Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bu topraklar da "28 Şubat Süreci" olarak tanımlayabileceğimiz İslam ile mücadele sürecini 1997 tarihine hapsetmek ciddi hata olur. 28 Şubat Süreci olarak ifade edebileceğimiz bu topraklardan İslam'ı sürme, pasifize etme, kamusal alandan dışlama, Müslümanları dönüştürme, hayatın dışına itme gitme arzuların temeli aslında İstiklâl Mahkemeleri ile başlamıştı. 28 Şubat 1997 ise bu sürecin doruk noktalarından biriydi. Türkiye'de İstiklâl Mahkemeleri ile başlayan, 28 Şubat 1997'de doruk noktasını gören sürecin ruhunu, geriye doğru gittiğimizde Hz. İbrahim'in iman etmeyen kavminde, Hz. Nuh'un isyan eden evladında, Nasıralı İsa'yı çarmıha gerenlerde, Hz. Musa vahiy almaya gittiğinde buzağıya taparak cevap verenlerde, sebt yasağını delenlerde, Hz. Salih'in devesinin ayağını kesenlerde, İsa'nın öğretisini bırakıp Pavlus'u rehber edinenlerde, Hz. Yusuf'a iftira atanlarda, Hz. Muhammed'i namazdan alıkoymaya kalkanlarda görüyoruz. Dünya ölçeğinde mevcut 28 Şubat ruhunu, İhvan-ı Müslimin'i darbe ile devirmek isteyen Sisi, Mısırlı Selefiler, Suudi Arabistan, Amerika, İran gibi ülkelerde görüyoruz. 28 Şubat ruhunu, Irak'ı işgal edenlerde görüyoruz.

28 Şubat ruhunu YPG'ye silah verenlerde görüyoruz. 28 Şubat ruhunu Müslüman kadınların başörtüsüne "Pasif Terörizm" diyen Amerika'da görüyoruz. Aynı ruhu ABD Meclisi'ne İhvan'ın terör listesine alınmasını teklif edenlerde görüyoruz. Suriyeli mazlumları bombalamak üzere gönderilen Rus uçaklarını kutsal su ile kutsayan Hristiyan din adamlarında biz o 28 Şubat ruhunu görüyoruz. Filistinli çocukların parmaklarını taşlarla kıran İsrail askerlerinde o ruhu görüyoruz. Biz, hem yerel hem de uluslararası arenada dünya var olduğundan bu yana bu ruhu görüyor ve o ruhla mücadele ediyoruz. O ruh bazen "Biz, siyasal İslam'la mücadele ediyoruz" diyen Paralel Örgüt üyelerinde hortluyor, bazen aynı sloganı atan YPG'de hortluyor. Biz tarihin üzerinde, bir coğrafyanın üzerinde bir düzlemde o ruhla "Elestü bi-Rabbiküm": "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusuna "Kâlu belâ" dediğimizden bu yana mücadele ediyoruz. Son nefesimizi vermeden de o mücadelenin bitmeyeceğini gayet iyi biliyoruz. Arada unutursak, aradan asırlar geçer de kolektif hafızamız bize ihanet ederse diye 28 Şubatçılar da boş durmuyor, kendilerini hatırlatıyor, uzak tarihi bir kenara bırakın, yakın tarih, 14 yıllık süreçte yaşadıklarımız bize bunu gösteriyor, Twitter'den RKopar kısaca özetlemiş: 2003: Rektörlerin YÖK aleyhine yürüyüşünde açılan ''Ordu Göreve'' pankartları AK Partiye darbe yapılmasını istiyordu.

2006: Danıştay saldırısı bu ülkenin o dönemki sahiplerine göre tüm Müslümanların suçuydu. Nisan 2007: Yüzbinlerce kişi Ak Parti ve onun seçmenine hakaret etmek için Ankara ve İstanbul'da sokaklara döküldü. Nisan 2007: Genelkurmay tarafından Ak Parti'ye E-Muhtıra verildi, laiklik vurgusu yapıldı. Mayıs 2007: AYM'nin verdiği 367 (Sabih Kanadoğlu) kararı ile, 357 oy alan Abdullah Gül meclis tarafından cumhurbaşkanı seçilemedi. Mart 2008: Abdurrahman Yalçınkaya, laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği için Ak Parti'ye kapatma davası açtı.

Bitti mi? Hayır. Gezi darbe kalkışması ile Ak Parti'nin önü kesilmek istendi. 17/25 Aralık darbe kalkışmasında yine hedef Ak Parti ve onun nezdinde bu ülkedeki Müslümanlardı. 7 Haziran 2015 seçimlerinde HDP ve CHP ülkeyi sallarken hedeflerinde bu ülke ve bu ülkenin nezdinde Ak Parti vardı. Çünkü Ak Parti hem yerel hem de uluslararası arenada İslam'ın bayraktarıdır. Çünkü dünya üzerinde bu bayrağı hakkıyla taşıyacak başka bir lider yoktur, başka bir hareket yoktur, başka bir ülke yoktur. İşte bu yüzden o lider ve o parti mütemadiyen 28 Şubatçılarca hedef alınmaktadır. Unutmazsın belki ama unutursan hatırla, sana başörtünden dolayı, dininden dolayı savaş açanlar seni Ak Parti nezdinde hedef alıyor, bunun için kendimizi savunur gibi o hareketi, o lideri savunuyoruz. Unutursan hatırla hatırlamazsan bir daha yaşatırlar, gözünün yaşına bakmadan bir daha, bir daha…

Cemile Bayraktar/aktüel.com.tr

  • 2
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Dün partisinin Batman'daki mitinginde konuşan HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş oldukça sinirliydi. Demirtaş yanındaki, 29 kişinin hayatını kaybettiği Ankara katliamının failinin cenazesine katılıp yeni saldırıları azmettiren "silah arkadaşlarına" bakmadan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'na "katliamcı" diye seslendi. Demirtaş'ın Ahmet Davutoğlu'na yönelik konuşmasının devamındaki eleştirileriyse daha absürttü. "Sen nasıl bir akılsızsın ki, sen nasıl bir aymazsın ki bugün Kürtlere savaş ilan ediyorsun? Davutoğlu, 'Masayı Demirtaş devirdi' diyor. Herhalde 'Erdoğan devirdi' diyecek cesaretin yok. Zaten sen 'Erdoğan devirdi' desen, kulağından tuttuğu gibi kapıya koyar."
Oslo sürecinden başlayarak, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez Kürtlere Ankara'nın yanlarında olduğunu hissettiren Çözüm Süreçlerinde masaları kimin devirdiğine dair çok fazla açıklamaya gerek yok.
7 Haziran sonrası yüzde 13 oya, Suriye'de ABD'yi arkalarına almalarına, Rusya'nın, Esad'ın ve İran'ın desteğine güvenip "nasıl olsa hükümet de kurulamadı" diyerek silaha sarılanların kim olduğunu herkes biliyor.
Seçimler sonrası KCK yöneticilerinin soluk bile almadan, PKK'nın ve dolayısıyla Demirtaş'ın partisinin resmi yayın organı Gündem'de yayımladıkları "Devrimci halk savaşı başladı" ilanları da şuracıkta duruyor.
O halde gelin biz, Çözüm Süreci'nde bu ülkenin demokratları barış için çalışırken savaşa hazırlananların sözcüsü Demirtaş'ın, Ak Parti'nin iç siyasi dinamikleriyle ilgili söyledikleri üzerinde duralım.
Bunun için de PKK'ya yakın Almanya'daki Mezopotamya Yayınevi'nin geçtiğimiz günlerde çıkardığı "Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa" isimli kitapta yer alan HDP üzerindeki Kandil vesayetinin itirafı niteliğinde bilgilere bakmakta yarar var.
Evet, Demirtaş ve diğer HDP yöneticileri, bu ülkede parti içi demokrasi konusunda ağzını açacak son kişilerdir.
Başbakan'ın, yönettiği partinin geçtiğimiz günlerde kendisinin de ifade ettiği gibi "Efsanevi lideri" olan Cumhurbaşkanı ile ilişkisi de, siyaset pratikleri açısından son derece meşrudur.
Demirtaş seçilmiş bir siyasi aktör olan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın siyasi karizmasını, etkinliğini ve yetkinliğini suçmuş gibi diline dolayıp ülkenin başbakanına "kulağından tutarlar" gibi saygısız ifadelerle saldırmadan önce dönüp kendisine ve arkadaşlarına bakmalı. "Kimler üç beş keçiye sözü geçmeyecek adamları kulağından tutup Kürt halkının önüne aday diye koymuşlardır" sorusu, iç muhasebeye giriş için iyi bir başlangıç olabilir.

Melih Altınok/Sabah

  • 3
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Geçen çarşamba Anayasa Mahkemesi'nin bu skandal kararı verebileceği yönünde uyarmıştım ve aynen dediğim çıktı. Erdem Gül'ün tahliyesini ve müebbetle yargılanmasının saçmalığını hep savundum ama Can Dündar kesinlikle bu vatana ihanet etmiştir ve tutuklu yargılanmalıdır. FETÖ son 3 sene içinde Dündar'ı kendine köle etmiş ve en saldırgan ajanı haline getirmiştir. Ali Fuat Yılmazer ile Can Dündar arasında fark yoktur. Biri gönüllü öbürü zorunlu Fethullah militandır. Dündar ile ilgili yeni ve daha sağlam iddianameler de gelecek. Casusluğu ortaya çıkan Sabahattin Savaşman'ın 100 katı ağır suçlar işlemiştir Can Dündar 2013-16 arasında.

Ne yaparsanız yapın Türkiye'ye savaş açmış Fethullahçı terör örgütünü kurtaramayacaksınız. Laik kesimden Can Dündar gibi istediğiniz kadar casus ve hain devşirin bu gerçek değişmeyecek. Can Dündar'ın satılık bir FETÖ ajanı olduğunu yakında tüm laik kesim de görecek ve Dündar'ı lanetleyecek. Can Dündar ve Akın Atalay gibilerin FETÖ'den aldıkları yüklü paralar ortaya çıkıyor ve daha da çıkacak. Fakat savcılarımız ve hakimlerimiz de Erdem Gül gibileri Dündar ile aynı kefeye koymamalıdır. Aldığım bilgilere göre Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı çok yakında tıpkı PKK terör örgütünün yayın organına yaptığı gibi FETÖ'nün yayın organı Canerzincan'ın da Türksat'tan iptalini isteyecek. Yine çok yakında ilgili mahkeme Feza Gazetecilik denen terörist medya grubuna kayyum atayacak ve tüm FETÖ medyası tasfiye edilecek. Fethullah denen teröristbaşının medyada ve devlette minicik bir izi bile kalmayacak. ABD Büyükelçisi John Bass iyi anlasın diye örnek vereyim. Bizim ülkemizdeki Ali Fuat Yılmazer'ler Zekeriya Öz'ler sizdeki Bradley Manning'dir. Bizim ülkemizdeki Ekrem Dumanlı'lar Can Dündar'lar ise sizdeki Julian Assange'dır. Dumanlı gönüllü, Dündar ise satın alınmış Assange'dır. Bu Assange denen adama ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden terörist demişti ve haklıydı. Biden Türkiye konusunda büyük riyakarlığa imza atıyor. Fethullahçı teröristlerin tüm unsurları buldozerin altında kalacak. Göreceksiniz...

Cem Küçük/Star

  • 4
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

28 Şubat darbesinin finansal açıdan karakteristik özelliklerinden biri de hortumlanan pek çok bankanın yönetim kurullarında görev yapan emekli generaller meselesidir. Bu alışkanlık 28 Şubat döneminde o kadar yaygınlaşmıştı ki o dönem emekli generaller sadece bankaların değil, birçok özel şirketin de yönetim kurullarında görev almıştı. Elbette askerî vesayetin bütün ağırlığı ile hissedildiği yıllarda emekli generaller ticaret veya bankacılık birikimleri sebebiyle getirilmedi yönetim kurulu üyeliklerine. Özel sektör, biraz da şartların dayatmasıyla kendini koruma veya daha ötede onların nüfuzunu kullanarak ticari çıkar sağlama düşüncesindeydi. İşin ilginç yanı, bankaların hortumlanmasından sorumlu tutulan pek çok işadamı yargılanıp ceza alırken, yönetim kurulunda görev yapan generallerin hiçbir soruşturmaya konu edilmemesiydi.
Mesela, Sümerbank davasında Hayyam Garipoğlu hapis cezası alırken yönetim kurulu üyesi emekli Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhittin Fisunoğlu hakkında hiçbir dava açılmadı. Aynı durum Etibank Yönetim Kurulu üyeliği yapan, emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Vural Bayazıt için de geçerli. Etibank davasında bankanın sahibi Dinç Bilgin ceza alırken Bayazıt Paşa'ya sorgu sual eden olmadı. Emekli Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Teoman Koman da 28 Şubat darbesinde batan İnterbank'ın yönetiminde görev aldı ve adli süreçte ismi hiç geçmedi. Bu örnekler çoğaltılabilir. Emekli Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ün açık tavır almasıyla, emekli generallerin yönetim kurulu üyelikleri meselesi ortadan kalksa da, bu konu 28 Şubat'ın karanlıkta kalan ekonomik boyutlarından birini oluşturmaya devam ediyor.
1990'ların sonunda Hazine borçlanma ihaleleri de hakedişe bağlanmış ödemelerin önemli bir bölümü de şeffaf değildi. Borç oluşur, ödeneği bulunmaz, finansmanda kimlere öncelik verileceğini bir-iki bürokrat belirlerdi. Hazine'nin nakit ihtiyacını bilen, borçlanma ihalelerinde faizin hangi sınırdan kesileceğini kararlaştıran o isimler, birkaç büyük bankanın yöneticiyle kol kola idi. 28 Şubat darbesinin kamu maliyesi üzerine bıraktığı fatura halen ödenmekte...

Rasim Ozan Kütahyalı/Sabah

  • 5
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Türkiye'de savcıların sadece "savcı", hakimlerin sadece "hakim", gazetecilerin sadece "gazeteci" olmadığı da artık sır değil. Medya her zaman siyasetin tam içinde oldu, gazeteciler ise siyasi komploların bir parçasıydı. Bir önceki gazeteci kuşağında cunta üyesi olmak gelenekti; yeni nesil gazeteciler ise cuntanın bizzat merkezinde yer almaya başladı. 28 Şubat postmodern bir darbeydi; darbenin merkezinde tanklı-tüfekli ordu değil, medya ve gazeteciler yer alıyordu. O tarihten beri medyanın siyasi sistemi belirlemedeki etkisi hayli arttı.
Gazeteciliğin bu kadar kutsanması, "basın özgürlüğü"nün bu kadar tabu haline getirilmesi, gazetecilerin bu denli dokunulmaz kılınması medyanın meşru olmayan işlevini örtme ihtiyacından kaynaklanıyor. Değerler manzumesinin en tepesinde basın özgürlüğünün olması zaten yeterince kuşkulu değil mi?
Dönüp geriye bakıldığında, şu ana kadar tartışmalı medya faaliyetlerinin kamu yararı veya kamu çıkarıyla yakından uzaktan ilgili olmadığı görülecektir. "Kamu"nun canına okuyan medya faaliyetleri nedense bu ülkede hep "kamu yararı" adına yapılıyor. "Devlet"in karşısına "kamu yararı"nı koyarak, aslında "beşinci kol" işlevi gören faaliyetlere meşruiyet üretiliyor.
Can Dündar'ın hikayesi de bu bütünün bir parçası. "Gazeteci" kimliği, Dündar'ın çevirdiği dolapları ve karıştığı siyasi komploları gizlemeye yetmediği gibi darbeye kalkışan paralel yapının medyadaki suç ortağı olduğu gerçeğini de ortadan kaldırmıyor. Dündar'ın "kahraman" haline getirilmesinin, ödüllere boğulmasının amacı, medyanın, mevcut siyasal sistem içindeki "beşinci kol" işlevini gizlemek ve devamını sağlamaktır. Bu medya, siyasi suikastları karartan gazetecileri ödüllendirmesiyle meşhur. Suikastları karartanların ödül aldığı, aydınlatmaya çalışanların ise hapsi boyladığı bir ülkede Can Dündar, basın kahramanı olmuş çok mu?

Kurtuluş Tayiz/Akşam

  • 6
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Önce 17 Aralık operasyonundan iki hafta önce önce, Can Dündar'ın şu cümlesini hatırlatalım: "Amerikan rüzgârı bu, belli mi olur, gün gelir esintiyi Pensilvanya'dan yana döndürür, Ankara'da ampulleri söndürür."
İlkokul çocuğu seviyesindeki metaforlar kadar utanç verici olan, Pensilvanya'nın ABD destekli darbe yapacağını iki hafta önceden duyuran bu adama hâlâ gazeteci deniyor olmasıdır. Ki Bilal Erdoğan ve onun üzerinden Cumhurbaşkanı'nın hedef alındığı 25 Aralık operasyonundan bir gün önce de, "İktidar satrancının gidişatı netleşiyor. Piyonlar devrildi, sıra Şah'lara geliyor" yazmıştır. Birisinin darbeci paralel kliğin elemanı olduğunu göstermesi için daha ne yapması lazım, bilmiyorum. Gelelim, MİT TIR'ları meselesine...
17-25 Aralık operasyonunda hükümet devrilmeyince, 19 Ocak 2014'te, Hatay'da üç TIR paralel savcılık -jandarma işbirliği ile durduruldu. MİT mensuplarına jandarma tarafından silah çekildi, yere yatırılıp kelepçelendi. O günden itibaren, paralel yapının "Türkiye, teröre yardım ediyor" yaygarası üzerinden "Erdoğan'ı Lahey'de yargılatacağız" kampanyası hız kazanmaya başladı.
Bu süreçte savcı ve ilgili askeri personel hakkında "casusluk" davası açılmış, gizlilik kararı verilmişti. Aradan bir yıldan fazla zaman geçmişken, 7 Haziran seçimlerine 1 hafta kala, Dündar, Cumhuriyet Gazetesi'nde TIR'ları tekrar 'haber' yaptı. 'Haber'de, Suriyeli radikal gruplara silah ve 'cihatçı' sevk edildiği iddia ediliyordu.
Ne paralelin ihbar mektubunda, ne şüphelilerin ifadelerinde ne de iddianamede bir kez bile "IŞİD" geçmezken, Dündar silahların IŞİD'e gittiğini sosyal medya hesabından ilan etti. 12 Haziran günü, yayın yasağına rağmen, adil yargılamaya teşebbüs suçunu da işleyerek Dündar TIR'ların IŞİD'e gittiğini tekrar 'haber' yaptı. Suruç Katliamı sonrası, tam da PKK yeniden saldırmak için aradığı gerekçeyi bulmuşken, Dündar yine tivit attı ve şöyle dedi: "MİT'in IŞİD'e bomba ve eleman taşıdığını belgeledik, suçlu ilan edildik. Suruç, AKP'nin ve MİT'in Suriye ve IŞİD siyasetinin kanlı meyvesidir." Aranan provokasyona ulaşılmış, Dündar da IŞİD "haber"iyle öncülük etmişti.
İşte 'sözünün eri, kahraman gazeteci' diye yutturulmaya çalışan Can Dündar bu kadardır. Bu ifade bile tek başına, halkın gözünün içine baka baka yalan söylediğinin ve devlete operasyon çektiğinin, halkı kışkırtmaya çalıştığının delilidir. Fetullah Gülen de bu süreçte Dündar'a isim vermeden destek vermiş ve şöyle demişti:"Bu işin cephaneciliğini elinde tutanlar da belli, mücrimler de belli. Yakın tarihte onlar da ortaya çıkacak ve hesabı sorulacak. Uluslararası mahkemelerde hesabı sorulacak bunların." Şimdi neden ABD Başkan Yardımcısı Biden'ın, Assange'a âdeta hapis hayatı yaşatıp, Dündar'ı kahraman ilan ettiğini anladınız mı?
Batı, 7 Haziran sürecinde Türkiye'nin istikrarsızlaşmasını isteseydi, Dündar başarılı olacaktı. Türkiye 'teröre destek veren ülke' kategorisine girecek, yaptırımlarla ekonomisi batırılacak, Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere devlet yetkililerinin önemli kısmı Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde yargılanacak, gönüllü NATO güçlerinin yönettiği kukla bir üçüncü dünya ülkesi olacaktık. Dündar ve avanesi başarısız oldu, ama tutuksuz yargılansın tabii!

Hilal Kaplan/Sabah

  • 7
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

"Sayın savcım, insaf!.. Bir hanım yazarın, edebiyatla ilgili makalesinin neresine 312. Madde'den dava açıyorsunuz?.." şeklindeki soruya: "Bana göre öyle..." cevabını aldığımda 28 Şubat Süreci'nin ne demek olduğunu anlamaya başlamıştım. İlgisiz
bir yazıya 312. Madde'den dava açıp, 'bana göre öyle' demek, 'bana emredenlere göre öyle' demenin kibarcasıydı. Aynı günlerde, kendilerine emirler yağdıran ilgisiz mercileri'bahsi geçen hususta soruşturmaya gerek yoktur' şeklinde tersleyebilenler de vardı, şükür.
28 Şubat'ın civcivli günleri. Yayın yönetmeni olduğum gazetenin sorumlu müdürlüğünü de yürütüyorum. Birçok can sıkıcı davaya muhatap olup, arada birkaç kere DGM ile merhabalaşmış olsam da, sanki abone olmuş gibi DGM'de her ay en az bir dava ile karşılaşmak, şok edici bir durumdu. Belli ki yukarıdan bir yerlerden talimat gelmişti ve temsil ettiğim gazeteye hiç değilse ayda bir dava açılacaktı DGM'de. Ve anlaşılan dava açılması için uygun yazı olup olmaması da önemli değildi, savcının 'bana göre öyle' cevabı bunu gösteriyordu. Çünkü ondan bunu isteyenler böyle olmasını istiyorlardı...
Genç kesimden, öğrenmek kastıyla dönemi yaşayanlara soranlar var. Ancak sanırım o günleri yaşamış olanlar arasında kendi kendisine '28 Şubat Süreci tam olarak ne idi?' şeklinde sorular sorup, net bazı cevaplar bulmaya çalışanlar da vardır muhakkak.
…Çünkü üzerinden geçen bunca yıla rağmen 28 Şubat'ın tam olarak ne olduğu ile alakalı net cevaplar bulunabilmiş değil. Tabir caizse herkesin kendisine göre bir 28 Şubat'ı var çünkü.
Ama dönemin güçlüleri yani olup bitenlerin müsebbipleri arasında da söyleyecek çok şeyi olanlar vardır. İster pişmanlık isterse pişkinlikle osun, dönemin güçlülerinin söyleyecekleri şeyler de oldukça önemli.
Bunlardan beklediklerine nail olamayan bazılarının açıklamalarını biliyoruz. Ancak, 28 Şubat Süreci'ni kazançlı bitirenlerin söyleyecekleri, konunun tam olarak anlaşılabilmesini sağlayabilecek tek anahtar.
Üzerinden çok zaman geçtiği doğru. Minareyi çalarken kılıfını ustaca hazırladıklarından kendilerine kolay ulaşılamayacağı da. Ancak, 28 Şubat Süreci'nin memnunlarının açık bıraktıkları bir kapı olmalı muhakkak. Adli mekanizma, paranın takibi, itiraflar, vb. Her nasıl olacaksa, sürecin esas müsebbipleri olan medya, siyaset, STK ve sermaye kesiminin de hatırı sorulmalı...

Ekrem Kızıltaş/Takvim