söyleyenler?
Ekonomide işler kötü, gelir dağılımı bozuk, büyüme yavaş, işsizlik var, pahalılık var, ete zam geldi, sebze bilmemne oldu, dolmalık biber el yakıyor falan diyenler? Adam olsalar belki şöyle yazacaklar: "On dört yıldır benim velinimetim pastadan eskisi kadar pay alamıyor, bu iktidar İstanbul sermayesinin hegemonyasını kırdı, artık Anadolu sermayesi ve onun refahtan pay verdiği halk ağır basıyor, bu da eski saltanata alışmış patronumun ve dolayısıyla benim tadımı fena halde kaçırıyor... Her türlü yolu denedik, darbe kışkırttık, ayaklanma bile çıkardık ama herifleri de deviremedik bir türlü... Memleket battı diyoruz ama döne döne madara oluyoruz...
Çünkü halk herşeye rağmen gelecekten umutlu... Bu da seçim sandığına şıkır şıkır yansıyor... Boşuna nefes tüketiyoruz..." Bir adım sonrası da kalemini kırmaktır

  • 3
  • 33
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
  • 4
  • 33
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Ancak birçok deneme olmasına rağmen, Erdoğan'ın liderliğinde muhafazakârlar hem kendilerini ötekilere açtı, hem de ayakta kalarak tarihsel ekonomik, siyasi ve sosyal başarılara imza attı. Bir türlü gelemeyen/önlenen darbeler ise laikçi/ulusalcı kesimlerde biriken negatif enerjiyi boşaltamadı. Siyaset üretmek yerine bu negatif enerjiyi kullanmak isteyen aktörler de, değişimin doğasında yer alan kutuplaşmayı arttırmak üzere kışkırtıcı bir strateji izlediler. Partilerini, oda, STK ve medyalarını, hatta sanat dünyasını kutuplaşma/nefret üretmek adına araçsallaştırdılar. Öyle ki sandıkta elde edilemeyen "başarı" sokakta, ayaklanmalarla gelsin.

Lakin reformlarla birlikte muhafazakar kitleye, hatta AK AK Parti'ye saldırmak, bunun için eskiden iş gören "göbeğini kaşıyan adam" söylemleri kullanmak, "irtica tehdidi"ne sarılmak iş görmez olmuştu. Bunun üzerine, hareketin liderine yöneldiler. "Diktatörlük", "otoriterleşme", "ataerkillik" söylemlerine eşlik eden "Yaşam biçimlerine müdahale var" dönemi başladı. Bu söylem "İrtica geliyor"un son versiyonudur ama aynı şeydir. Akıllıca bir taktik. Çünkü aklı talep etmiyor. Korkulara oynadığı için mantık, tutarlılık endişesi de yok.

Tüm fenalıkların kaynağı olarak muhafazakâr kitlenin ve hatta AK Parti'nin beraat ettirilmesi ve Erdoğan'a kilitlenmesi böyle bir süreçte oldu. Hem tek bir adamı düşürmek daha kolaydı, hem de muhafazakâr kitlenin kafasını karıştırmak, kitle/parti/lider mekanizmasına çomak sokmak mümkündü. Gülenciler de kazan kaldırıp bizzat bu söylemleri üretmeye, onlara destek vermeye başlayınca, lideri yalnızlaştırmak, meşruiyetini ve popülaritesini yıkmak çok daha kolay olacaktı.

CHP'yi milli çizgiden koparıp sert bir mezhepçi trol hareketine dönüştürmek de bunun bir parçasıydı. Diğer parçası da şüphesiz Kürtçülüğe oynayarak dindar Kürtleri reformcu kitleden koparmak olacaktı. Suriye'deki durum hem Kürtleri, hem de Alevileri etkileme potansiyeline sahipti. Bu tarlalar, tarihsel yaralar nedeniyle de sürülmeye müsaitti ve de acımasızca sürülmeye çalışıldı. Merkez medya ve paralel yayın organları, etkiledikleri veya doğrudan kurdukları "sivil" toplum teşkilatları, işdünyası, her darbeye altlık olan küçük, şiddete eğilimli sol gruplar kullanıldı ve kullanılıyor. Ama asıl silahlı güç bu kez cuntalar yerine PKK oldu ve ayaklanma başlattı.

Durum karmaşık hale geldikçe sağduyu göstermek, doğru kararlar almak bazı kesimler için daha da zor hale gelmiş olabilir, çünkü amaç da buydu. Hasılı, matruşka gibi içinden bir çok oyunun çıktığı sürecin şu aşamasında, tüm bu dış yöntemlerin özellikle 1 Kasım seçimleriyle halkın ferasetine çarptığı, halkın Sayın Erdoğan'ın arkasında kaya gibi durduğunu görüyoruz. Bizlere de düşen, halkın gösterdiği sağduyu eşiğinin en azından altında kalmamak olmalıdır.

  • 5
  • 33
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
  • 6
  • 33
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bugün 28 Şubat...Başarılı olmuş son askeri darbenin yıldönümü. Önümüzdeki sene bu alçak askeri darbenin 20. yılını idrak edeceğiz. 28 Şubat darbesinin bugüne kadar en az konuşulan yönü finansal ve ekonomik boyutu oldu. O dönemden ekonomi adına akılda kalan konular, genellikle -halk dilindeki tanımıyla- hortumlanan bankalardır. Oysa 28 Şubat 1997'den 21 Şubat 2001'e kadar geçen ve sürecin bütün yıkıcılığı ile devam ettiği 4 senelik zaman dilimi, Türkiye'nin bugün bile bedelini ödemeye devam ettiği tam bir ekonomik ve finansal yıkım dönemidir. Eğitim-Bir-Sen'in bu konuda birkaç sene önce yazdığı rapor bu bağlamda çok aydınlatıcıydı. Ekonomik ve finansal boyutunu ele almadan 28 Şubat darbesini anlamak mümkün değildir...
1994-2003 arasında toplam 25 özel banka Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na (TMSF) devredildi. Bunların 20'si, 1997'den 2001 krizine kadar devam eden süreçte fona geçti. Yani 28 Şubat sürecinde el konulan bankaların devlete getirdiği yük 17.3 milyar doları buldu. Bankaların zararının kapatılması için, faiz yüküyle beraber bu rakamın iki katına çıktığını da unutmamak lazım. Bunlara bir de malum süreçte 21,9 milyar dolar görev zararı veren üç kamu bankası eklendiğinde, 28 Şubat darbesinin bankacılık sektörü açısından devlete maliyetinin 50 milyar doları aştığı ortaya çıkıyor.
2001 krizi sebebiyle oluşan yükü temizlemek için hazırlanan özel tertip hazine kâğıtları Ziraat, Halk, Emlak Bankası, Merkez Bankası ve TMSF'ye verildi. Hazinenin nakit ihtiyacını karşılamak adına yapılan bu işlem için devlet en son 2010'da 14 milyar 738 milyon liralık ödeme yaptı ve borçlar bitti.
Hatırlanacağı üzere bu toplantıda, zamanın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer önündeki anayasa kitapçığını Başbakan Ecevit'e fırlatmış, bunun üzerine toplantı yarım kalmıştı. Çıkışta Anasol-M koalisyonunun üç lideri Bülent Ecevit, Mesut Yılmaz ve Devlet Bahçeli'nin, bu olayın bir devlet krizi olduğunu açıklamaları zaten istim üstündeki piyasaları altüst etmeye yetmişti. Krizin derinleştiği 21 Şubat'ta borsa yüzde 15 gibi tarihî bir düşüş yaşarken aynı tarihte gecelik faiz yüzde 7 bin 500'e fırladı. Koalisyon hükümetinin enflasyonu düşürmek için uyguladığı 'kur çıpası' sisteminden dalgalı kur rejimine geçilmesiyle de dolar 690 bin liradan 900 bin liraya yükseldi. Bu süreçte ülkedeki yabancı sermaye tamamen kaçtı. Dahası Türkiye yurttaşlarının da çok önemli bir kısmı panikle paralarını yurtdışına çıkardılar. Piyasada para aşırı azalınca binlerce işyeri kapandı ve milyonlarca kişi işsiz kaldı.Yarın devam edeceğim...

  • 7
  • 33
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…